Mansur Yavaş ilk hamlesini yaptı, beklemeye geçti: Hedef, adım adım çatı adaylık -Gökçer Tahincioğlu- Yavaş’ın, CHP’den istifa açıklamasındaki anahtar ifadeleri, “kamuoyu araştırmaları”, “tavanda yoksa tabanda iş birliği”, “ortak ilkelerde yan yana gelebilmek”, “seçmenin iradesi”, “seçmenin onay vermediği siyasi adresler” olarak özetlemek mümkün. Yavaş’ın ilerleyen aşamalarda Yeni Parti’ye geçmesi ihtimaller dahilinde. Ancak yüksek olasılıkla seçim yaklaşana kadar buna ihtiyaç duymayacak. Bunun yerine Yeni Parti dahil birçok partinin ortak Cumhurbaşkanı adayı olma ihtimalini değerlendirecek.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, “AKP’ye geçecek mi?”, “Siyaseti bırakacak mı?”, “Yeni Parti’ye neden geçmedi?”, “CHP’nin adayı olabilir mi?” sorularına yanıt arandığı ve bazen Yavaş adına keskin yanıtlar verildiği bir süreçte ilk hamlesini yaparak CHP’den istifa etti.
Yavaş’ın CHP’den neden istifa ettiği sorusunu yanıtlamadan önce Yeni Parti kurulduğunda neden bu partiye geçmediği sorusuna yanıt vermek gerekiyor.
Yavaş, baştan bu yana, olası bir “mutlak butlan” kararıyla CHP yönetiminin değişmesine, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu yöntemle partinin başına geçmesine karşıydı.
Bunu “hukuksuz bir müdahale” olarak gören isimlerden biriydi.
Mutlak butlan kararıyla CHP yönetimi değiştiğinde, bu düşüncesine rağmen CHP’de önceki rolü ve pozisyonunu yeniden tekrarladı.
Yavaş, CHP’de yetişen, bu kimliğiyle tanınan bir isim değil.
Aksine, hem Yavaş hem CHP açısından; 1994 yılından beri AKP’li Melih Gökçek yönetiminde bulunan Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni 2019 seçimlerinde kazanmak adına rasyonel bir tercih olduğu için bu buluşma gerçekleşti.
Ancak Türkiye’nin içine girdiği siyasi ortam, Yavaş’ın potansiyel bir Cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkmasına yol açtı. Bu durum CHP ile Yavaş’ın seçim iş birliğiyle başlayan birlikteliğinin pekişmesine, Yavaş’ın da muhalefet cephesinin en önemli figürlerinden biri hâline gelmesine yol açtı.
Ancak o zaman da Yavaş, öyle gizli saklı da değil, tipik bir CHP’li başkan olmadığını gösterdi. Gizli saklı değil, açık bir biçimde, geldiği siyasi gelenekten isimlerle görüşmelerini sürdürüyor, İYİ Parti başta olmak üzere milliyetçi partilerin önde gelen isimleriyle görüşüyor, Türkiye siyasetinin değişmesi için bu tip kapsayıcı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu görüşünü dillendiriyordu. Belediyedeki kadrolarını da bu anlayışla oluşturdu.
* * *
2023 seçiminde de ismi Cumhurbaşkanı adayları arasında geçen Yavaş, bir denge unsuru olarak ‘Altılı Masa’nın Cumhurbaşkanı Yardımcısı adayı olmayı kabul etti. O dönem Kılıçdaroğlu’nun adaylığı nedeniyle dönemin İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in masadan kalkmasıyla başlayan krizin çözülmesi için Ekrem İmamoğlu ile birlikte bu pozisyonda olmayı uygun gördü.
Ancak Yavaş’a göre Kılıçdaroğlu’nun seçimi kaybetmesinden sonra yaşanan çalkantılı dönemde bir sonraki Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi ile CHP Genel Başkanlığı seçimi sürecinin mutlaka ayrışması gerekiyordu.
Öyle olmadı.
İmamoğlu’nun ismi çok hızlı biçimde “Cumhurbaşkanı adayı” olarak öne çıktı. Mansur Yavaş ise hiç ortaya çıkmamasına, görünür olmak için özel bir çaba göstermemesine, TV'lerde, mitinglerde, bilboardlarda olmamasına, çeyrek yüzyıldır sadece yerelde (Beypazarı, Ankara) kalmasına rağmen bütün Türkiye örnekleminden destek alarak hemen her araştırmadan birinci ya da az farkla ikinci olarak çıkıyordu. Türkiye'de örneği pek görülmemiş bu durum uzun süre devam etti ve ediyor.
İmamoğlu, bu çift başlı görüntüyü "İskender'in kılıcı" formülüyle ortadan kaldırdı. Cumhurbaşkanlığı seçimine daha yıllar olmasına rağmen partinin adayını CHP üyelerinin belirlemesi gerektiği görüşü öne çıktı.
