24 Eylül 2026 Perşembe

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Eylül 2026-


Mansur Yavaş ilk hamlesini yaptı, beklemeye geçti: Hedef, adım adım çatı adaylık -Gökçer Tahincioğlu- 

Yavaş’ın, CHP’den istifa açıklamasındaki anahtar ifadeleri, “kamuoyu araştırmaları”, “tavanda yoksa tabanda iş birliği”, “ortak ilkelerde yan yana gelebilmek”, “seçmenin iradesi”, “seçmenin onay vermediği siyasi adresler” olarak özetlemek mümkün. Yavaş’ın ilerleyen aşamalarda Yeni Parti’ye geçmesi ihtimaller dahilinde. Ancak yüksek olasılıkla seçim yaklaşana kadar buna ihtiyaç duymayacak. Bunun yerine Yeni Parti dahil birçok partinin ortak Cumhurbaşkanı adayı olma ihtimalini değerlendirecek.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, “AKP’ye geçecek mi?”, “Siyaseti bırakacak mı?”, “Yeni Parti’ye neden geçmedi?”, “CHP’nin adayı olabilir mi?” sorularına yanıt arandığı ve bazen Yavaş adına keskin yanıtlar verildiği bir süreçte ilk hamlesini yaparak CHP’den istifa etti.

Yavaş’ın CHP’den neden istifa ettiği sorusunu yanıtlamadan önce Yeni Parti kurulduğunda neden bu partiye geçmediği sorusuna yanıt vermek gerekiyor.

Yavaş, baştan bu yana, olası bir “mutlak butlan” kararıyla CHP yönetiminin değişmesine, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu yöntemle partinin başına geçmesine karşıydı.

Bunu “hukuksuz bir müdahale” olarak gören isimlerden biriydi.

Mutlak butlan kararıyla CHP yönetimi değiştiğinde, bu düşüncesine rağmen CHP’de önceki rolü ve pozisyonunu yeniden tekrarladı.

Yavaş, CHP’de yetişen, bu kimliğiyle tanınan bir isim değil.

Aksine, hem Yavaş hem CHP açısından; 1994 yılından beri AKP’li Melih Gökçek  yönetiminde bulunan Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni 2019 seçimlerinde kazanmak adına rasyonel bir tercih olduğu için bu buluşma gerçekleşti.

Ancak Türkiye’nin içine girdiği siyasi ortam, Yavaş’ın potansiyel bir Cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkmasına yol açtı. Bu durum CHP ile Yavaş’ın seçim iş birliğiyle başlayan birlikteliğinin pekişmesine, Yavaş’ın da muhalefet cephesinin en önemli figürlerinden biri hâline gelmesine yol açtı.

Ancak o zaman da Yavaş, öyle gizli saklı da değil, tipik bir CHP’li başkan olmadığını gösterdi. Gizli saklı değil, açık bir biçimde, geldiği siyasi gelenekten isimlerle görüşmelerini sürdürüyor, İYİ Parti başta olmak üzere milliyetçi partilerin önde gelen isimleriyle görüşüyor, Türkiye siyasetinin değişmesi için bu tip kapsayıcı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu görüşünü dillendiriyordu. Belediyedeki kadrolarını da bu anlayışla oluşturdu.

* * *

2023 seçiminde de ismi Cumhurbaşkanı adayları arasında geçen Yavaş, bir denge unsuru olarak ‘Altılı Masa’nın Cumhurbaşkanı Yardımcısı adayı olmayı kabul etti. O dönem Kılıçdaroğlu’nun adaylığı nedeniyle dönemin İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in masadan kalkmasıyla başlayan krizin çözülmesi için Ekrem İmamoğlu ile birlikte bu pozisyonda olmayı uygun gördü.

Ancak Yavaş’a göre Kılıçdaroğlu’nun seçimi kaybetmesinden sonra yaşanan çalkantılı dönemde bir sonraki Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi ile CHP Genel Başkanlığı seçimi sürecinin mutlaka ayrışması gerekiyordu.

Öyle olmadı.

İmamoğlu’nun ismi çok hızlı biçimde “Cumhurbaşkanı adayı” olarak öne çıktı. Mansur Yavaş ise hiç ortaya çıkmamasına, görünür olmak için özel bir çaba göstermemesine, TV'lerde, mitinglerde, bilboardlarda olmamasına, çeyrek yüzyıldır sadece yerelde (Beypazarı, Ankara) kalmasına rağmen bütün Türkiye örnekleminden destek alarak hemen her araştırmadan birinci ya da az farkla ikinci olarak çıkıyordu. Türkiye'de örneği pek görülmemiş bu durum uzun süre devam etti ve ediyor.

İmamoğlu, bu çift başlı görüntüyü "İskender'in kılıcı" formülüyle ortadan kaldırdı. Cumhurbaşkanlığı seçimine daha yıllar olmasına rağmen partinin adayını CHP üyelerinin belirlemesi gerektiği görüşü öne çıktı.

Yavaş'ın buna karşı tavrı ise, genel çizgisine uygun olarak, "Cumhurbaşkanı'nı sadece CHP üyeleri mi seçecek" olmuştu.

Buna rağmen İmamoğlu’nun Mart 2025’te tutuklandığı gün seçim yapıldı. İmamoğlu, CHP’nin ve CHP’lilerin cumhurbaşkanı adayı hâline geldi.

* * *

Yavaş, o dönemde de CHP’den kopmadı ancak temaslarını sürdürdü.

Anket sonuçlarını yakından takip etmeyi de…

Bu arada bir dönem daha belediye başkanlığı yapmayacağını tüm çevresine duyurdu.

Hatta, kendisiyle birlikte seçilen ilçe belediye başkanlarına bunu açıktan söyledi.

Muhtarlara bile, “Bu son dönemim, ne talebiniz varsa gelin, çekinmeden söyleyin” dedi.

Bir dönem daha belediye başkanlığı yapmayacağını ilan etti.

Artık önünde iki yol vardı.

Cumhurbaşkanlığı adaylığı ya da emeklilik.

Buna belki bir de 2023’te olduğu gibi ülkenin koşullarından kaynaklı “üst düzey bir görev” de eklenebilir. İsmi duruma göre “Başbakanlık”, “Cumhurbaşkanı Yardımcılığı”, “TBMM Başkanlığı” olabilir bu görevlerin.

Bunun belirlenmiş bir ismi yok. Belirlenen yollar “ya adaylık ya emeklilik” diye özetlenebilir.

* * *

Bu nedenle, İmamoğlu, bütün bu operasyonların öznesi hâline gelmese, tutuklanmasa, diploması iptal edilmese bile Yavaş’ın adaylık potansiyeli sürüyordu. CHP de biliyordu ki Yavaş, gerekli desteği aldığını görürse, farklı partilerin de desteğiyle aday olabilir!

Yavaş’ın yakın takibi de sürüyordu.

Ancak butlan kararı Yavaş’ı farklı bir pozisyona sürükledi.

Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu şekilde göreve gelmesine karşıydı. Fakat CHP seçmenine karşı “uzlaştırıcı” bir rol üstlenmesi görevi olduğunu düşünüyordu.

“Partiler üstü” kimliği de bunu gerektiriyordu.

Açıktan taraf görünmeyerek CHP içindeki çatışmaları önlemeye çalıştı. Partili olmamasına rağmen denge unsuru olarak kaldı.

Özgür Özel ekibiyle yakın temasını sürdürdü, ancak Yeni Parti kurulurken zaten bu partiye geçmesi yönünde bir konuşma aralarında hiç olmadı.

Özel’in de tercihi belediye başkanlarının hemen partiye geçmesi gerekmediği yönündeydi. Buna rağmen Yavaş’ın Yeni Parti’ye yakın olduğu görüntüsünü vermekte de bir sakınca iki taraf açısından da yoktu.

Ancak Kılıçdaroğlu’na yönelik tepkinin dinmemesi, desteğin giderek azalması, CHP içinden gelen, “Yavaş tarafını belli etsin” zorlaması, bir karar noktasına gelmesine yol açtı.

Elbette belediyeyi yönetebilmek için gerekli, “Hem CHP hem Yeni Parti” desteği de bu kararında rol oynadı. Ancak CHP ve seçmen baskısını hissetmesi kararını kolaylaştırdı. Zira Yeni Parti bu desteği veriyordu.

* * *

Yavaş’ın, CHP’den istifa kararını açıklarken dikkat çektiği noktalar bu nedenle önemli…

Anahtar kavram ve kelimeleri, “Türkiye genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları”, “tavanda yoksa tabanda iş birliği”, “ortak ilkelerde yan yana gelebilmek”, “seçmenin iradesi”, “seçmenin onay vermediği siyasi adresler” olarak özetlemek mümkün. Açıklamanın tamamı okunduğunda bu kavramların önemi de Yavaş’ın yolu da daha net anlaşılıyor zaten.

* * *

Yavaş, Yeni Parti’ye bu aşamada geçmeyecek ve bağımsız kalmayı sürdürecek. Yeni Parti’ye ilerleyen aşamalarda geçmesi mümkün, ihtimaller dahilinde.

Ancak yüksek olasılıkla seçim süreci yaklaşana kadar buna ihtiyaç duymayacak.

Bunun yerine Yeni Parti dahil birçok partinin ortak Cumhurbaşkanı adayı olma ihtimalini değerlendirecek.

Bu mümkün olmaz, anketlerde de kendisine yönelik desteğin düştüğünü görürse kararını netleştirecek.

Bu siyasi çizgi, geçmişten bugüne hiç değişmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan randevu talep etmesi ve birlikte verdiği fotoğraf da aslında bunun ötesinde bir anlam taşımıyor.

İktidar ve Erdoğan açısından elbette böyle değil.

Yaklaşan seçimde muhalefetin tek bir isim etrafında birleşemeyeceği, CHP ve Yeni Parti’nin, “iki partiden tek parti çıkmaz” mantığıyla toplamda alacakları oydan daha az oy alacakları, bölünmüş bu tabloda ilk turda Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonlanabileceği gibi değerlendirmeler yapılıyor.

Erdoğan, yeşil ışık yakmazsa Yavaş aday olmaz” iddiaları bile kulislerde konuşuluyor.

Elbette bu cümlenin ardına türlü ihtimaller ve gerekçeler de sıralanarak.

