28 Eylül 2026 Pazartesi

soL "Köşebaşı + Gündem" -28 Eylül 2026-


Kavga büyüyor: Asıl hedef kim ya da Fatma Betül Sayan Kaya yalnız mı?

900 milyar liralık fon vurgunu ortaya çıktığı ilk andan itibaren patlak veren AKP içi krizin ilk kurbanı Fatma Betül Sayan Kaya oldu. Bu kadar ağır bir tablonun ardından derhal gözaltına alınması gerektiği belirtilen Kaya, şimdilik sadece görevinden “af” talep etmiş oldu. Öte yandan kriz yandaş isimlerin yazdığı üzere AKP içinden yeni kelleler almaya aday.


Ülke çok ağır bir yoksullaşma tablosuyla karşı karşıya.

Bir emeklinin eylemde canına kıyması bu ağırlığın geldiği patlama noktalarından biri olurken, diğer yandan da ülkede inanılmaz bir yağma ve vurgun tablosu yaşanıyor.

Bu vurgun tablosunun son örneklerinden biri fon başlığında gerçekleşti.

900 milyarlık vurgun ortaya çıktığı ilk günden itibaren olayın AKP içi kavgayla da doğrudan bağlantılı olduğunu gösteren çok fazla başlık gündeme geldi.

Birçok yandaş yazar, yanında hizalandığı AKP içi kliklerin yararına “kelle istemeye” başladı, “sonuna kadar gidilsin” yazıları her yanı kapladı.

Bu ilk dalga görece “zayıf” bir ismin, Fatma Betül Sayan Kaya’nın istifasıyla ilk dönemeci aldı ancak devamı gelecek gibi görünüyor.

Erdoğan tartışmaları ve bir Zelenskiy yazısı

Biriken güvensizlik, Ukrayna’da olduğu gibi, siyasetin dışından gelen bir ismin ülkenin başına geçmesinin önünü açabilir

Bu sözler Yeni Şafak’tan Ersin Çelik’e ait.

Fon vurgunu doğrudan Erdoğan’ı yıpratıyor diyen Çelik, sonuna kadar gidilsin diyen bir grup yandaş yazarın izinden giderek olayın Erdoğan’ın koltuğunu tehdit eder noktaya geldiğini yazmıştı.

Çelik’in yazısı AKP içinde ciddi bir savaş konusu olurken, Yeni Şafak, “Çelik’in ifade özgürlüğüne” çubuk büken bir paylaşım yapmak zorunda dahi kaldı.

Ancak ilk taşı atan Çelik değildi.

Şamil Tayyar, Aydın Ünal, İsmail Kılıçarslan gibi isimler de “sonuna kadar gidilmeli” yazıları kaleme aldı, diğer onlarcasıyla birlikte.

Peki, kim, kimin kellesini istiyor?

Fon krizi patladığı ilk anda Yeni Partili vekil Deniz Yavuzyılmaz, kavganın arkasında Hakan Fidan ve Akın Gürlek’in olduğuna dair bir paylaşım yaptı.

Ancak sadece Yavuzyılmaz değil, sosyal medyadaki bazı AKP trolleri de ilginç biçimde Gürlek’in eşinin SPK üyesi olmasını gündem ederek konuyu AKP’nin tam ortasına doğru büktü.

AKP içinde uzun süredir Gürlek karşıtı bir ekip olduğu, bu ekibin Erdoğan’a da bu yönde girdiler yapmaya çalıştığı, çeşitli konularda, örneğin CHP operasyonları sırasında da gündeme gelmiş, Gürlek’in attığı adımların Erdoğan’a zarar verdiği öne sürülmüştü.

Ancak sadece AKP içinden değil… Örneğin Özgür Özel de bu konuda daha önce açıklamalarda bulunmuş, şunları söylemişti:

Yakınlarına çevresine ‘Erdoğan’ı da dinliyorum bana bir şey yapamazlar’ diyor. Akın Gürlek Erdoğan’ı da dinlediğini söylüyor. Sayın Erdoğan, duymadıysa ihbar ediyorum. Erdoğan'ın ailesinin bu işten rahatsız olduğunu ve Erdoğan'a bir şeyler anlatmaya çalıştığını duyuyorum.

Şimdi bu kazan yine doğrudan AKP içinde kaynamaya başladı.

Ancak Gürlek bu olayla gündeme gelen, hedefte olan tek isim değil.

AKP içinde yine uzun süredir Mehmet Şimşek’i, Hakan Fidan’ı hedef alan aktörler bulunuyor.