Yavaş'ın buna karşı tavrı ise, genel çizgisine uygun olarak, "Cumhurbaşkanı'nı sadece CHP üyeleri mi seçecek" olmuştu.
Buna rağmen İmamoğlu’nun Mart 2025’te tutuklandığı gün seçim yapıldı. İmamoğlu, CHP’nin ve CHP’lilerin cumhurbaşkanı adayı hâline geldi.
* * *
Yavaş, o dönemde de CHP’den kopmadı ancak temaslarını sürdürdü.
Anket sonuçlarını yakından takip etmeyi de…
Bu arada bir dönem daha belediye başkanlığı yapmayacağını tüm çevresine duyurdu.
Hatta, kendisiyle birlikte seçilen ilçe belediye başkanlarına bunu açıktan söyledi.
Muhtarlara bile, “Bu son dönemim, ne talebiniz varsa gelin, çekinmeden söyleyin” dedi.
Bir dönem daha belediye başkanlığı yapmayacağını ilan etti.
Artık önünde iki yol vardı.
Cumhurbaşkanlığı adaylığı ya da emeklilik.
Buna belki bir de 2023’te olduğu gibi ülkenin koşullarından kaynaklı “üst düzey bir görev” de eklenebilir. İsmi duruma göre “Başbakanlık”, “Cumhurbaşkanı Yardımcılığı”, “TBMM Başkanlığı” olabilir bu görevlerin.
Bunun belirlenmiş bir ismi yok. Belirlenen yollar “ya adaylık ya emeklilik” diye özetlenebilir.
* * *
Bu nedenle, İmamoğlu, bütün bu operasyonların öznesi hâline gelmese, tutuklanmasa, diploması iptal edilmese bile Yavaş’ın adaylık potansiyeli sürüyordu. CHP de biliyordu ki Yavaş, gerekli desteği aldığını görürse, farklı partilerin de desteğiyle aday olabilir!
Yavaş’ın yakın takibi de sürüyordu.
Ancak butlan kararı Yavaş’ı farklı bir pozisyona sürükledi.
Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu şekilde göreve gelmesine karşıydı. Fakat CHP seçmenine karşı “uzlaştırıcı” bir rol üstlenmesi görevi olduğunu düşünüyordu.
“Partiler üstü” kimliği de bunu gerektiriyordu.
Açıktan taraf görünmeyerek CHP içindeki çatışmaları önlemeye çalıştı. Partili olmamasına rağmen denge unsuru olarak kaldı.
Özgür Özel ekibiyle yakın temasını sürdürdü, ancak Yeni Parti kurulurken zaten bu partiye geçmesi yönünde bir konuşma aralarında hiç olmadı.
Özel’in de tercihi belediye başkanlarının hemen partiye geçmesi gerekmediği yönündeydi. Buna rağmen Yavaş’ın Yeni Parti’ye yakın olduğu görüntüsünü vermekte de bir sakınca iki taraf açısından da yoktu.
Ancak Kılıçdaroğlu’na yönelik tepkinin dinmemesi, desteğin giderek azalması, CHP içinden gelen, “Yavaş tarafını belli etsin” zorlaması, bir karar noktasına gelmesine yol açtı.
Elbette belediyeyi yönetebilmek için gerekli, “Hem CHP hem Yeni Parti” desteği de bu kararında rol oynadı. Ancak CHP ve seçmen baskısını hissetmesi kararını kolaylaştırdı. Zira Yeni Parti bu desteği veriyordu.
* * *
Yavaş’ın, CHP’den istifa kararını açıklarken dikkat çektiği noktalar bu nedenle önemli…
Anahtar kavram ve kelimeleri, “Türkiye genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları”, “tavanda yoksa tabanda iş birliği”, “ortak ilkelerde yan yana gelebilmek”, “seçmenin iradesi”, “seçmenin onay vermediği siyasi adresler” olarak özetlemek mümkün. Açıklamanın tamamı okunduğunda bu kavramların önemi de Yavaş’ın yolu da daha net anlaşılıyor zaten.
* * *
Yavaş, Yeni Parti’ye bu aşamada geçmeyecek ve bağımsız kalmayı sürdürecek. Yeni Parti’ye ilerleyen aşamalarda geçmesi mümkün, ihtimaller dahilinde.
Ancak yüksek olasılıkla seçim süreci yaklaşana kadar buna ihtiyaç duymayacak.
Bunun yerine Yeni Parti dahil birçok partinin ortak Cumhurbaşkanı adayı olma ihtimalini değerlendirecek.
Bu mümkün olmaz, anketlerde de kendisine yönelik desteğin düştüğünü görürse kararını netleştirecek.