* * *

Peki ama Yavaş’ın siyasetten yavaş yavaş koptuğu, Erdoğan görüşmesinden hemen sonra neden yüksek sesle söylenmeye başladı?

Zira bu ihtimal Ankara’da son dönemde çok konuşuluyor.

Olası bir operasyonun ancak bu yolla önlenebileceği, öne çıkması hâlinde operasyonun hedefi olacağı, Erdoğan’ın bu ihtimallerin hepsini hesap ettiği, Yeni Parti ve CHP’nin ortak aday etrafında birleşemeyeceği gibi iddialara Yavaş’ın eskiden bu yana söylediği, “Yeniden belediye başkanı olmayacağım” cümlesi de ekleniyor.

Bir de kulislerde ısrarla bu ihtimali dillendirenler var.

Kiminle konuştuğunuz elbette iddialarınızı da belirliyor.

Ancak hakikat şu…

Yavaş, Türkiye’nin sağ/sol seküler kesiminden destek alabiliyor. Kendisini ülkücü, milliyetçi, ulusalcı, sosyal demokrat, Atatürkçü diye tanımlayan kesimlerden de destek alabiliyor. Bunun nedeni, taşıdığı, Atatürkçü, milliyetçi, öne çıkmayan, slogan atmayan ancak değerlere bağlı görüntü…

Hatta muhafazakâr seçmenin bir bölümü bile “makul ve dengeli” buluyor Yavaş’ı. Değerlere hassasiyet göstereceğini düşünüyor.

Anketler bunu gösteriyor. Kendisi de, CHP’den istifasını duyuran açıklamasında “Türkiye genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları ve farklı siyasi görüşlerden vatandaşların ortaya koyduğu teveccühe” işaret ediyor.

Sosyalist ve Kürt seçmen ise en az destek aldığı kesim. Ancak uzmanlar, olası bir ikinci turda, destekleyen partilerin doğru stratejileri ile bu kesimlerden de destek almanın mümkün olduğunu, en azından Erdoğan karşıtlığında seçmenin birleşebileceğini değerlendiriyor. Bu noktada Yavaş’ın, Ankara’da, Melih Gökçek’e karşı Kürt seçmenlerin de desteğini aldığının altı çiziliyor.

Yavaş açısından bu tablo değişmedikçe perdenin kapandığını söylemek güç.

Türlü nedenlerle aday olmaktan vazgeçebilir mi, mümkün. Özellikle kaybedeceğini düşündüğü bir seçime girmeyeceği ortada.

Yanında, kendisiyle birlikte seçilen ilçe başkanlarının AKP’ye geçmesi ya da geçme ihtimalleri bu tabloyu etkiler mi?

Seçmen açısından olmasa da Yavaş açısından bu durum olumsuz anlamlar taşıyor elbette. Zira Yavaş, bu ilçelerdeki seçmeni ve başkanları da hâlâ önemsiyor ve temaslarını sürdürüyor.

Ancak adaylık kapısı ve seçilme ihtimali açık olduğu sürece Yavaş oyundan çıkmayacak. Aksini söyleyenler belki anketler farklı sonuçlar söylerse haklı çıktıklarını düşünebilir, ancak Yavaş açısından, “destek varsa varım” çizgisi devam ediyor.

/././

Sanal devriye ve ihbarcılık sistemi -Gökçer Tahincioğlu- 

Türkiye’de sosyal medyanın açık olabilmesinin nedeni belli ki insanların fikirlerini açıkça paylaşmasının istenmesi. Öyle açık bir toplum yapısı oluşsun diye değil. Sanal devriyeye takılsın, birileri ihbar etsin, bütünüyle sessiz bırakılabilsin diye. Dertleri de öyle ailem güvende kalsın falan da değil. Dert daha büyük… O nedenle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi “siber vatan” falan da yetmez olanı biteni açıklamaya... Panoptikon diyebiliriz adına mesela…

Felsefe tarihi boyunca düşünürlerin üzerinde en çok durduğu konuların başında, “ölçü” gelir. Neyi, ne kadar yaptığın.

Ve günün sonunda, Aristo’nun dediği gibi, “Biz tekrar tekrar ne yapıyorsak, oyuz.”

Seneca, dostuna yazdığı, Ahlak Mektupları’nda, felsefenin süslü sözler söylemeyi değil yaşamı şekillendirmek olduğunu anlatırken, “Felsefe dile değil, eyleme öğretir” der. Sadece erdem hakkında konuşmak sizi erdemli yapmaz, nasıl davrandığınız önemlidir.

Ve zehri belirleyen dozdur…

* * *

Yıllardır adliyeyi takip eden, iyi kötü soruşturmalarda hangi dönemde ne olacağını bilen adliye muhabirleri bile artık şaşkın.

Gazeteci Tuğba Tekerek neden tutuklandı misal?

Selahattin Günday, “örgüt kurmak” gibi bir suçlamadan nasıl tutuklanabildi?

Merdan Yanardağ ve diğerlerine artık sıra bile gelmiyor, daha büyük dava dosyalarının eylemleri artık birbirine karışmış iddianameleriyle tutuklular.

LGBT+’lara yönelik operasyonda onlarca kişi nasıl oldu da tutuklanabildi?

Yüzlerce hesaba nasıl oldu da erişim engeli getirilebildi?

* * *

Türkiye’de kolluk kuvvetlerine sanal ortamda devriye yetkisi 6 Ocak 2017 tarihli OHAL kararnamesi ile tanındı.

Zaten iki kişinin yan yana yürümesinin bile sakıncalı sayıldığı bir ortamda, polis ve jandarma, “sanal devriye” adı altında belli kelimeler üzerinden aramalar yaparak bu yetkiyi kullandı.

Anayasa Mahkemesi, 2020’de, keyfiliğe yol açabileceği düşüncesiyle bu düzenlemeyi iptal etti.

İhlal nedeni netti. Polis ve jandarmanın sınırları savcılık tarafından belirlenmiş bir soruşturma dışında, genel devriye yapmasının kişilik haklarının ihlali anlamına geleceğini belirtti Yüksek Mahkeme…

Elbette en kritik kararları uygulanmayan Anayasa Mahkemesi’nin bu kararının ne derecede dikkate alındığını konuşmanın çok anlamı yok.

Ama yine de varmış gibi devam edelim.

* * *

Bu karara göre savcıların açtıkları belirli bir soruşturmada polis veya jandarmadan sanal ortamda araştırma yapmasını istemesi gerekiyor. Kanuni olan bu. Zaten batı ülkelerindeki örnekler de bu şekilde.

Ancak bu noktada savcılıklara önemli bir görev düşüyor.

Mesele öyle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi, “siber vatan” ile bitmiyor.

Telegram, suç örgütlerinin merkezi haline dönmüş…

Dark web’te köle pazarları kurulmuş.

Türlü mecralarda silah bulabilmek dünyanın en kolay işi haline dönüşmüş.

Ancak sanal devriye belli kelimeler, kavramlarla başka işler üzerinden atılıyor.

Son “erişim engeli” fırtınasında engellenen hesaplara bakın.

Soruşturma yöntemini, usulünü eleştirenlerin hesapları, LGBT+ yazanların hesapları, gökkuşağı bayrağı paylaşanların hesapları.

Gerekçesi ne, soruşturmaya zarar vermek, müstehcenlik vb.

Üstelik hangi eylemin doğru, hangi eylemin yanlış olduğunu tartışmak bile mümkün değil. Yaptık oldu…

Üzerine bir de toplumun her zerresine özenle işlenen “ihbarcılık” kültürü var.

Öyle suç ihbarından, vahim eylemlerin bildirilmesinden söz etmiyoruz.

Hoşa gitmeyen, birinin dünya görüşüne aykırı bulduğu hangi söz, hangi eylem varsa ihbar ediliyor.

Bu ihbarlar da karşılıksız kalmıyor.

Gözünün üzerinde kaşı olan cezalandırılıyor.

Ve ardından demokratik Türkiye, vesayet rejiminin bitmesi sloganları atılıyor.

* * *

Bakanlıklardan genel müdürlüklere, iktidara yakın vakıflardan derneklere milyonlarca dolar fon ve hibe kullanan yüzlerce kurum ve kuruluş varken, ne kadar fon kullandıklarını, kimden ne kadar bağış aldıklarını internet sitelerinde ilan eden kuruluşlar, suç üstünde yakalanmışlar gibi ifşa ediliyor.

Devede kulak denilebilecek miktarlarda kalan fonların neden bu derneklere verildiği sorgulanıyor.

Yanıtı basit. Her yıl dernekleri denetleyen İçişleri Bakanlığı müfettişleri de yanıtları gayet iyi biliyor.

Neden siteler, hesaplar engelleniyor sorusunu sormak da anlamlı değil.

Yasal olarak kurulmuş, denetimden geçen derneklerin sıkıntılı bulunan sayfaları değil de neden bütün izleri silinmeye çalışılıyor?

* * *

SPK izniyle faaliyet gösteren kurumlar patlamış, fona para yatıran binlerce kişi ne yapacağını şaşırmış, maaşlar bırakın okul giderlerini servis paralarına yetmez olmuş ne gam…

Türk aile yapısını koruyoruz bahanesiyle gözaltı dalgası… Ardından başka bir başlıkla başka bir gözaltı dalgası… Ardından başka bir başlıkla…

İktidara en yakın yayın organlarının manşetlerinin yarısından çoğu yargı ve yargısal işlemler üzerine…

Sürekli bir meşruiyet çabası. Sürekli her birinin ne kadar lüzumlu olduğunu anlatma gayreti…

Her şey ne tanıdık değil mi?

* * *

Türkiye’de sosyal medyanın bu şekilde açık olabilmesinin nedeni belli ki insanların fikirlerini açıkça paylaşmasının istenmesi.

Öyle açık bir toplum yapısı oluşsun diye değil.

Sanal devriyeye takılsın, birileri ihbar etsin, bütünüyle sessiz bırakılabilsin diye.

Yetmezse soruşturulsun, gözaltına alınsın ve tutuklansın diye…

Başka bir anlamı yok belli ki…

Ama bazen kulak vermek de gerekiyor değil mi, istemeseniz bile insanlar konuşmaya devam ediyor zira.

Gazeteci Yıldız Tar misal…

Son iki senede, nasıl oluyorsa, iki ayrı örgüt suçlamasıyla tutuklanan Yıldız Tar, hedefe konulan LGBT+ derneklerin gizli ajandasını açıkladı geçtiğimiz günlerde.