Fon vurgunu sürecinde bu iki aktörden Mehmet Şimşek, en fazla yerden yere vurulan isimlerden biri haline gelmiş durumda.

Üstelik tüm bu isimler darbe üstüne darbe alırken AKP içi liderlik yarışında olan bazı aktörlerin hiç “yıpranmaması” da “olağan” değil notunu düşmek gerekiyor.

Kısacası zaten son derece karışık olan AKP’nin içi daha büyük bir kaos görüntüsü vermeye başladı.

Hedefte kim var?

Ersin Çelik'in hepinize selamı var. Diyor ki: 'Memleket için ve Tayyip Erdoğan’a çekilen kumpasa karşı durduğumdan dolayı linç yemek şereftir.

“Erdoğan yerine Zelenskiy gibi birini bulabilirler” diyen Çelik’e destek veren İsmail Kılıçarslan bunları yazıyor.

Yani kısacası yandaş yazarlara göre hedefte doğrudan Erdoğan var.

Sürekli bu yönde yazılar yazıyorlar, bu yazılar üzerinden AKP içindeki savaşta konum alıyor, hazırlık yapıyorlar.

Ancak fon krizinde iş öyle bir noktaya doğru gidiyor ki, bu hazırlığın kendisi AKP içi dağılma görüntüsüne güç kazandırıyor.

Fatma Betül Sayan Kaya yalnız mı?

Gelinen noktada iş fon krizinin nereye bağlanacağından çok kimin kellesinin alınacağına, kimin Erdoğan sonrasına ilişkin şimdiden daha büyük alan tutacağına kilitlenmiş görünüyor.

Tablo böyle olunca herkesin herkesi satabileceği büyük bir kriz de açığa çıkmış oldu.

Şimdilik ilk giden isim Kaya oldu ancak yandaş yazarların tansiyonuna bakınca, Kaya’nın son isim olmayacağı da kısa sürede anlaşılıyor.

Tüm bu kavganın ve AKP içi krizin nereye bağlanacağı, hangi yeni krizlilerin tetikleneceği şimdilik belirsiz.

Ancak bir konu, daha doğrusu asıl önemli olan yine gözden kaçırılıyor.

Sonuç olarak ortada milyarlarca liralık bir vurgun var ama bu vurgun “biricik” bir olay da değil. Bu son olay bir iç krizin tetiklediği şekilde herkesin gözü önünde cereyan etmiş oldu sadece ama bu düzende patronlar zaten her gün vurgun yapmaya, halk da yoksullaşmaya devam ediyor.

Asıl mesele bu patron düzeninin ta kendisi yani.

Ali Şekeroğlu’nun ölümü bize bu yalın gerçeği anlatmıyor mu zaten?

***

Fon soruşturmasında savcılıktan geri adım: IC İçtaş’tan Pasifik İnşaat’a çok sayıda şirkete yönelik tedbir kararları kaldırıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen fon soruşturması kapsamında aralarında Akkuyu Nükleer Santrali'nin ana yüklenicisi IC İçtaş'ın ve AKP milletvekili Asuman Erdoğan’ın eşinin şirketi Pasifik İnşaat’ın da bulunduğu çok sayıda şirkete yönelik talep edilen tedbir kararları yeni bir kararla kaldırıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen fon soruşturması kapsamında, bazı firmalara yönelik mal varlığı ve para hareketleri üzerindeki tedbirlerin kaldırılmasına karar verildi. Kararın, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve ilgili kurulların yeni değerlendirme ve bildirimleri doğrultusunda alındığı belirtildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Cumhuriyet Başsavcılığımızın 5237 sayılı TCK'nın 282. maddesinde düzenlenen suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet suçlarına dair yürütülen 2026/149004 sayılı soruşturma dosyası kapsamında;

Cumhuriyet Başsavcılığımızca 26.09.2026 tarihinde yazılan müzekkerede özetle; aşağıda belirtilen kişi ve kurumların hesaplarında bulunan Sermaye Piyasası araçlarının dondurulmasının talep edildiği,

İlgili kurumları nezdinde mal varlığı ve para hareketlerine yönelik tedbir uygulanan firmalar ve fonlarla ilgili olarak Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından yapılan yeni değerlendirme ve bildirimler doğrultusunda, söz konusu tedbirlerin ve dondurma kararının kaldırılmasına karar verilmiştir."

IC İçtaş ve Pasifik İnşaat da aralarında

Soruşturma kapsamında daha önce 46 tüzel kişi, 18 fon ve 42 gerçek kişi hakkında malvarlığı tedbiri uygulanması talep edilmişti. Savcılığın yazısına göre tüzel kişiler ve fonlar üzerindeki tedbir kararları kaldırılırken, gerçek kişiler üzerindeki tedbir kararlarına dair belirsizlik sürüyor.