Bu siyasi çizgi, geçmişten bugüne hiç değişmedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan randevu talep etmesi ve birlikte verdiği fotoğraf da aslında bunun ötesinde bir anlam taşımıyor.
İktidar ve Erdoğan açısından elbette böyle değil.
Yaklaşan seçimde muhalefetin tek bir isim etrafında birleşemeyeceği, CHP ve Yeni Parti’nin, “iki partiden tek parti çıkmaz” mantığıyla toplamda alacakları oydan daha az oy alacakları, bölünmüş bu tabloda ilk turda Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonlanabileceği gibi değerlendirmeler yapılıyor.
“Erdoğan, yeşil ışık yakmazsa Yavaş aday olmaz” iddiaları bile kulislerde konuşuluyor.
Elbette bu cümlenin ardına türlü ihtimaller ve gerekçeler de sıralanarak.
* * *
Peki ama Yavaş’ın siyasetten yavaş yavaş koptuğu, Erdoğan görüşmesinden hemen sonra neden yüksek sesle söylenmeye başladı?
Zira bu ihtimal Ankara’da son dönemde çok konuşuluyor.
Olası bir operasyonun ancak bu yolla önlenebileceği, öne çıkması hâlinde operasyonun hedefi olacağı, Erdoğan’ın bu ihtimallerin hepsini hesap ettiği, Yeni Parti ve CHP’nin ortak aday etrafında birleşemeyeceği gibi iddialara Yavaş’ın eskiden bu yana söylediği, “Yeniden belediye başkanı olmayacağım” cümlesi de ekleniyor.
Bir de kulislerde ısrarla bu ihtimali dillendirenler var.
Kiminle konuştuğunuz elbette iddialarınızı da belirliyor.
Ancak hakikat şu…
Yavaş, Türkiye’nin sağ/sol seküler kesiminden destek alabiliyor. Kendisini ülkücü, milliyetçi, ulusalcı, sosyal demokrat, Atatürkçü diye tanımlayan kesimlerden de destek alabiliyor. Bunun nedeni, taşıdığı, Atatürkçü, milliyetçi, öne çıkmayan, slogan atmayan ancak değerlere bağlı görüntü…
Hatta muhafazakâr seçmenin bir bölümü bile “makul ve dengeli” buluyor Yavaş’ı. Değerlere hassasiyet göstereceğini düşünüyor.
Anketler bunu gösteriyor. Kendisi de, CHP’den istifasını duyuran açıklamasında “Türkiye genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları ve farklı siyasi görüşlerden vatandaşların ortaya koyduğu teveccühe” işaret ediyor.
Sosyalist ve Kürt seçmen ise en az destek aldığı kesim. Ancak uzmanlar, olası bir ikinci turda, destekleyen partilerin doğru stratejileri ile bu kesimlerden de destek almanın mümkün olduğunu, en azından Erdoğan karşıtlığında seçmenin birleşebileceğini değerlendiriyor. Bu noktada Yavaş’ın, Ankara’da, Melih Gökçek’e karşı Kürt seçmenlerin de desteğini aldığının altı çiziliyor.
Yavaş açısından bu tablo değişmedikçe perdenin kapandığını söylemek güç.
Türlü nedenlerle aday olmaktan vazgeçebilir mi, mümkün. Özellikle kaybedeceğini düşündüğü bir seçime girmeyeceği ortada.
Yanında, kendisiyle birlikte seçilen ilçe başkanlarının AKP’ye geçmesi ya da geçme ihtimalleri bu tabloyu etkiler mi?
Seçmen açısından olmasa da Yavaş açısından bu durum olumsuz anlamlar taşıyor elbette. Zira Yavaş, bu ilçelerdeki seçmeni ve başkanları da hâlâ önemsiyor ve temaslarını sürdürüyor.
Ancak adaylık kapısı ve seçilme ihtimali açık olduğu sürece Yavaş oyundan çıkmayacak. Aksini söyleyenler belki anketler farklı sonuçlar söylerse haklı çıktıklarını düşünebilir, ancak Yavaş açısından, “destek varsa varım” çizgisi devam ediyor.
/././
Sanal devriye ve ihbarcılık sistemi -Gökçer Tahincioğlu-
Türkiye’de sosyal medyanın açık olabilmesinin nedeni belli ki insanların fikirlerini açıkça paylaşmasının istenmesi. Öyle açık bir toplum yapısı oluşsun diye değil. Sanal devriyeye takılsın, birileri ihbar etsin, bütünüyle sessiz bırakılabilsin diye. Dertleri de öyle ailem güvende kalsın falan da değil. Dert daha büyük… O nedenle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi “siber vatan” falan da yetmez olanı biteni açıklamaya... Panoptikon diyebiliriz adına mesela…
Felsefe tarihi boyunca düşünürlerin üzerinde en çok durduğu konuların başında, “ölçü” gelir. Neyi, ne kadar yaptığın.