Yaşamak gibi bir ajandaları var.

Hayatlarını sürdürmek gibi.

Öldürülmemek, saldırıya uğramamak gibi bir gizli ajandaları var.

Başka da bir dert yok ortada…

* * *

Ama aslında biliyoruz ki dertler bunlar değil…

Hiçbiri değil.

Öyle ailem güvende kalsın falan da değil.

Dert daha büyük…

O nedenle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi “siber vatan” falan da yetmez olanı biteni açıklamaya…

Panoptikon diyebiliriz adına mesela…

İsim ve eylem uyumu da sağlanmış olur.

Ölçü olmadığına ve dozu ayarlama gayreti bulunmadığına göre gayet uygun.

Ve biliyoruz ki ne yaparsak oyuz. Bundan fazlası da değiliz, olmayacağız…

/././

131 fon, 455 bin yatırımcı ve Madoff’un öğrettiği ders -Murat Batı- 

Türkiye'deki 131 fon olayının Madoff sistemiyle aynı olduğunu söylemek bugün için mümkün değildir. Madoff dosyasında yıllarca devam etmiş ve fail tarafından da ikrar edilmiş klasik bir Ponzi sistemi bulunuyordu. Türkiye'de ise devam eden bir soruşturma, manipülatif işlemlere ilişkin iddialar ve tasfiye sürecine alınmış fonlar bulunmaktadır. Dolayısıyla iki olayı hukuken özdeşleştirmek şu an için pek doğru olmaz.

Türkiye, son günlerde büyük bir fon soruşturmasını konuşuyor. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Dolayısıyla yaşananlar yalnızca sermaye piyasasının belirli aktörlerini ilgilendiren teknik bir mesele değil; yüz binlerce kişinin tasarrufunu ve sermaye piyasalarına duyulan güveni doğrudan ilgilendiren ciddi bir sorun hâline gelmiş durumda.

Üstelik sorun bir günde ortaya çıkmış da değil. SPK'nın kendi açıklamasına göre 2025 yılının son çeyreğinden itibaren özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiili dolaşım oranı belli seviyede paylarda şirketlerin ekonomik gerçekliği ve temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlenmişti. SPK daha sonra bazı fonların net aktif değerlerinin fiktif biçimde hesaplanmasına imkân veren uygulamaları sınırlandıran düzenlemeler yaptı ve fonlar üzerinden manipülasyon imkânının azaltılmasına yönelik yeni tedbirleri yürürlüğe koydu.

Adli soruşturmalar da devam ediyor. Bu süreçte gözaltı ve tutuklamalar söz konusu olmakla birlikte, henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmadığından masumiyet karinesinin göz ardı edilmemesi gerekiyor.

Bununla birlikte kamuoyuna yansıyan açıklamalarda bazı fon ve pay piyasalarında manipülatif işlemler gerçekleştirildiği iddiaları nedeniyle SPK tarafından Sermaye Piyasası Kanunu'nun 107'nci maddesi kapsamında suç duyurularında bulunulduğu belirtiliyor. Soruşturma kapsamında tutuklama ve adli kontrol kararları da verilmiş durumda. Dolayısıyla bugün hukuken kesinleşmiş bir Ponzi dolandırıcılığından değil, soruşturma konusu edilmiş ciddi iddialardan söz ediyoruz.

Ancak tam da bu noktada yaklaşık 18 yıl geriye gidip ABD'de yaşanan Bernie Madoff olayını hatırlamakta yarar var.

Çünkü Madoff olayı yalnızca tarihin en büyük finansal dolandırıcılıklarından biri değildir. Aynı zamanda bir finansal dolandırıcılık ortaya çıktıktan sonra devletin ne yaptığı, failin malvarlığının nasıl takip edildiği ve mağdurların parasının nasıl geri alınmaya çalışıldığı konusunda da son derece öğretici bir örnektir. 

Madoff ve Ponzi düzeni

Bernard Lawrence Madoff, Wall Street'in tanınmış isimlerinden biriydi. Kurduğu Bernard L. Madoff Investment Securities üzerinden yatırımcılarına yıllarca düzenli ve yüksek getiriler sağladığı izlenimini yarattı.

Gerçekte ise ortada anlatıldığı biçimde başarılı bir yatırım faaliyeti yoktu. Madoff'un yatırım danışmanlığı faaliyeti devasa bir Ponzi sistemi hâline gelmişti.

Ponzi sisteminin mantığı basittir. Gerçek bir ekonomik faaliyetten veya yatırımdan yeterli kazanç elde edilmediği hâlde, sisteme sonradan giren yatırımcıların paraları önceki yatırımcılara getiri veya anapara ödemesi yapmak için kullanılır. İlk yatırımcıların düzenli biçimde para alabilmeleri sistemin gerçekten kazanç sağladığı izlenimini güçlendirir. Bu görüntü yeni yatırımcıları çeker; yeni yatırımcıların getirdiği para da sistemin devamını sağlar.

Bu nedenle Ponzi sisteminin yaşayabilmesi sürekli yeni para girişine bağlıdır. Para girişi devam ettiği sürece sistem ayakta kalabilir. Yeni para girişi yavaşladığında veya çok sayıda yatırımcı aynı anda parasını çekmek istediğinde ise sistem çöker.

Madoff'un kurduğu yapı da esasen böyle çalıştı. Yatırımcıların paraları vaat edildiği şekilde menkul kıymet işlemlerinde kullanılmıyor; bir bölümünün parası diğer yatırımcıların çekim taleplerinin karşılanmasında kullanılıyordu. Gerçekte yapılmayan işlemler yapılmış gibi gösteriliyor ve yatırımcılara hayali kazançları içeren hesap dökümleri gönderiliyordu. ABD makamlarının daha sonra ortaya koyduğu üzere sistem en azından 1980'lerden itibaren bu şekilde işlemişti.

2008 küresel finans krizinin yarattığı likidite ihtiyacı bu yapının sonunu getirdi. Yatırımcıların paralarını geri istemeleri üzerine sistemin bu talepleri karşılayamayacağı ortaya çıktı.

ABD'de Madoff'a ne yapıldı?

Madoff dosyasının Türkiye'de bugün yaşanan tartışma bakımından asıl önemli tarafı bundan sonra başladı.

Madoff, 11 Aralık 2008'de menkul kıymet dolandırıcılığı suçlamasıyla gözaltına alındı. Aynı gün ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) ayrıca hukuk davası açarak malvarlığının dondurulmasını ve şirkete kayyum atanmasını istedi. Federal mahkeme ertesi gün şirket ve Madoff'a ait belirli malvarlıklarını dondurdu ve bir kayyım atadı. 15 Aralık'ta ise Securities Investor Protection Act (SIPA) kapsamında şirketin tasfiyesine karar verilerek Irving H. Picard mahkeme tarafından tasfiye görevlisi, yani trustee olarak atandı.

Böylece daha ilk günlerden itibaren iki ayrı hat birlikte işletilmeye başlandı.

Bir tarafta ceza soruşturması ve yargılaması, diğer tarafta ise malvarlığının korunması, tasfiyesi, kaybolan paranın bulunması ve yatırımcıların zararlarının karşılanması süreci vardı.

Madoff, 12 Mart 2009'da hakkında yöneltilen 11 federal suçun tamamını kabul etti. 29 Haziran 2009'da federal yargıç Denny Chin tarafından 150 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Mahkeme ayrıca yaklaşık 170,8 milyar dolarlık forfeiture (müsadere), yani suçla bağlantılı malvarlığının devlete geçirilmesine ilişkin hüküm verdi.

Ancak ABD'nin Madoff dosyasındaki yaklaşımı Madoff'u 150 yıl hapse mahkûm etmekle sınırlı kalmadı.

Asıl büyük mücadele bundan sonra paranın geri alınması için verildi.

Paranın peşine düşüldü

Mahkeme tarafından görevlendirilen trustee (tasfiye görevlisi) Irving Picard'ın görevi Madoff şirketinin malvarlığını tasfiye etmek, yatırımcıların taleplerini incelemek, Madoff sistemi içerisinde yapılan para transferlerinin izini sürmek ve mümkün olan en yüksek miktarı yatırımcılara geri kazandırmaktı.

Burada oldukça önemli bir yöntem benimsendi.

Madoff'un yatırımcılara gönderdiği hesap ekstrelerinde yazılı hayali kazançlar gerçek zarar olarak kabul edilmedi. Çünkü bu ekstrelerde görünen menkul kıymet işlemlerinin önemli bölümü gerçekte hiç yapılmamıştı. Tasfiye sürecinde esas alınan “Net Investment Method”, kabaca yatırımcının sisteme gerçekten yatırdığı para ile sistemden gerçekten çektiği para arasındaki farkı esas aldı.

Amerikan mahkemeleri de bu yaklaşımı benimsedi. Mahkeme, Madoff'un son hesap ekstrelerindeki hayali rakamları esas almanın dolandırıcılığın yarattığı kurguyu devam ettireceğini ve anaparasını dahi geri alamayan yatırımcıların aleyhine sonuç doğuracağını belirtti.

Bununla da yetinilmedi.

Madoff sisteminden yatırdığından daha fazla para çekmiş kişilerden ve bazı kurumlardan paranın geri alınması amacıyla clawback (geri alma) davaları açıldı. Yani Ponzi sistemi devam ederken sistemden net kazanç elde edenlere yapılan bazı transferlerin geri alınarak henüz anaparasını dahi kurtaramamış yatırımcıların oluşturduğu havuza aktarılması yoluna gidildi. SIPC, bu yöntemin mağdurlar arasında daha adil bir dağılım sağlamak bakımından temel araçlardan biri olduğunu açıkça belirtiyor.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Jeffry Picower oldu. Picower yıllar içerisinde Madoff sisteminden yatırdığından yaklaşık 7,2 milyar dolar daha fazla para çekmişti. Ölümünden sonra terekeyle yapılan anlaşma sonucunda bu tutarın tamamının iadesi konusunda anlaşmaya varıldı. Bunun 5 milyar dolarlık bölümü SIPA tasfiye sürecine, yaklaşık 2,2 milyar dolarlık bölümü ise mağdurların zararlarının karşılanması amacıyla Adalet Bakanlığının sürecine aktarıldı. Anlaşmada Picower'ın dolandırıcılığı bildiğine ilişkin bir kabul veya kusur tespiti bulunmadığını da özellikle belirtmek gerekir.