Tedbir kararı kaldırılan şirketler arasında Akkuyu Nükleer Santrali’nin ana yüklenicileri arasında yer alan IC İçtaş İnşaat'ın da yer aldığı ortaya çıktı.

IC Holding daha önce yaptığı yazılı açıklamayla holdinge, bağlı şirketlerine ve Çeçen ailesinin mal varlığına yönelik tedbir uygulandığı iddialarını "asılsız" diye niteleyerek reddetmiş, hukuki yollara başvuracağını duyurmuştu.

Tedbir kararının kaldırıldığı şirketlerden biri de AKP Ankara milletvekili Asuman Erdoğan’ın eşi Fatih Erdoğan’ın sahibi olduğu Pasifik Gayrimenkul Yatırım İnşaat A.Ş. oldu.

Tedbir kararı kaldırılanlar arasında Astor Enerji, Yayla Agro Gıda, Emin Evim, Tatilbudur, Enuygun.com, Eker Süt Ürünleri, Inavitas Enerji, Zen Girişim, Katılımevim, Keskinoğlu Tavukçuluk, Alfa Solar Enerji gibi firmalar da yer alıyor.

SPK'nin bildirimiyle malvarlığı ve para hareketlerine yönelik tedbirleri kaldırılan firmalar şöyle sıralandı:

  1. Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
  2. Ulusoy Un Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  3. Pusula Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
  4. Tatilbudur Seyahat Acenteliği ve Turizm A.Ş.
  5. Astor Enerji A.Ş.
  6. Enuygun.com İnternet Bilgi Hizmetleri Teknoloji ve Ticaret A.Ş.
  7. Emin Evim Tasarruf Finansmanı A.Ş.
  8. Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş.
  9. Midas Hediyelik Eşya San. ve Tic. A.Ş.
  10. Mehmet Ali Demir Çelik Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. / Tera Yatırım Bankası A.Ş.
  11. Tera Yatırım Bankası A.Ş.
  12. Yayla Agro Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  13. Fit Turizm Emlak İnşaat Ticaret A.Ş.
  14. Eker Süt Ürünleri Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  15. Türkiye Sigorta A.Ş.
  16. Anadolu Akaryakıt ve Ticaret Ltd. Şti.
  17. Havatek Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  18. Doga Sigorta A.Ş.
  19. IC İçtaş İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  20. Ofisfinans Finansman A.Ş.
  21. Kıbrıs Kapitalbank Ltd.
  22. Inavitas Enerji A.Ş.
  23. Geoks Harita Proje Danışmanlık İnşaat İthalat İhracat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.
  24. Pasifik Gayrimenkul Yatırım İnşaat A.Ş.
  25. Hekimoğlu Un Fab. Ticaret ve Sanayi
  26. Baylan Ölçü Aletleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  27. Pusula Finans Holding A.Ş.
  28. Zen Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı A.Ş.
  29. Atalay Fındık Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.
  30. Özgenç Tarım Ürünleri İhracat İthalat Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.
  31. 3E Elektro Optik Sissan ve Tic. Ltd. Şti.
  32. Ali Acar İnşaat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.
  33. Türkmen Turizm İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti.
  34. Katılımevim Tasarruf Finansman A.Ş.
  35. Rıfat Talay Mücevherat Ltd. Şti.
  36. Pttem Teknoloji ve Elektronik Hizmetleri A.Ş.
  37. Göral Otomotiv Tic. ve San. A.Ş.
  38. Eurocad S.A.R.L.
  39. Türkiye Menkul Kıymetleştirme Şirketi Fibabanka Beşinci Varlık Finansmanı Fonu
  40. Alfa Solar Enerji Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  41. Stokis Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  42. Keskinoğlu Tavukçuluk ve Damızlık İşletmeleri Sanayi Ticaret A.Ş.
  43. Armadillo Holding A.Ş.
  44. Bilpa Ticaret ve Sanayi İnşaat Ltd. Şti.
  45. Özgür Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.
  46. Rentech Tekstil Sanayi ve Ticaret A.Ş.

Savcılığın tedbir kararını kaldırdığı sorumlu fon listesinde ise Tera Portföy Hisse Senedi Fonu, Tera Portföy Birinci Serbest Fon, Pusula Portföy Hisse Senedi Fonu, Pusula Portföy Birinci Değişken Fon, Pusula Portföy Üçüncü Hisse Senedi Serbest Fon, Tera Portföy Dördüncü Hisse Senedi Serbest Fon, Hedef Portföy Doğu Hisse Senedi Serbest Fon ve Atlas Portföy Serbest Fon gibi fonlar yer aldı.