Ve günün sonunda, Aristo’nun dediği gibi, “Biz tekrar tekrar ne yapıyorsak, oyuz.”
Seneca, dostuna yazdığı, Ahlak Mektupları’nda, felsefenin süslü sözler söylemeyi değil yaşamı şekillendirmek olduğunu anlatırken, “Felsefe dile değil, eyleme öğretir” der. Sadece erdem hakkında konuşmak sizi erdemli yapmaz, nasıl davrandığınız önemlidir.
Ve zehri belirleyen dozdur…
* * *
Yıllardır adliyeyi takip eden, iyi kötü soruşturmalarda hangi dönemde ne olacağını bilen adliye muhabirleri bile artık şaşkın.
Gazeteci Tuğba Tekerek neden tutuklandı misal?
Selahattin Günday, “örgüt kurmak” gibi bir suçlamadan nasıl tutuklanabildi?
Merdan Yanardağ ve diğerlerine artık sıra bile gelmiyor, daha büyük dava dosyalarının eylemleri artık birbirine karışmış iddianameleriyle tutuklular.
LGBT+’lara yönelik operasyonda onlarca kişi nasıl oldu da tutuklanabildi?
Yüzlerce hesaba nasıl oldu da erişim engeli getirilebildi?
* * *
Türkiye’de kolluk kuvvetlerine sanal ortamda devriye yetkisi 6 Ocak 2017 tarihli OHAL kararnamesi ile tanındı.
Zaten iki kişinin yan yana yürümesinin bile sakıncalı sayıldığı bir ortamda, polis ve jandarma, “sanal devriye” adı altında belli kelimeler üzerinden aramalar yaparak bu yetkiyi kullandı.
Anayasa Mahkemesi, 2020’de, keyfiliğe yol açabileceği düşüncesiyle bu düzenlemeyi iptal etti.
İhlal nedeni netti. Polis ve jandarmanın sınırları savcılık tarafından belirlenmiş bir soruşturma dışında, genel devriye yapmasının kişilik haklarının ihlali anlamına geleceğini belirtti Yüksek Mahkeme…
Elbette en kritik kararları uygulanmayan Anayasa Mahkemesi’nin bu kararının ne derecede dikkate alındığını konuşmanın çok anlamı yok.
Ama yine de varmış gibi devam edelim.
* * *
Bu karara göre savcıların açtıkları belirli bir soruşturmada polis veya jandarmadan sanal ortamda araştırma yapmasını istemesi gerekiyor. Kanuni olan bu. Zaten batı ülkelerindeki örnekler de bu şekilde.
Ancak bu noktada savcılıklara önemli bir görev düşüyor.
Mesele öyle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi, “siber vatan” ile bitmiyor.
Telegram, suç örgütlerinin merkezi haline dönmüş…
Dark web’te köle pazarları kurulmuş.
Türlü mecralarda silah bulabilmek dünyanın en kolay işi haline dönüşmüş.
Ancak sanal devriye belli kelimeler, kavramlarla başka işler üzerinden atılıyor.
Son “erişim engeli” fırtınasında engellenen hesaplara bakın.
Soruşturma yöntemini, usulünü eleştirenlerin hesapları, LGBT+ yazanların hesapları, gökkuşağı bayrağı paylaşanların hesapları.
Gerekçesi ne, soruşturmaya zarar vermek, müstehcenlik vb.
Üstelik hangi eylemin doğru, hangi eylemin yanlış olduğunu tartışmak bile mümkün değil. Yaptık oldu…
Üzerine bir de toplumun her zerresine özenle işlenen “ihbarcılık” kültürü var.
Öyle suç ihbarından, vahim eylemlerin bildirilmesinden söz etmiyoruz.
Hoşa gitmeyen, birinin dünya görüşüne aykırı bulduğu hangi söz, hangi eylem varsa ihbar ediliyor.
Bu ihbarlar da karşılıksız kalmıyor.
Gözünün üzerinde kaşı olan cezalandırılıyor.
Ve ardından demokratik Türkiye, vesayet rejiminin bitmesi sloganları atılıyor.
* * *
Bakanlıklardan genel müdürlüklere, iktidara yakın vakıflardan derneklere milyonlarca dolar fon ve hibe kullanan yüzlerce kurum ve kuruluş varken, ne kadar fon kullandıklarını, kimden ne kadar bağış aldıklarını internet sitelerinde ilan eden kuruluşlar, suç üstünde yakalanmışlar gibi ifşa ediliyor.
Devede kulak denilebilecek miktarlarda kalan fonların neden bu derneklere verildiği sorgulanıyor.
Yanıtı basit. Her yıl dernekleri denetleyen İçişleri Bakanlığı müfettişleri de yanıtları gayet iyi biliyor.