Daha da önemlisi, soruşturma yalnızca Madoff ve doğrudan çevresiyle sınırlı tutulmadı.

Madoff'un yıllarca çalıştığı JPMorgan Chase hakkında da Bank Secrecy Act kapsamındaki yükümlülükleri nedeniyle süreç yürütüldü. 2014 yılında banka ile yapılan ertelenmiş kovuşturma anlaşması kapsamında JPMorgan 1,7 milyar dolarödemeyi kabul etti ve bu para Madoff mağdurlarına dağıtılmak üzere müsadere sürecine aktarıldı.

Böylece sistemden çıkan para yalnızca failin üzerinde aranmadı; hukukun izin verdiği ölçüde para hareketlerinin ve sistemle bağlantılı ekonomik ilişkilerin izi sürüldü.

Sonuçta milyarlarca dolar yatırımcıya geri döndü

Bu yöntemin sonucu son derece önemlidir. Şöyle ki…

SIPA kapsamında yürütülen tasfiye sürecinde mahkeme tarafından atanan trustee, Ocak 2026 itibarıyla dava ve sulh anlaşmaları yoluyla yaklaşık 15,366 milyar dolar geri kazanmıştı. Şubat 2026'da açıklanan 17'nci dağıtımla yatırımcılara yapılan toplam ödeme yaklaşık 15,38 milyar dolara ulaştı. Trustee tarafından geri kazanılan tutarların tamamı müşteri fonuna aktarılıyor; tasfiye görevlisinin, avukatların ve muhasebecilerin ücretleri ise bu fondan karşılanmıyor.

Bunun yanında ABD Adalet Bakanlığı tarafından müsadere edilen malvarlıklarından oluşturulan ayrı bir Madoff Victim Fund da kuruldu. Bu fon 127 ülkedeki 40 bin 930 mağdura toplam 4,3 milyar doların üzerinde ödeme yaptı. 2024'te yapılan son dağıtımla bu kapsamdaki mağdurların kabul edilmiş dolandırıcılık zararlarının yüzde 93,71'ikarşılanmış oldu. Bu 4,3 milyar doların yaklaşık 2,2 milyar doları Picower malvarlığından, 1,7 milyar doları JPMorgan anlaşmasından, geri kalanı ise Madoff, ailesi, suç ortakları ve diğer kişiler hakkında yürütülen müsadere süreçlerinden sağlandı.

Dolayısıyla Madoff dosyasında devlet doğrudan bütçeden milyarlarca dolar çıkarıp yatırımcıların zararını karşılamadı. Bunun yerine ceza hukuku, müsadere, SIPA tasfiyesi, özel hukuk davaları, sulh anlaşmaları ve clawbackmekanizmaları birlikte kullanılarak paranın izine düşüldü ve geri kazanılan tutarlar mağdurlara dağıtıldı.

Bence Madoff olayının bugün Türkiye açısından en önemli tarafı tam olarak budur. 

131 fon bakımından Madoff'un hatırlattığı şey

Türkiye'deki 131 fon olayının Madoff sistemiyle aynı olduğunu söylemek bugün için mümkün değildir. Madoff dosyasında yıllarca devam etmiş ve fail tarafından da ikrar edilmiş klasik bir Ponzi sistemi bulunuyordu. Türkiye'de ise devam eden bir soruşturma, manipülatif işlemlere ilişkin iddialar ve tasfiye sürecine alınmış fonlar bulunmaktadır. Dolayısıyla iki olayı hukuken özdeşleştirmek şu an için pek doğru olmaz.

Bununla birlikte iki olay arasında üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ortak nokta vardır: Finansal sistemlerde kâğıt üzerinde görünen değer ile gerçekte nakde dönüştürülebilecek değer her zaman aynı değildir.

SPK'nın kendi açıklamasında bazı fonların net aktif değerlerinin fiktif olarak hesaplanmasına imkân veren uygulamaların engellendiğinin belirtilmesi bu açıdan özellikle önemlidir.

Ponzi ve benzeri yapılarda sistemin devamını sağlayan temel unsur da budur. Sisteme yeni para girdikçe önceki yatırımcıların kazançları gerçekmiş gibi görünür ve bu görüntü yeni yatırımcıları sisteme çeker. Ancak yeni para girişi durduğunda ve yatırımcılar aynı anda çıkmak istediğinde kâğıt üzerinde görünen değerlerin ne kadarının gerçekten paraya dönüşebildiği ortaya çıkar.

Bu nedenle Türkiye'deki 131 fon meselesinde bundan sonraki süreç yalnızca ceza soruşturması açısından takip edilmemelidir.

SPK'nın 455 bin 758 olarak açıkladığı yatırımcı kitlesi bakımından asıl ekonomik sonuç, tasfiye tamamlandığında ortaya çıkacaktır. Fonların portföylerindeki varlıkların hangi bedelle nakde çevrilebildiği, yatırımcılara ne kadar ödeme yapılabildiği ve varsa ortaya çıkan zararın hangi işlemlerden kaynaklandığı belirlenecektir.

Eğer yürütülen soruşturmalar sonucunda suç teşkil eden işlemler, haksız kazançlar veya hukuka aykırı malvarlığı transferleri tespit edilirse Madoff örneğinde olduğu gibi yalnızca faillerin cezalandırılmasıyla yetinilmemesi gerekir. Hukukun elverdiği bütün malvarlığı takip ve geri alma mekanizmalarının etkin biçimde işletilmesi, suçtan veya hukuka aykırı işlemlerden kaynaklanan ekonomik değerlerin izinin sürülmesi ve geri kazanılabilen tutarların öncelikle zarar gören yatırımcılara yönlendirilmesi gerekir.

Zira Madoff olayının bıraktığı en önemli ders, finansal suçlarla mücadelenin yalnızca faili cezalandırmaktan ibaret olmadığıdır.

Madoff 150 yıl hapis cezası aldı; fakat yatırımcı açısından gerçek adalet, kaybolan milyarlarca doların peşine düşülmesiyle başladı.

Türkiye'deki 131 fon ve 455 bin 758 yatırımcı bakımından da önümüzdeki dönemde üzerinde durulması gereken asıl mesele budur. Ceza soruşturması kendi mecrasında devam ederken, yatırımcıların parasının korunması ve varsa hukuka aykırı biçimde sistemden çıkarılan değerlerin geri alınması için etkili bir malvarlığı takip ve iade mekanizmasının işletilmesi, sermaye piyasalarına duyulan güven açısından en az ceza yargılaması kadar önemlidir.

/././

23 Eylül 1920: Vergiyi tuzdan mı, servetten mi almalı?-Murat Batı-

Tuz, insanların tüketmek zorunda olduğu temel bir ihtiyaçtı ve hayvancılıkla uğraşan köylü bakımından tuz ihtiyacı daha da fazlaydı.  Bu nedenle tuz üzerinden alınacak mali yükün görünüşte herkese eşit uygulanması, onun ekonomik etkisinin de herkes üzerinde eşit olduğu anlamına gelmiyordu. Vergi adaletinin belki de en eski sorunlarından biri tam burada ortaya çıkıyor: Herkesten aynı miktarı almak, herkese aynı yükü yüklemek midir?

Vergi tarihinin ilginç taraflarından biri, aradan yüz yılı aşkın süre geçmesine rağmen bazı tartışmaların hiç eskimemesidir. 

23 Eylül 1920’de Büyük Millet Meclisinde yapılan tartışma da bunlardan biri. 

Konu tuzdu. 

Ama aslında tartışılan yalnızca tuz değildi. Devletin paraya ihtiyacı olduğunda bu paranın kimden ve nasıl alınacağı tartışılıyordu. 

Yani vergi adaleti… 

Takvimler 23 Eylül 1920’yi gösteriyordu. Büyük Millet Meclisi henüz beş aylıktı. Millî Mücadele devam ediyor, bir taraftan savaşın ve Ankara’da oluşan yeni yönetim yapısının giderleri karşılanmaya çalışılırken diğer taraftan bunları finanse edecek gelir aranıyordu. 

Üstelik savaş koşulları içinde gelir ve serveti etkin biçimde tespit edip vergilendirebilecek güçlü bir mali idari yapıdan söz etmek de kolay değildi. 

İşte böyle bir ortamda Meclisin önüne tuzdan alınan resmin artırılmasına ilişkin bir kanun geldi. 

Bugünkü ifadeyle söylersek: Devletin acil paraya ihtiyacı vardı ve gelir artırmanın yollarından biri olarak herkesin tüketmek zorunda olduğu tuza yönelmişti. 

Tuzun kilosu 1 kuruştan 3 kuruşa 

23 Eylül 1920 tarih ve 26 sayılı Tuz Resmi Hakkında Kanun ile tuzlalarda tuzun kilogram satış fiyatı 3 kuruş olarak belirlendi 

Daha önceki düzenlemeye göre tuzun kilogramı 1 kuruştu. Dolayısıyla fiyat üç katına çıkarılıyordu. 

Ancak meseleyi yalnızca “tuz üzerindeki mali yük üç katına çıkarıldı” şeklinde okumak eksik olur. 

Çünkü Meclis tutanaklarından anlaşıldığı kadarıyla Hükümetin gerekçesi sadece Hazineye gelir sağlamak değildi. Dönemin para değerindeki değişim, nakliye giderleri, tuzun bazı yerlerde resmî fiyatının çok üzerinde satılması ve ihtikâr da tartışmanın parçalarıydı. İhtikâr ise fiyatların yükselmesini sağlamak amacıyla mal stoklamak; başka bir ifadeyle karaborsacılık veya istifçilik yapmak demektir. 

Muvazene-i Maliye Encümeni, tuzun zorunlu ihtiyaç maddesi olduğunu açıkça kabul ediyordu. Buna karşılık tuzun uygulamada kanuni fiyatının çok üzerinde satılabildiğine de dikkat çekiyordu. Bu nedenle Düyûn-ı Umûmiye şubesi bulunan yerlerde ambar kurulması ve böylece özellikle uzak bölgelerde tuzun temini ile ihtikârın önlenmesi öngörülüyordu. 

Kanun yalnızca yeni fiyatı belirlemekle de yetinmedi. 