Astor Enerji patronu Feridun Geçgel dahil 42 kişinin mal varlığına tedbir kararı

Öte yandan savcılık yazısında daha önce mal varlıklarına tedbir kararı verilen kişiler hakkında tedbir kararının kaldırıldığına dair bir ibare yer almadı. Savcılığın tedbir kararı aldığı ve aralarında Astor Enerji patronu Feridun Geçgel'in de bulunduğu 42 kişilik liste şöyle: Muhammed Yarız, Serdar Turhan, Abdullah Ercan, Melis Sandal, Emrullah Ercan, Ömer Bedir Çetinel, Mustafa Dedik, Hakan Yıldız, Erdin Özel, Enver Geçgel, İsmet Öğüt, Tarzan Tarık Sarvan, Tolga Aydin, Ezgi Kaya, Burhan Tunç Özkan, Mehmet Selçuk Aksoy, Turgay Ceylani, Rıza Kandemir, Cengiz Avcı, Furkan Talay, Metehan Ülgener, Ali Yıldız, Kazım Kocapınar, Hakan Diravacı, Şeyhmus Yeşilmen, Şadi Türk, Nihat Kırmızı, Mahmut Vural Erkoç, Ali Acar, Hale Elpe, Alim Bilen, Ayşe Gökdemir, Ercan Çömez, Çağlayan Yağcı, Feridun Geçgel, Mehmet Emre Çamlıbel, Caner Bingöl, Enes Can Demir, Türker Tekten, Salih Tuncer Mutlucan, Egemen Sönmez,Gül Ayşe Çolak 

***

MKE Gazi Fişek Fabrikası’nda iş cinayeti: Bir işçi yaşamını yitirdi, 1’i ağır 3 işçi yaralandı.

Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKE) Gazi Fişek Fabrikası’nda meydana gelen iş cinayetinde Ferhat Öz adlı işçi yaşamını yitirdi. Yaralı 3 işçiden birinin durumu ağır.


Ankara’nın Etimesgut ilçesindeki Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKE) Gazi Fişek Fabrikası’nda bugün meydana gelen iş cinayetinde bir işçi yaşamını yitirdi. Olayda 1’i ağır 3 işçi yaralandı. MKE'den yapılan yazılı açıklamada, "27 Eylül 2026 tarihinde Gazi Fişek Fabrikamızın su ısıtma merkezinde yürütülen rutin bakım ve onarım çalışmaları sırasında bir iş kazası yaşanmıştır. Kazada 2’si ağır olmak üzere toplam 4 personelimiz yaralanmıştır. Yaralı personelimiz derhal sağlık kuruluşlarına sevk edilerek tedavi altına alınmıştır. Personelimizden biri ayakta tedavisinin ardından taburcu edilmiş, ağır yaralanan bakım onarım işçimiz Ferhat Öz ise yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak vefat etmiştir” denildi.  Açıklamada olayın nedeninin belirlenmesine yönelik teknik ve idari incelemelerin devam ettiği aktarıldı.

***

Kozinoğlu soruşturmasında gözaltına alınmıştı: Eski cezaevi doktoru evinde ölü bulundu.

Kaşif Kozinoğlu soruşturması kapsamında gözaltına alınıp serbest bırakılan eski cezaevi doktoru Turgay Tamer, Büyükçekmece’deki evinde ölü bulundu. 

Eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu’nun cezaevindeki ölümüne ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında, iki hafta önce gözaltına alınan ve adli kontrol tedbiriyle serbest bırakılan eski cezaevi kampüs doktoru Turgay Tamer (66), Büyükçekmece’deki evinde ölü bulundu.

DHA'nın aktardığına göre Silivri Cezaevi’nde 2011 yılında hayatını kaybeden eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu’nun şüpheli ölümüne ilişkin Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında, iki hafta önce gözaltına alınan Turgay Tamer, "yurtdışına çıkış yasağı" şeklindeki adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı. Tamer, bugün Büyükçekmece Sinanoba Mahallesi’ndeki evinde eşi tarafından yerde yatarken bulundu. İhbar üzerine adrese polis ve sağlık ekipleri sevk edildi. Sağlık ekiplerinin yaptığı kontrolde Tamer’in hayatını kaybettiği belirlendi.