Neden siteler, hesaplar engelleniyor sorusunu sormak da anlamlı değil.
Yasal olarak kurulmuş, denetimden geçen derneklerin sıkıntılı bulunan sayfaları değil de neden bütün izleri silinmeye çalışılıyor?
* * *
SPK izniyle faaliyet gösteren kurumlar patlamış, fona para yatıran binlerce kişi ne yapacağını şaşırmış, maaşlar bırakın okul giderlerini servis paralarına yetmez olmuş ne gam…
Türk aile yapısını koruyoruz bahanesiyle gözaltı dalgası… Ardından başka bir başlıkla başka bir gözaltı dalgası… Ardından başka bir başlıkla…
İktidara en yakın yayın organlarının manşetlerinin yarısından çoğu yargı ve yargısal işlemler üzerine…
Sürekli bir meşruiyet çabası. Sürekli her birinin ne kadar lüzumlu olduğunu anlatma gayreti…
Her şey ne tanıdık değil mi?
* * *
Türkiye’de sosyal medyanın bu şekilde açık olabilmesinin nedeni belli ki insanların fikirlerini açıkça paylaşmasının istenmesi.
Öyle açık bir toplum yapısı oluşsun diye değil.
Sanal devriyeye takılsın, birileri ihbar etsin, bütünüyle sessiz bırakılabilsin diye.
Yetmezse soruşturulsun, gözaltına alınsın ve tutuklansın diye…
Başka bir anlamı yok belli ki…
Ama bazen kulak vermek de gerekiyor değil mi, istemeseniz bile insanlar konuşmaya devam ediyor zira.
Gazeteci Yıldız Tar misal…
Son iki senede, nasıl oluyorsa, iki ayrı örgüt suçlamasıyla tutuklanan Yıldız Tar, hedefe konulan LGBT+ derneklerin gizli ajandasını açıkladı geçtiğimiz günlerde.
Yaşamak gibi bir ajandaları var.
Hayatlarını sürdürmek gibi.
Öldürülmemek, saldırıya uğramamak gibi bir gizli ajandaları var.
Başka da bir dert yok ortada…
* * *
Ama aslında biliyoruz ki dertler bunlar değil…
Hiçbiri değil.
Öyle ailem güvende kalsın falan da değil.
Dert daha büyük…
O nedenle İçişleri Bakanı’nın söylediği gibi “siber vatan” falan da yetmez olanı biteni açıklamaya…
Panoptikon diyebiliriz adına mesela…
İsim ve eylem uyumu da sağlanmış olur.
Ölçü olmadığına ve dozu ayarlama gayreti bulunmadığına göre gayet uygun.
Ve biliyoruz ki ne yaparsak oyuz. Bundan fazlası da değiliz, olmayacağız…
/././
131 fon, 455 bin yatırımcı ve Madoff’un öğrettiği ders -Murat Batı-
Türkiye'deki 131 fon olayının Madoff sistemiyle aynı olduğunu söylemek bugün için mümkün değildir. Madoff dosyasında yıllarca devam etmiş ve fail tarafından da ikrar edilmiş klasik bir Ponzi sistemi bulunuyordu. Türkiye'de ise devam eden bir soruşturma, manipülatif işlemlere ilişkin iddialar ve tasfiye sürecine alınmış fonlar bulunmaktadır. Dolayısıyla iki olayı hukuken özdeşleştirmek şu an için pek doğru olmaz.
Türkiye, son günlerde büyük bir fon soruşturmasını konuşuyor. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Dolayısıyla yaşananlar yalnızca sermaye piyasasının belirli aktörlerini ilgilendiren teknik bir mesele değil; yüz binlerce kişinin tasarrufunu ve sermaye piyasalarına duyulan güveni doğrudan ilgilendiren ciddi bir sorun hâline gelmiş durumda.
Üstelik sorun bir günde ortaya çıkmış da değil. SPK'nın kendi açıklamasına göre 2025 yılının son çeyreğinden itibaren özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiili dolaşım oranı belli seviyede paylarda şirketlerin ekonomik gerçekliği ve temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlenmişti. SPK daha sonra bazı fonların net aktif değerlerinin fiktif biçimde hesaplanmasına imkân veren uygulamaları sınırlandıran düzenlemeler yaptı ve fonlar üzerinden manipülasyon imkânının azaltılmasına yönelik yeni tedbirleri yürürlüğe koydu.
Adli soruşturmalar da devam ediyor. Bu süreçte gözaltı ve tutuklamalar söz konusu olmakla birlikte, henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmadığından masumiyet karinesinin göz ardı edilmemesi gerekiyor.