Tuz tüccarı ve esnafı ellerindeki tuz miktarını bir hafta içinde Düyûn-ı Umûmiye İdaresine bildirmek ve eski fiyatla yeni fiyat arasındaki farkı ödemek zorundaydı. Bildirilmeyen miktar kaçak sayılacak ve yeni resim üzerinden iki kat resim cezaen tahsil edilecekti.  

Burada ayrıca dikkat çekici bir tarihi ayrıntı var: Millî Mücadele’nin yürütüldüğü bir dönemde çıkarılan bir vergi kanununda karşımıza hâlâ Düyûn-ı Umûmiye İdaresi çıkıyor. 

Fakat asıl ilginç olan kanunun maddeleri değil, Mecliste yapılan tartışmadır. 

“Para lazım” ama kim ödeyecek? 

Maliye Vekili Ferit Bey’in temel gerekçesi oldukça açıktı: Devletin paraya ihtiyacı vardı. 

Bu tespitin kendisine ciddi bir itiraz da yoktu. Zaten savaş hâlindeki bir devletin gelir ihtiyacını kimse inkâr etmiyordu. 

İtiraz başka bir noktadaydı: 

Bu para neden tuzdan alınacaktı? 

Daha doğrusu, neden herkesin tüketmek zorunda olduğu bir mal üzerinden gelir sağlanacaktı? 

Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey tam da bu noktadan itiraz etti. 

Ona göre Maliye Vekili, devlet çarkının işlemesi için para bulmak zorundaydı; bunda sorun yoktu. Ancak çıkarılan mali kanunlar özellikle köylü ve rençper sınıfını etkiliyordu. 

Ali Şükrü Bey’in önerisi ise oldukça dikkat çekiciydi: 

Devlet, tuz gibi tüketim maddeleri üzerinden gelir sağlamak yerine serveti esas alan bir vergilemeye yönelmeliydi. 

Tutanaklardaki ifadesiyle, herkes “serveti nispetinde, iktidarı nispetinde” vergi vermeliydi. 

Bugünün vergi hukuku diliyle söylersek önerdiği şey, vergilemenin ödeme gücüne göre yapılmasıydı. 

Aslında bundan 106 yıl önce Mecliste tartışılan konu, bugün vergi adaleti başlığı altında tartıştığımız meselenin neredeyse aynısıydı. 

Bir tarafta tüketim üzerinden kolayca tahsil edilebilen bir mali yük; diğer tarafta kişinin ekonomik gücünü dikkate alan doğrudan vergileme… 

Maliye Vekili'nin cevabı da yabancı değil 

İşin daha da ilginç tarafı, Maliye Vekili Ferit Bey’in verdiği cevaptır. 

Ferit Bey, tuz yükünün halkın üzerine geldiği eleştirisini tümüyle reddetmedi. 

Hatta bunun doğru olduğunu söyledi. 

Ancak ona göre mesele, teoride hangi verginin daha adil olduğundan ziyade, içinde bulunulan koşullarda hangi gelirin hemen tahsil edilebileceğiydi. 

Servet ve irat üzerinden vergi alınması düşüncesine de esas itibarıyla karşı değildi. Fakat böyle bir verginin matrahının belirlenmesi, servet ve gelirlerin tespit edilmesi ve sistemin kurulması zaman alacaktı. 

Hazine ise bekleyemezdi. 

Ferit Bey'in savunmasının özünü bugünün diliyle şöyle ifade etmek mümkün: 

Servet ve irat üzerinden daha sistemli bir vergileme kurmak zaman alıyor; devletin ise bugün paraya ihtiyacı var. 

Vergi tarihini bilenler için oldukça tanıdık bir gerekçe. 

Çünkü maliye tarihinde devletlerin tüketim vergilerine yönelmesinin önemli nedenlerinden biri tam da budur. Tüketimi vergilendirmek görece kolaydır. Mal bellidir, işlem bellidir, tahsilat daha kolaydır. 

Geliri ve özellikle serveti vergilendirmek ise çok daha güçlü bir idari kapasite gerektirir. 

Ama tahsil edilmesi kolay olan verginin adil olması başka bir meseledir. 

“Köylü aşar verir, ağnam verir, yol parası verir…” 

İzmit Mebusu Hamdi Namık Bey'in itirazı ise meseleyi daha açık biçimde ortaya koyuyordu. 

Köylünün zaten aşar, ağnam ve yol parası ödediğini hatırlatıyor ve yeni yükün yine köylünün üzerine bırakılmasını eleştiriyordu. 

Üstelik tuz sıradan bir tüketim malı değildi. 

İnsanların tüketmek zorunda olduğu temel bir ihtiyaçtı. Hayvancılıkla uğraşan köylü bakımından ise tuz ihtiyacı daha da fazlaydı. 

Bu nedenle tuz üzerinden alınacak mali yükün görünüşte herkese eşit uygulanması, onun ekonomik etkisinin de herkes üzerinde eşit olduğu anlamına gelmiyordu. 

Vergi adaletinin belki de en eski sorunlarından biri tam burada ortaya çıkıyor: 

Herkesten aynı miktarı almak, herkese aynı yükü yüklemek midir? 

Geliri yüksek bir kişi ile geçimini güçlükle sağlayan bir kişinin bir kilogram tuz üzerinden ödediği mali yük aynı olabilir. 

Ama o yükün ödeme gücü içindeki ağırlığı aynı değildir. 

Bu nedenle tüketim vergilerinin en önemli adalet sorunu, verginin hukuken kimin üzerinde olduğundan ziyade ekonomik olarak kimin üzerinde ne kadar ağır hissedildiğidir. 

Bir başka itiraz: Vergi gelir ama gitmez 

Mecliste Karesi Mebusu Vehbi Bey'in dile getirdiği başka bir kaygı ise bugün okunduğunda ayrıca dikkat çekiyor. 

Vehbi Bey, olağanüstü şartlar nedeniyle getirilen mali yüklerin kalıcı hâle gelmesinden endişeliydi. 

Bu nedenle tuz resmindeki artış kabul edilecekse bunun savaş süresiyle veya belirli bir dönemle sınırlandırılmasını öneriyordu. 

Gerekçesi kabaca şuydu: Bir vergi veya zam bir kez kabul edildiğinde milletin sırtında kalıyor. 

Bu nedenle olağanüstü dönem vergilerinin geçiciliği meselesi de daha 1920'de Meclisin gündemindeydi. 

Nitekim kanunun yalnızca 1920 mali yılı için uygulanmasını isteyen öneri kabul edilmedi. 

81 kabul, 36 ret 

Uzun tartışmaların sonunda kanun oylamaya sunuldu. 

Oylamaya 117 milletvekili katıldı. 

81 milletvekili kabul, 36 milletvekili ret oyu verdi. 

Ve Tuz Resmi Hakkında Kanun kabul edildi. TBMM Zabıt Ceridesi fihristinde de 26 sayılı Tuz Resmi Hakkında Kanun'un görüşmeleri 106-107 ve 301-317. sayfalarda gösteriliyor.  

Fakat hikâye burada bitmiyor. 

Çünkü aynı dönemde devletin gelir arayışı yalnızca tuzla sınırlı değildi. 

23 Eylül'de tuza ilişkin düzenleme kabul edildikten yalnızca birkaç gün sonra damga resmi artırıldı; sigara kâğıdı ve oyun kâğıtları gibi bazı tüketim kalemlerine ilişkin mali yüklerde de artışlara gidildi. Nitekim Zabıt Ceridesi fihristinde Tuz Resmi Hakkında Kanun'un hemen ardından Damga Resminin Tezyidi Hakkında Kanun ile sigara ve oyun kâğıtlarından alınan istihlâk resimlerinin artırılmasına ilişkin kanunlar yer alıyor.  

Dolayısıyla Eylül 1920'de yaşanan şey aslında daha geniş bir mali arayışın parçasıydı. 

Millî Mücadele yalnızca cephede verilen bir savaş değildi. 

Aynı zamanda o savaşın nasıl finanse edileceği meselesiydi. 

Formun Üstü 

106 yıl sonra aynı soru 

Aradan 106 yıl geçti ama 23 Eylül 1920’deki tartışmanın izlerini bugün de görmek mümkün. 

O gün tuzun bazı yerlerde kanuni fiyatının çok üzerinde satılması ve ihtikâr tartışılıyor, çözüm olarak Düyûn-ı Umûmiye şubesi bulunan yerlerde ambarlar kurulması düşünülüyordu. Yaklaşık bir asır sonra, bu kez sebze ve meyve fiyatlarındaki artış karşısında tanzim satış noktaları gündeme geldi. Elbette iki uygulama aynı değil; fakat temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışına kamunun doğrudan satış ve tedarik yoluyla müdahale etmesi bakımından benzer bir refleks dikkat çekiyor. 

Vergileme tarafındaki benzerlik ise daha çarpıcı. 

1920’de Ali Şükrü Bey, devletin ihtiyacı olan paranın tuz gibi herkesin tüketmek zorunda olduğu mallardan değil, insanların “serveti nispetinde, iktidarı nispetinde” alınmasını savunuyordu. Maliye Vekili Ferit Bey ise servet ve geliri tespit etmenin zaman alacağını, Hazine'nin bekleyemeyeceğini söylüyordu. 

Bugün de servetin daha etkin vergilendirilmesi gerektiği yönündeki tartışmalar sürerken, ihtiyaç duyulan gelirin tüketim üzerinden alınan vergilerle sağlanması mali idare açısından kolay ve hızlı bir yöntem olmayı sürdürüyor. Malı satın aldığınız anda vergi de tahsil ediliyor. Serveti tespit etmek ve vergilendirmek ise daha güç. 

Ama tahsil edilmesi kolay olanın adil olması başka bir mesele. 

İşte 106 yıl sonra aynı soru yeniden karşımızda: 

Devletin paraya ihtiyacı olabilir. Asıl mesele, bu paranın tahsili en kolay olandan mı, yoksa herkesin ödeme gücü gözetilerek mi alınacağıdır. 

/././

Trump ve Xi Jinping görüşmesinden, Yapay zekâ konusunda ne çıkar?-Füsun Sarp Nebil- 

ABD Ticaret Temsilcisi, hafta sonu yapılan ön görüşmelerde çiplerin ele alınmayacağını doğruladı. Ancak Çin bunların gündeme getirilmesi için baskı yapabilir. Uzmanlara göre, her iki taraf da yapay zekâ riskini, yalnızca yapay zekâ kapasitesinden ayrı tutulduğu sürece konuşacak.

Malum son zamanlarda, yapay zekâ ajanlarının yarattığı anlaşılan birkaç olaydan ve bazı uzmanların seslerini yükseltmesinden (hatta istifa etmesinden) sonra, Amerikalı yapay zekâ firmaları "yavaşlatma" fikrini ileri attılar. Ancak arkasından hemen akla gelen soru; "Çin yavaşlar mı, yoksa ABD'nin önüne mi geçer?". Amerikalılar arasında bu tartışılıyor. ABD Başkanı Trump yavaşlamaya karşı çıkanlar grubunda. "Çin kazanır" diyor.

Bu yüzden, New York'taki Birleşmiş Milletler toplantısının önemli olaylarından birisi, ABD Başkanı Trump ile Çin Başkanı Xi Jinping'in yapacakları görüşme. Bu görüşme yapay zekâ açısından bir dönüm noktası olacak gibi durmuyor ancak anlamlı bir ilk adım çıkabilir. Bakalım, yapay zekâ sorununun tam olarak hangi parçası üzerinde müzakere edecekler.

Perşembe günü Beyaz Saray'da yapılacak toplantıya giden süreçte somut çıktı, bir yapay zekâ olayı bildirim mekanizması olacak. Hazine Bakanı Scott Bessent, 20 Eylül'de bu mekanizmayı, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng'e, resmi bir ABD-Çin yapay zekâ diyaloğu oluşturma anlaşmasıyla birlikte önermişti.

Bu, nükleer silahlar için, ABD'nin Rusya ile yaptığı SALT anlaşması benzeri bir silah kontrolü değil ama özellikle siber nitelikteki, yapay zekâ kaynaklı olaylar için bir acil durum hattı. Bir çeşit çatışmayı önleme kanalı.

Yani  gelişmiş çipler ve yarı iletken ekipmanlarına yönelik ihracat kontrolleri, yapay zekâ mekanizmaları gibi konular kapsam dışında kalmış. Görüşmelerinin gündeminde yer almıyor. ABD Ticaret Temsilcisi, hafta sonu yapılan ön görüşmelerde çiplerin ele alınmayacağını doğruladı. Ancak Çin bunların gündeme getirilmesi için baskı yapabilir.

Uzmanlara göre, her iki taraf da yapay zekâ riskini, yalnızca yapay zekâ kapasitesinden ayrı tutulduğu sürece konuşacak.

Neden Sadece Acil Durum Hattı? 

Bunun şu an için daha ileri gidememesinin üç yapısal nedeni var.

Acil durum hattının kullanılmasına ne gibi olaylar yol açabilir?

Peki, hangi durumlarda acil durum hattı gerekecek? Henüz yayınlanmış bir tanım yok. Mevcut olan tek şey, Bessent'in 20 Eylül'de He Lifeng'e sunduğu bir öneri ve resmi bir ABD-Çin yapay zekâ diyaloğu oluşturma konusundaki mutabakat. Bunun dışında kamuoyuna açıklanan, herhangi bir eşik değeri, tetikleyici listesi veya doğrulama prosedürü yok. Dolayısıyla, ancak emsallerden yola çıkılarak yapılan çıkarımlara dayanan bazı tahminler yapılıyor.

Önce hedeflenen kapsama bakalım. Zirve öncesi çerçeveleme, otonom silahlar veya ölümcül hedef belirleme faaliyetlerini değil, sadece yapay zekâ destekli siber olayları konu alıyor. Bu kapsam daraltması, usule ilişkin her türlü ayrıntıdan daha büyük bir önem taşıyor.

"Olay" kavramının makul karşılığı ne olabilir? Her biri farklı bir başarısızlık biçimine işaret eden üç olası tanım mevcut.

Faile dayalı tanım. Olay, saldırı zincirinde yapay zekâ araçlarının kullanıldığı, kritik altyapılara yönelik bir sızma girişimi olarak tanımlanır. Mevcut tehdit tablosunun işaret ettiği yaklaşımın bu olduğuna işaret ediliyor. Saldırganların, su, enerji ve üretim tesislerindeki internete açık Siemens S7 PLC'lerine karşı, yapay zekâ tarafından oluşturulan kodları (script) kullanmasına dair federal uyarılar bunun bir örneği. Ama bu yaklaşım, bildirimde bulunan devletin saldırının kendi topraklarından kaynaklandığını kabul etmesini ya da diğer tarafı böyle bir saldırıyla suçlamasını gerektirir. Siber kriz hatlarının, tam da gerekli oldukları zamanda sessizliğe gömüldüklerini düşünürsek, taraflara yaptırılması en zor şey budur.

Kontrol kaybına dayalı tanım. Geçenlerde Hugging face olayı ile yaşandığına benzer şekilde, bir yapay zekâ modelinin, operatörünün niyetinin dışında davranması durumda ne olacak? Örneğin otonom bir sistemin izinsiz bir eylem gerçekleştirmesi veya devreye alınmış bir modelin beklenmedik bir yetenek sergilemesi. ABD'li ve Çinli güvenlik uzmanlarının 17 Eylül'deki önerisi bu noktaya işaret ediyor. Gerçek stratejik istikrar içeriğine sahip olan ve kabul edilme ihtimali en düşük olan yaklaşım budur; çünkü kişinin kendi sistemlerine dair utanç verici bir durumu ifşa etmesini gerektirir.

Belirsizliğe dayalı tanım. En düşük eşiğe sahip olan ve fiilen işleme ihtimali en yüksek olan yaklaşım. Kasıtlı bir saldırı olarak yanlış yorumlanabilecek her türlü durum bir "olay" sayılır. Mesele "bir şey yaptık" demek değil; "bir şey yaptığımız sonucuna varmak üzeresiniz ve siz buna göre harekete geçmeden önce bizce ne olduğunu size anlatmak istiyoruz" demek. Bu, nükleer kriz hattı mantığıdır; Moskova-Washington hattı suç itirafı için değil, yanlış anlaşılmalardan kaynaklanan gerilimi düşürmek için kurulmuştu.

Acil durum hattı nasıl çalışabilir?

Her iki tarafta belirlenmiş bir irtibat noktası; ABD tarafında muhtemelen Hazine Bakanlığı veya Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) —ki süreci Bessent yürütüyor— ve Çin tarafında He Lifeng'in ofisi üzerinden işleyen bir kanal ile bunların altındaki teknik ekipler. Bunun askeri değil, ekonomik bir kanal üzerinden yürütülmesi ilginç. Bu durum, her iki hükümetin de sorunu nasıl sınıflandırdığına dair önemli bir ipucu veriyor.

İstişare değil, bildirim yapılır. Bir taraf şöyle der: "Şu olay gerçekleşti, değerlendirmemiz şudur, durumun şu olmadığına kanaat getirdik." Karşı tarafın buna inanma zorunluluğu yoktur. Ortak soruşturma veya yerinde inceleme söz konusu değildir. Bildirimin gönderilmesinin neredeyse hiçbir maliyeti yoktur.

Doğrulama yok. Bu neredeyse kesin. Hiçbir taraf, içinde denetim veya teyit unsuru barındıran bir mekanizmayı kabul etmez. Zirve öncesi haberlerde de buna dair bir işaret bulunmuyor. Eğer metinde doğrulama şartı yer alırsa, bu, üzerinde yeniden bir bölüm yazmayı gerektirecek kadar büyük bir sürpriz olur.

İsteğe bağlı tetikleme mevcut. Bu da işlevsel olarak "Taraflar bildirimi kendi çıkarlarına hizmet ettiği durumlarda —suçu başkasına atmak, itidal sinyali vermek veya resmi kayıt oluşturmak amacıyla— yaparlar" anlamına gelir.

Yapısal sorunlar

Önem sırasına göre üç boşluk yani uyumsuzluk alanı sayılıyor :

Tanım boşluğu. "Yapay zekâ destekli" ifadesi net bir kategori değildir. Bir operatör, savunmasız bir PLC'yi (Programlanabilir Mantıksal Denetleyici) istismar eden bir kod yazmak için bir LLM (Büyük Dil Modeli) kullandığında, bu bir yapay zekâ olayı mıdır, yoksa daha hızlı bir araç zinciri kullanılarak gerçekleştirilen sıradan bir sızma girişimi midir? Yapay zekâ, ayrı bir silah değil, bir verimlilik katmanıdır. Belirleyeceğiniz herhangi bir eşik ya neredeyse tüm modern sızma girişimlerini kapsar ya da hiçbir anlama gelmez. Her iki taraf da bu eşiğin nerede olacağı konusunda tek taraflı takdir yetkisini elinde tutar.

Atfetme (sorumluluğu belirleme) boşluğu. Bir bildirim kanalı, bildirimde bulunan tarafın ne olduğunu bildiğini ve söylemeye istekli olduğunu varsayar. Çatışma gidermenin en çok gerekli olduğu durumlarda ise bu varsayımların hiçbiri geçerli değildir.

Katılım açığı Masada olmayan aktörleri içerir. Ukrayna, Rusya ya da İran, İsrail.

İki taraf da birbirinin manevra alanını kısıtlamaya çalışıyor

Hem Çin, Hem ABD açısından yapay zekâ güvenliği, karşı tarafın manevra alanını kısıtlamaya çalışmak anlamına geliyor. Mesela Tayvan ve kritik mineraller konusunda.

Ama daha aşağı düzeyde, ABD ve Çinli güvenlik uzmanları 17 Eylül'de nükleer tarzda güvenlik önlemleri önerdiler. Nükleer komuta sistemlerinde olduğu gibi, kırmızı çizgiler, sadece insan tarafından alınan askeri kararlar ve bir yapay zekâ olay ihbar hattı.

"Sadece insan tarafından alınan askeri kararlar" önemli. Bir emsal var: Biden ve Xi, 2024'te Cenevre'de prensip olarak nükleer silah kararlarını yapay zekâ değil, insanların kontrol etmesi gerektiği konusunda anlaştılar. Yani kağıt üzerinde norm mevcut.

Ancak bu kararın alındığı yıl, Ukrayna'daki bir benzin istasyonunun yakınında bir Rus insansız hava aracı ya da Örümcek Ağı operasyonunda yüzlerce İHA, kendi hedef noktalarını seçtiler. Yani anlaşmayı yapan ABD ve Çin ama başka 3.parti ülkeler, savaşırken, onların ne dediğine, ne anlaşma yaptığına bakmadan,  otonomiye doğru ilerledi.