Bununla birlikte kamuoyuna yansıyan açıklamalarda bazı fon ve pay piyasalarında manipülatif işlemler gerçekleştirildiği iddiaları nedeniyle SPK tarafından Sermaye Piyasası Kanunu'nun 107'nci maddesi kapsamında suç duyurularında bulunulduğu belirtiliyor. Soruşturma kapsamında tutuklama ve adli kontrol kararları da verilmiş durumda. Dolayısıyla bugün hukuken kesinleşmiş bir Ponzi dolandırıcılığından değil, soruşturma konusu edilmiş ciddi iddialardan söz ediyoruz.
Ancak tam da bu noktada yaklaşık 18 yıl geriye gidip ABD'de yaşanan Bernie Madoff olayını hatırlamakta yarar var.
Çünkü Madoff olayı yalnızca tarihin en büyük finansal dolandırıcılıklarından biri değildir. Aynı zamanda bir finansal dolandırıcılık ortaya çıktıktan sonra devletin ne yaptığı, failin malvarlığının nasıl takip edildiği ve mağdurların parasının nasıl geri alınmaya çalışıldığı konusunda da son derece öğretici bir örnektir.
Madoff ve Ponzi düzeni
Bernard Lawrence Madoff, Wall Street'in tanınmış isimlerinden biriydi. Kurduğu Bernard L. Madoff Investment Securities üzerinden yatırımcılarına yıllarca düzenli ve yüksek getiriler sağladığı izlenimini yarattı.
Gerçekte ise ortada anlatıldığı biçimde başarılı bir yatırım faaliyeti yoktu. Madoff'un yatırım danışmanlığı faaliyeti devasa bir Ponzi sistemi hâline gelmişti.
Ponzi sisteminin mantığı basittir. Gerçek bir ekonomik faaliyetten veya yatırımdan yeterli kazanç elde edilmediği hâlde, sisteme sonradan giren yatırımcıların paraları önceki yatırımcılara getiri veya anapara ödemesi yapmak için kullanılır. İlk yatırımcıların düzenli biçimde para alabilmeleri sistemin gerçekten kazanç sağladığı izlenimini güçlendirir. Bu görüntü yeni yatırımcıları çeker; yeni yatırımcıların getirdiği para da sistemin devamını sağlar.
Bu nedenle Ponzi sisteminin yaşayabilmesi sürekli yeni para girişine bağlıdır. Para girişi devam ettiği sürece sistem ayakta kalabilir. Yeni para girişi yavaşladığında veya çok sayıda yatırımcı aynı anda parasını çekmek istediğinde ise sistem çöker.
Madoff'un kurduğu yapı da esasen böyle çalıştı. Yatırımcıların paraları vaat edildiği şekilde menkul kıymet işlemlerinde kullanılmıyor; bir bölümünün parası diğer yatırımcıların çekim taleplerinin karşılanmasında kullanılıyordu. Gerçekte yapılmayan işlemler yapılmış gibi gösteriliyor ve yatırımcılara hayali kazançları içeren hesap dökümleri gönderiliyordu. ABD makamlarının daha sonra ortaya koyduğu üzere sistem en azından 1980'lerden itibaren bu şekilde işlemişti.
2008 küresel finans krizinin yarattığı likidite ihtiyacı bu yapının sonunu getirdi. Yatırımcıların paralarını geri istemeleri üzerine sistemin bu talepleri karşılayamayacağı ortaya çıktı.
ABD'de Madoff'a ne yapıldı?
Madoff dosyasının Türkiye'de bugün yaşanan tartışma bakımından asıl önemli tarafı bundan sonra başladı.
Madoff, 11 Aralık 2008'de menkul kıymet dolandırıcılığı suçlamasıyla gözaltına alındı. Aynı gün ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) ayrıca hukuk davası açarak malvarlığının dondurulmasını ve şirkete kayyum atanmasını istedi. Federal mahkeme ertesi gün şirket ve Madoff'a ait belirli malvarlıklarını dondurdu ve bir kayyım atadı. 15 Aralık'ta ise Securities Investor Protection Act (SIPA) kapsamında şirketin tasfiyesine karar verilerek Irving H. Picard mahkeme tarafından tasfiye görevlisi, yani trustee olarak atandı.
Böylece daha ilk günlerden itibaren iki ayrı hat birlikte işletilmeye başlandı.
Bir tarafta ceza soruşturması ve yargılaması, diğer tarafta ise malvarlığının korunması, tasfiyesi, kaybolan paranın bulunması ve yatırımcıların zararlarının karşılanması süreci vardı.
Madoff, 12 Mart 2009'da hakkında yöneltilen 11 federal suçun tamamını kabul etti. 29 Haziran 2009'da federal yargıç Denny Chin tarafından 150 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Mahkeme ayrıca yaklaşık 170,8 milyar dolarlık forfeiture (müsadere), yani suçla bağlantılı malvarlığının devlete geçirilmesine ilişkin hüküm verdi.