İşte bu noktada bir boşluk var. Beyan edilen normlar, stratejik düzeyde teknolojiye sahip devletler tarafından müzakere ediliyor. Ama masada olmayan ve savaşmakta olan taraflar arasında, anlaşma yapan hükümetlerin kontrol etmediği bileşenler kullanılarak taktik düzeyde başka şeyler gerçekleşebiliyor.

Yapay zekâ olayları için bir ABD-Çin yardım hattı kurulsa da, mesela Rus SVOD (yapay zekâ) donanımlı bir FPV İHA  veya İranlı bir operatörün Çinli bir ticari satıcıdan jeo-uzamsal yapay zekâ satın alması konusunda hiçbir şey yapamaz.

Cuma günü açıklama ne olur?

Bütün bu bilgiler ışığında, cuma günü muhtemelen, ortak güvenlik endişelerini sıcak bir dille aktaran ve diyaloğu kuran ortak bir bildiri ve bir olay bildirim kanalı açıklanacağını düşünmek yanlış olmaz. AMa hiçbir sayı, hiçbir doğrulama, hiçbir yetenek sınırı konulmayacaktır. Çipler ya yok ya da gelecekteki bir tartışma konusu olarak belirtilecek.

Muhtemelen, asıl müzakere edilecek konu ise, 10 Kasım'da sona erecek olan gümrük vergisi ateşkesi olacak.

Gerçek sürpriz, her iki tarafın da doğrulama mekanizması eklenmiş herhangi bir şeyi kabul etmesi veya ihracat kontrollerinin resmi olarak güvenlik taahhütlerine bağlanması olurdu. Ama her iki durum da, o kadar düşük olasılıklı ki, eğer gerçekleşirse, bu dünya tarihi açısından bir dönüm noktası olur.

/././

Trafik kazazedelerinin verileri nasıl 15,6 milyar TL’lik ticarete dönüştü?-Füsun Sarp Nebil- 

Hazır bekleyen ve bir yerlerden sızdırılmış verileri alan kişiler, sadece trafik kazaları ile ilgili çalışmıyorlar. Benzer olaylar iş kazası geçiren işçiler ya da işten çıkarılan çalışanlar için de görülüyor. Yani onlar da hiç tanımadıkları avukatlar tarafından, “çok güzel tazminat kazanacakları iddiasıyla dava açmaları için” ikna edilmek üzere aranıyorlar.

Trafik kazası geçiren vatandaşların kişisel bilgilerinin hukuka aykırı biçimde elde edilerek hukuk büroları ve hasar danışmanlık şirketlerine aktarıldığı iddiasıyla yürütülen soruşturma, Türkiye'deki kişisel veri güvenliğinin en kritik noktalarından birini yeniden gündeme getirdi: Bir kişi kaza yaptıktan kısa süre sonra, kendisine yakın olmayan ve bu kazadan haberdar olmaması gereken şirketler kazazedeye nasıl ulaşabiliyor? 

Olay şu; Trafik kazası geçiriyorsunuz. Daha hastane, polis, sigorta ve hasar işlemleriyle uğraşırken telefonunuz çalıyor. Arayan kişiyi tanımıyorsunuz, ama o sizi tanıyor. Adınızı biliyor. Telefon numaranızı biliyor. Kaza yaptığınızı, aracınızı, bazen kazanın nerede gerçekleştiğini ve yaralanıp yaralanmadığınızı bile biliyor. Ardından size tazminatınızı alabilirizdeniliyor ve vekâlet vermeniz isteniyor.  

Bazen de tersine, pert olduğu için sigorta tespitini bekleyen arabanız için telefon açıp, şu kadar bedel tespit edildiBunu ödemek için dosya masrafı şu kadar ödeyeceksiniz diyerek, sizi dolandırabiliyorlar 

Sadece trafik kazası değil, diğer türde konular için bilgi sızdıranlar var 

Hazır bekleyen ve bir yerlerden sızdırılmış verileri alan bu kişiler, sadece trafik kazaları ile ilgili çalışmıyorlar. Benzer olaylar iş kazası geçiren işçiler ya da işten çıkarılan çalışanlar için de görülüyor. Yani onlar da hiç tanımadıkları avukatlar tarafından, çok güzel tazminat kazanacakları iddiasıyla dava açmaları içinikna edilmek üzere aranıyorlar.

Bunun ne kadar büyük ticaret olduğunu, trafik kazazedeleri olayındaki 15,6 milyar TL gösteriyor. (Bu konudaki daha fazla detayı merak edenler "Kişisel Verileri Koruma" uzmanı hukukçu Yavuz Selim Dicle ile  söyleşiye bakabilirler 

Mağdur 253 bin kişi ve 15,6 milyar TL haksız kazanç 

Adalet Bakanı Akın Gürlek'in dün açıkladığı bilgilere göre bu konudaki soruşturma kapsamında 825 kişi hakkında işlem başlatılırken, 6 avukatlık ofisi ve 20 şirkete operasyon düzenlendi. Soruşturmada 253 bin kişiden ısrarlı aramalar ve yanıltıcı beyanlarla vekâletname alındığı ve yaklaşık 15,6 milyar TL haksız kazanç elde edildiği ileri sürülüyor. Bağlantılı 20 şirketin yönetimi de TMSF'ye devredildi. 

Soruşturmanın dikkat çekici bölümü ise kazazede bilgilerinin kaynağına ilişkin inceleme. MASAK ve Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (SEDDK) çalışmalarında bazı kolluk görevlileri, tahkim hakemleri, sigorta çalışanları, acenteler, eksperler, kaporta-boya ustaları ve servis çalışanlarına olağandışı para transferleri yapıldığı tespit edildiği açıklandı. Bu kişilere yönelik iddialar henüz yargı kararıyla kesinleşmiş değil. 

Kazadan sonra veri çok sayıda kuruma dağılıyor 

Bir trafik kazası sonrasında mağdurun adı, telefonu, plakası, sigorta bilgileri, kaza tutanağı, ekspertiz raporu ve bazı durumlarda sağlık bilgileri farklı kurum ve kişilerin sistemlerine girebiliyor. 

Sorun da burada başlıyor. Veriye erişebilen zincir genişledikçe, bilginin hangi noktadan hukuka aykırı biçimde dışarı çıkarıldığının belirlenmesi zorlaşıyor. 

Kişisel Verileri Koruma Kurulu (KVKK) da artan şikâyetler üzerine 20 Mayıs 2026'da aldığı İlke Kararı'nda kaza mağdurlarının bilgilerinin hasar danışmanlığıveya benzeri isimlerle faaliyet gösteren kişi ve şirketler tarafından kullanıldığı yönünde çok sayıda başvuru bulunduğunu açıklamıştı. 

Kurul, verileri elinde bulunduran kurumların asgari yetkilendirme, rol tabanlı erişim ve log kayıtları gibi önlemler uygulaması gerektiğini özellikle vurgulamıştı. Bu önlemler soruşturma açısından da kritik. Çünkü düzgün tutulan log kayıtları, bir kazazedenin dosyasına kimin, ne zaman ve hangi yetkiyle eriştiğini gösterebilir. Bu zaman bilgisi kazazedeyi arayan şirketin temas zamanı ve MASAK'ın tespit ettiği para hareketleriyle karşılaştırılabilir. 

Çünkü soruşturmanın önünde iki önemli dijital iz bulunuyor: veriye erişim izi ve para izi. 

Asıl soru: 253 bin kişinin bilgisine nasıl ulaşıldı? 

Soruşturmanın boyutu, olayın münferit veri ihlallerinden daha büyük bir yapıya sahip olup olmadığı sorusunu ortaya çıkarıyor. 

Çünkü 253 bin kaza mağduruna sistematik biçimde ulaşılmışsa, yalnızca bu kişileri arayan şirketlerin değil, kazazedelerin bilgilerini sağlayan kaynağın da belirlenmesi gerekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz, kolluk görevlileri, tahkim hakemleri, sigorta çalışanları, acenteler, eksperler, kaporta-boya ustaları ve servis çalışanları bu zincirin halkaları. Sızıntının nereden olduğu bulunmak zorunda. Yoksa, 20 şirkete el konulması bu sorunu çözmez. Yeni 20 şirket çıkar. 

Bu nedenle asıl cevaplanması gereken soru şu: 

253 bin kazazedenin bilgileri hangi sistemlerden çıktı, bu verilere kimler erişti ve üçüncü kişilere nasıl ulaştırıldı? Verinin izi nerede, paranın izi nerede? 

Bu kaynak bulunup kapatılmadığı sürece şirketler ve isimler değişse bile, trafik kazasının hemen ardından kazazedenin telefonunun çalmasına yol açan mekanizma çalışmaya devam edebilir. 

Bu olay aynı zamanda verilerimizin de nasıl paraya dönüştüğünü gösteren örneklerden sadece bir tanesi.

/././

Bağımsızlık üzerine düşünceler -Mine Söğüt- 

Bağımsızlık kimseye ya da hiçbir şeye bağlı olmamak değil, bağlı olduğun şeylerin seni yönetmesine izin vermemektir. Ve bu kaotik dünyada kimim kimi nasıl yönettiğini kim ne kadar bilebilir?


Mevcut sektörün dışındaki alternatif koşullar tercih edilerek üretilen, ticari beklentilere yüz vermeyen, biçim ve içerik ve hatta politik tavır açısından özgürlüğü ön planda tutan sinemaya bağımsız sinema, sanata bağımsız sanat, sanatçıya bağımsız sanatçı denir.

Yazarın sanatsal önceliklerini gözeten, ana akım yayıncılığın yöntemlerini kullanmayı reddeden, küçük çaplı bir ekonomiyle çarkı döndüren yayıncılığa bağımsız yayıncılık denir.

Devletten, siyasi partilerden, reklam veren iş dünyasından, medya patronlarının şahsi çıkarlarından uzak duran gazeteciliğe bağımsız gazetecilik denir.

Kararını siyasi iktidarın isteğine göre vermeyen yargıya bağımsız yargı denir.

Hayatına ilişkin kararları toplumun ya da ailenin beklentilerine göre değil kendi iradesine göre alan kadına bağımsız kadın denir.

Sonucu önceden belirlenmemiş araştırmalar yapan bilime bağımsız bilim denir.

Peki bağımsız politikacı kime denir?

Parti yönetiminden özerk politikacıya mı?