Ancak ABD'nin Madoff dosyasındaki yaklaşımı Madoff'u 150 yıl hapse mahkûm etmekle sınırlı kalmadı.
Asıl büyük mücadele bundan sonra paranın geri alınması için verildi.
Paranın peşine düşüldü
Mahkeme tarafından görevlendirilen trustee (tasfiye görevlisi) Irving Picard'ın görevi Madoff şirketinin malvarlığını tasfiye etmek, yatırımcıların taleplerini incelemek, Madoff sistemi içerisinde yapılan para transferlerinin izini sürmek ve mümkün olan en yüksek miktarı yatırımcılara geri kazandırmaktı.
Burada oldukça önemli bir yöntem benimsendi.
Madoff'un yatırımcılara gönderdiği hesap ekstrelerinde yazılı hayali kazançlar gerçek zarar olarak kabul edilmedi. Çünkü bu ekstrelerde görünen menkul kıymet işlemlerinin önemli bölümü gerçekte hiç yapılmamıştı. Tasfiye sürecinde esas alınan “Net Investment Method”, kabaca yatırımcının sisteme gerçekten yatırdığı para ile sistemden gerçekten çektiği para arasındaki farkı esas aldı.
Amerikan mahkemeleri de bu yaklaşımı benimsedi. Mahkeme, Madoff'un son hesap ekstrelerindeki hayali rakamları esas almanın dolandırıcılığın yarattığı kurguyu devam ettireceğini ve anaparasını dahi geri alamayan yatırımcıların aleyhine sonuç doğuracağını belirtti.
Bununla da yetinilmedi.
Madoff sisteminden yatırdığından daha fazla para çekmiş kişilerden ve bazı kurumlardan paranın geri alınması amacıyla clawback (geri alma) davaları açıldı. Yani Ponzi sistemi devam ederken sistemden net kazanç elde edenlere yapılan bazı transferlerin geri alınarak henüz anaparasını dahi kurtaramamış yatırımcıların oluşturduğu havuza aktarılması yoluna gidildi. SIPC, bu yöntemin mağdurlar arasında daha adil bir dağılım sağlamak bakımından temel araçlardan biri olduğunu açıkça belirtiyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Jeffry Picower oldu. Picower yıllar içerisinde Madoff sisteminden yatırdığından yaklaşık 7,2 milyar dolar daha fazla para çekmişti. Ölümünden sonra terekeyle yapılan anlaşma sonucunda bu tutarın tamamının iadesi konusunda anlaşmaya varıldı. Bunun 5 milyar dolarlık bölümü SIPA tasfiye sürecine, yaklaşık 2,2 milyar dolarlık bölümü ise mağdurların zararlarının karşılanması amacıyla Adalet Bakanlığının sürecine aktarıldı. Anlaşmada Picower'ın dolandırıcılığı bildiğine ilişkin bir kabul veya kusur tespiti bulunmadığını da özellikle belirtmek gerekir.
Daha da önemlisi, soruşturma yalnızca Madoff ve doğrudan çevresiyle sınırlı tutulmadı.
Madoff'un yıllarca çalıştığı JPMorgan Chase hakkında da Bank Secrecy Act kapsamındaki yükümlülükleri nedeniyle süreç yürütüldü. 2014 yılında banka ile yapılan ertelenmiş kovuşturma anlaşması kapsamında JPMorgan 1,7 milyar dolarödemeyi kabul etti ve bu para Madoff mağdurlarına dağıtılmak üzere müsadere sürecine aktarıldı.
Böylece sistemden çıkan para yalnızca failin üzerinde aranmadı; hukukun izin verdiği ölçüde para hareketlerinin ve sistemle bağlantılı ekonomik ilişkilerin izi sürüldü.
Sonuçta milyarlarca dolar yatırımcıya geri döndü
Bu yöntemin sonucu son derece önemlidir. Şöyle ki…
SIPA kapsamında yürütülen tasfiye sürecinde mahkeme tarafından atanan trustee, Ocak 2026 itibarıyla dava ve sulh anlaşmaları yoluyla yaklaşık 15,366 milyar dolar geri kazanmıştı. Şubat 2026'da açıklanan 17'nci dağıtımla yatırımcılara yapılan toplam ödeme yaklaşık 15,38 milyar dolara ulaştı. Trustee tarafından geri kazanılan tutarların tamamı müşteri fonuna aktarılıyor; tasfiye görevlisinin, avukatların ve muhasebecilerin ücretleri ise bu fondan karşılanmıyor.