Çıkar gruplarından bağımsız olana mı?

Sermaye karşısında boyun eğmeyene mi?

Yoksa kendini seçmene karşı sorumlu, hukuka bağlı ve denetime açık olarak görene mi?

Yoksa yoksa… kendini seçmene karşı sorumlu görmeyen, hukuku hiç iplemeyen ve denetime asla açık olmayana mı? Partisini bile kendisine bağımlı kılan, farklı örgütlerle, derneklerle, cemaatlerle, iş adamlarıyla, küresel güçlerle, başka ülke politikacılarıyla devamlı alışveriş yapan, denetime zinhar açık olmayan mı?

Kelimeleri, anlam ve çağrışım çeşitliliği üzerine hiç düşünmeksizin kullanma hevesi meselelerin bir açıdan yolunu açarken başka bir açıdan da o meseleleri çıkmaza sokar.

Sinsi politik niyetlerin bağımsızlık üzerine inşa ettiği titrek yapılar kavramın içini boşaltırlar.

Bağımsızlık iki farklı referansla kullanılabilen bir kelimedir. Bir şeye göre bağımsız olmak ve bir şeyden bağımsız olmak.

Mesela, saksıdaki çiçeğe sorsanız der ki doğadaki çiçeklere göre ben bağımsızım ama saksıdaki topraktan bağımsız değilim.

Doğadaki çiçeğe sorsanız o da kendini saksıdaki çiçeğe göre bağımsız diye tanımlar ama o da doğadaki toprağa bağımlıdır.

Kuşa sorarsanız tüm çiçeklere göre kendisi daha bağımsızdır ama kanatlarından bağımsız değildir.

Kanatlara sorsanız gövdeden bağımsızdırlar ama yerçekimine bağımlı.

Devlete sorsanız Tabii ki bağımsızım, bağımlı devlet mi olur!” der.

Hukuka sorsanız “Bağımsızlık benim temelim” diye cevap verir.

Sanatçıya sorsanız “Bağımsızlık benim karakterim” diye söylenir.

Oysa ne devlet ne hukuk ne de sanatçı bağımsızdır. Hepsi sadece bir şeylerden bağımsız ve bir şeylere de ölümüne bağımlıdır. Devlet güce, hukuk iktidarlara, sanatçı ekonomiye…

Bağımsızlık, özgürlük vaat edebilir ama özgürlük hep şartlara bağlı olarak tarif edilen bir değerdir.

Tarifi böylesine muallak ve değeri öylesine değişken bir mesele üzerine inşa edilen erdemler de o yüzden ezelden beri şaibelidir.

Çünkü; bağımsızlık kimseye ya da hiçbir şeye bağlı olmamak değil, bağlı olduğun şeylerin seni yönetmesine izin vermemektir.

Ve bu kaotik dünyada kimim kimi nasıl yönettiğini kim ne kadar bilebilir?

/././

Finansal illüzyonun sonu: Asimetrik bilginin gölgesinde ahlaki tehlike ve ters seçiş -Binhan Elif Yılmaz- 

Asimetrik bilgi şeffaflıkla giderilirse, ahlaki tehlike etkili yaptırımlarla sınırlandırılırsa, piyasaların kaynak tahsis mekanizmasını felce uğratan ters seçim de engellenmiş olur ve finansal illüzyon başlamadan sona erer.

Yüksek getiri beklentisi, sürekli yükselen fon performansları ve “kaçırılmayacak fırsat” söylemi, yatırımcıların risk algısını değiştirdiğinde ortaya finansal illüzyon çıkar.  

Varlık fiyatlarının ekonomik gerçeklerden koptuğu zamanlarda piyasalar bir süre bu illüzyonu sürdürebilir. Bu sürede varlıkların gerçek değerinden çok, gelecekte daha yüksek fiyata satılacağı inancı fiyatları besler. Ancak o pembe tablonun bozulması için bazen ufak bir satış dalgası bile yeterlidir. 

Son günlerde bazı serbest yatırım fonlarında yaşanan temerrüt ve likidite sorunları, fon piyasasında uzun süredir biriken bu finansal illüzyonun kırıldığını gösteriyor. 

Ancak bu illüzyonun sonunda yaşananları sadece bir fon/yatırım krizine indirgememek gerek. “Ne” olduğundan çok “neden olduğu”na bakalım

Kamu maliyesi ve finansal ekonomi literatürü bu tür kırılmaları, piyasa aktörleri ile yatırımcılar arasındaki asimetrik bilgi sorunu üzerinden açıklar. Bilginin taraflar arasında eşit dağılmadığı piyasalarda yatırımcılar riskleri tam olarak fiyatlayamaz. Bu bilgi boşluğu sürü psikolojisini (herd behavior) besler, ters seçim (adverse selection) mekanizmasını devreye sokar ve sonunda ahlaki tehlikeyi (moral hazard) derinleştirir. 

Ekonomik göstergelerin krizi işaret etmediği dönemlerde dahi, bilgiye ulaşmanın zor ve maliyetli olması nedeniyle yatırımcılar rasyonel davranmaktan uzaklaşabilir. Yatırımcılar piyasada "önde gelen" isimlerin, danışmanların yönlendirmelerine, sosyal medyanın algoritmalarına açıklarsa, o “önde gelenler”in bildiği ve kendilerinin bilmediği ve bilemeyeceği bir bilgi olduğuna inanıyorlarsa ve “fırsatı kaçırma korkusu-(FOMO)” içindelerse, bu zincirleme reaksiyonla “önde gelenler”i taklit ederler, sonrakiler de onları takip eder. Bu durumda sürü psikolojisi artık tetiklenmiştir.

Asimetrik bilgi ve ondan türeyen ahlaki tehlike ile ters seçim olguları, piyasada fiyatlara yönelik bilgilere güven duyulmasını önler. Fiyat oluşumu giderek şirketlerin veya fonların gerçek risk ve getirilerinden çok, piyasa katılımcılarının beklentileri, söylentileri ve birbirlerini taklit eden davranışları tarafından belirlenmeye başlar. Spekülatif işlemler ve sürekli yükseliş beklentisi fiyatları ekonomik temellerden uzaklaştırdığında ise piyasada balon niteliğinde bir fiyatlama süreci ortaya çıkmaya başlar. 

Ters seçim nasıl gerçekleşir?

Yüksek enflasyon ortamında birikimlerini korumak isteyen ve rasyonel kaygılara sahip yatırımcılar, asimetrik bilgi nedeniyle fonun arka planındaki aşırı riskli yapıyı görmez ya da görmek istemezse aşırı birikimli getiri illüzyonuna kapılmaya başlar. Piyasadaki sağlıklı enstrümanları terk ederek yüksek riskli, kaldıraçlı ve likit olmayan enstrümanlara yoğunlaşan fonlara akın eder. Piyasanın kaynak tahsis mekanizması bozulur, niteliksiz ve riskli ürün ödüllendirilerek “ters seçim”e uğrar.

Ahlaki tehlike, en büyük tehlike…

1- Mishkin’e göre ahlaki tehlike, tarafların denetimsizlik ve yaptırımsızlık ortamında verdikleri sözleri tutmaması, başkalarının parasıyla böyle bir ortama güvenerek kontrolsüz risk almasıdır. Portföy yöneticilerinin aşırı yüksek getiriler uğruna kaldıraçlı ve sığ hisselerde çok büyük pozisyonlar taşıması bu tehlikenin ilk boyutudur. 

Son günlerde yaşananlar geleneksel kriz modellerinin çok ötesinde. Bu kriz, sadece kamu borç stoku (1. Nesil), beklenti bozulmaları (2. Nesil) veya banka bilançoları (3. Nesil) üzerinden çıkmadı. Serbest fonlar gibi unsurlar, algoritmik işlemler, yüksek kaldıraç ve likidite donmaları üzerinden şekillendi. 

Tek bir serbest fonun 250 milyar liralık büyüklüğe ulaşması, yapıyı sistemik bir riskle karşı karşıya bıraktı. Ters seçim çok yoğundu. Ahlaki tehlikenin farklı boyutlarıyla karşılaşıldı. Hatta fonların temerrüde düşmesinden hemen önce, bir portföy yönetim şirketinin yöneticilerinin milyarlarca lirayı yurt dışı hesaplarına göndermesiyle, yöneticiler kriz öncesi kendi risklerini bertaraf ederken yatırımcıyı temerrütle baş başa bıraktı, ahlaki tehlike de tavan yaptı.

Olayın sosyal boyutu da son serece ağır… 

Yıllardır devam eden dezenflasyon süreci ve sıkı para politikası nedeniyle krediye erişimin zorlaştığı, bireysel kredi kartı ve kredi maliyetlerinin zirve yaptığı, satın alma gücünün zayıfladığı bir konjonktürde, tasarruf sahiplerinin bir kısmı belki sadece maksimum getiri arayışıyla belki borçlarını kapatabilmek için birikimlerini bu yüksek getirili fonlara yönlendirdi. 16 Eylül günü 13:30 ile 17 Eylül günü 13:30 saatleri arasında satış emirlerinin cevapsız kalmasıyla kilitlenen piyasa sonucunda yaklaşık 103 bin yatırımcı sadece bir fonun içinde mahsur kaldı

Süreç, SPK, MASAK ve TCMB gibi regülatörler açısından da ciddi bir denetim testidir. Temerrüt öncesinde milyarlarca liralık yurt dışı transferlerinin zamanında fark edilememesi, gözetim mekanizmalarının geç kaldığını açıkça gösteriyor. Tasfiye sürecinin 3 aydan 6 aya uzaması belirsizliği artırırken, tüm bakışları yeniden bu kurumlara çevirmiş durumda.

Ahlaki tehlike, asimetrik bilgi ortamında doğsa da ahlaki tehlikeyi engelleyecek, sınırlayacak yaptırımların olmaması başka bir tehlike. O nedenle önemli olan sadece ahlaki tehlikenin doğması değil, onu engelleyecek yaptırım ve denetim mekanizmalarının ne ölçüde çalıştığı

Asimetrik bilgi şeffaflıkla giderilirse, ahlaki tehlike etkili yaptırımlarla sınırlandırılırsa, piyasaların kaynak tahsis mekanizmasını felce uğratan ters seçim de engellenmiş olur ve finansal illüzyon başlamadan sona erer. 

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ "24/09/2026"

  (Derleyen : mstfkrc)