Bunun yanında ABD Adalet Bakanlığı tarafından müsadere edilen malvarlıklarından oluşturulan ayrı bir Madoff Victim Fund da kuruldu. Bu fon 127 ülkedeki 40 bin 930 mağdura toplam 4,3 milyar doların üzerinde ödeme yaptı. 2024'te yapılan son dağıtımla bu kapsamdaki mağdurların kabul edilmiş dolandırıcılık zararlarının yüzde 93,71'ikarşılanmış oldu. Bu 4,3 milyar doların yaklaşık 2,2 milyar doları Picower malvarlığından, 1,7 milyar doları JPMorgan anlaşmasından, geri kalanı ise Madoff, ailesi, suç ortakları ve diğer kişiler hakkında yürütülen müsadere süreçlerinden sağlandı.
Dolayısıyla Madoff dosyasında devlet doğrudan bütçeden milyarlarca dolar çıkarıp yatırımcıların zararını karşılamadı. Bunun yerine ceza hukuku, müsadere, SIPA tasfiyesi, özel hukuk davaları, sulh anlaşmaları ve clawbackmekanizmaları birlikte kullanılarak paranın izine düşüldü ve geri kazanılan tutarlar mağdurlara dağıtıldı.
Bence Madoff olayının bugün Türkiye açısından en önemli tarafı tam olarak budur.
131 fon bakımından Madoff'un hatırlattığı şey
Türkiye'deki 131 fon olayının Madoff sistemiyle aynı olduğunu söylemek bugün için mümkün değildir. Madoff dosyasında yıllarca devam etmiş ve fail tarafından da ikrar edilmiş klasik bir Ponzi sistemi bulunuyordu. Türkiye'de ise devam eden bir soruşturma, manipülatif işlemlere ilişkin iddialar ve tasfiye sürecine alınmış fonlar bulunmaktadır. Dolayısıyla iki olayı hukuken özdeşleştirmek şu an için pek doğru olmaz.
Bununla birlikte iki olay arasında üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ortak nokta vardır: Finansal sistemlerde kâğıt üzerinde görünen değer ile gerçekte nakde dönüştürülebilecek değer her zaman aynı değildir.
SPK'nın kendi açıklamasında bazı fonların net aktif değerlerinin fiktif olarak hesaplanmasına imkân veren uygulamaların engellendiğinin belirtilmesi bu açıdan özellikle önemlidir.
Ponzi ve benzeri yapılarda sistemin devamını sağlayan temel unsur da budur. Sisteme yeni para girdikçe önceki yatırımcıların kazançları gerçekmiş gibi görünür ve bu görüntü yeni yatırımcıları sisteme çeker. Ancak yeni para girişi durduğunda ve yatırımcılar aynı anda çıkmak istediğinde kâğıt üzerinde görünen değerlerin ne kadarının gerçekten paraya dönüşebildiği ortaya çıkar.
Bu nedenle Türkiye'deki 131 fon meselesinde bundan sonraki süreç yalnızca ceza soruşturması açısından takip edilmemelidir.
SPK'nın 455 bin 758 olarak açıkladığı yatırımcı kitlesi bakımından asıl ekonomik sonuç, tasfiye tamamlandığında ortaya çıkacaktır. Fonların portföylerindeki varlıkların hangi bedelle nakde çevrilebildiği, yatırımcılara ne kadar ödeme yapılabildiği ve varsa ortaya çıkan zararın hangi işlemlerden kaynaklandığı belirlenecektir.
Eğer yürütülen soruşturmalar sonucunda suç teşkil eden işlemler, haksız kazançlar veya hukuka aykırı malvarlığı transferleri tespit edilirse Madoff örneğinde olduğu gibi yalnızca faillerin cezalandırılmasıyla yetinilmemesi gerekir. Hukukun elverdiği bütün malvarlığı takip ve geri alma mekanizmalarının etkin biçimde işletilmesi, suçtan veya hukuka aykırı işlemlerden kaynaklanan ekonomik değerlerin izinin sürülmesi ve geri kazanılabilen tutarların öncelikle zarar gören yatırımcılara yönlendirilmesi gerekir.
Zira Madoff olayının bıraktığı en önemli ders, finansal suçlarla mücadelenin yalnızca faili cezalandırmaktan ibaret olmadığıdır.
Madoff 150 yıl hapis cezası aldı; fakat yatırımcı açısından gerçek adalet, kaybolan milyarlarca doların peşine düşülmesiyle başladı.
Türkiye'deki 131 fon ve 455 bin 758 yatırımcı bakımından da önümüzdeki dönemde üzerinde durulması gereken asıl mesele budur. Ceza soruşturması kendi mecrasında devam ederken, yatırımcıların parasının korunması ve varsa hukuka aykırı biçimde sistemden çıkarılan değerlerin geri alınması için etkili bir malvarlığı takip ve iade mekanizmasının işletilmesi, sermaye piyasalarına duyulan güven açısından en az ceza yargılaması kadar önemlidir.
/././