Tamer’in cenazesi, kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için Bahçelievler Yenibosna’daki Adli Tıp Kurumu morguna gönderildi. Polis ekiplerinin ilk incelemesinde ölümün şüpheli bulunduğu öğrenildi. Tamer’in eşi Marina Tamer’in 12 gün önce Moldova’ya gittiği, bugün eve döndüğünde kapının açılmaması üzerine camdan içeri girdiği ve eşini yerde bulduğu öğrenildi. Marina Tamer’in, eşinin bacaklarında kan dolaşımı rahatsızlığı bulunduğunu ve el ve ayaklarındaki iltihap şişliğinden dolayı yürümekte de zorlandığını söylediği belirtildi.

Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı: Kozinoğlu'na tıbbi müdahalede bulunmadı

Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada, Turgay Tamer’in, Kaşif Kozinoğlu’nun tutuklu bulunduğu dönemde cezaevinde kampüs doktoru olarak görev yaptığı belirtildi. Açıklamada, Tamer’in adli tıp doktoru olmadığı ve Kozinoğlu’nun sağlık durumunun kötüleştiğinin kendisine bildirilmediği, bu nedenle Kozinoğlu’na herhangi bir tıbbi müdahalede bulunmadığı ifade edildi. Açıklamada ayrıca Turgay Tamer’in bazı sağlık sorunlarının bulunduğu ve bu nedenle bir süredir doktorluk mesleğini icra edemediği belirtildi.

Kurtlar Vadisi'nin yapım şirketi Pana Film'in direktörüne yurtdışına çıkış yasağı

Öte yandan, ANKA'nın aktardığına göre Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı, Kaşif Kozinoğlu'nun ölümüne ilişkin yeniden başlatılan soruşturma kapsamında, "Kurtlar Vadisi" dizisinin yapım şirketi Pana Film Direktörü İhsan Karademir'in şüpheli olarak ifadesinin alındığını ve Karademir'in yurtdışına çıkış adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığını bildirdi.

Ne olmuştu?

12 Kasım 2011'de Silivri 1 No'lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda rahatsızlanarak hastaneye götürülürken hayatını kaybeden Kaşif Kozinoğlu'nun ölümüne ilişkin dosya yeniden açılmıştı.

Kozinoğlu soruşturması kapsamında Turgay Tamer, 10 Eylül'de jandarma ekiplerince gözaltına alınmış, 4 gün sonra serbest bırakılmıştı.

Silivri Başsavcılığı'nın talebiyle, Kozinoğlu'nun kesin ölüm nedeninin ve ölümünde üçüncü kişilerin müdahalesinin bulunup bulunmadığının belirlenmesi amacıyla fethi kabir işlemi yapılmıştı.

Soruşturma kapsamında Kurtlar Vadisi dizisinin senaristleri Raci Şaşmaz, Bahadır Özdener ve Cüneyt Aysan “bilgi sahibi” sıfatıyla ifade verirken, Kurtlar Vadisi Pusu dizisinin incelenmesine de karar verilmişti.

Olay tarihinde görev yapan Silivri Cumhuriyet Başsavcısı Ali İşgören, cezaevi savcısı Necip Doğan ile Kozinoğlu'nun koğuş arkadaşları emekli Deniz Yüzbaşı Hasan Ataman Yıldırım ve Jandarma Albay Hasan Atilla Uğur da gözaltına alınmıştı. Doğan ve İşgören tutuklanırken, Ataman ve Uğur hakkında ev hapsi kararı verilmişti.

Soruşturma kapsamında gazeteci Selahattin Günday ve eski muhabir Osman Arslan'ın da aralarında bulunduğu 6 kişi tutuklanmıştı.

***

Tuzla tersanelerindeki iş cinayetlerinden borsa vurgununa: 'Ataseven AKP'li Şadi Yazıcı ve Binali Yıldırım ile çok yakın' 

Yeni Partili Gökhan Günaydın, fon iddialarına adı karıştığı için istifa eden Fatma Betül Sayan Kaya’nın 5 ayda 1,3 milyar TL kazanç elde ettiği Özata Denizcilik’in sahibi Özdemir Ataseven’in dönemin AKP’li Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı ve Binali Yıldırım ile yakınlığına dikkat çekti.

Yeni Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, fon iddialarına adı karıştığı için istifa eden AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Özata Denizcilik’in 250 bin hissesini 163 milyon TL’ye alarak 5 ayda 1,3 milyar TL kazanç elde ettiğini kaydetti. Günaydın, Özata Denizcilik’in Yönetim Kurulu Başkanı Özdemir Ataseven’in AKP ile siyasi bağları bulunduğunu iddia ederek, şirketin hisselerindeki değer artışına ilişkin Sermaye Piyasası Kurulu’nu (SPK) görevini yapmamakla eleştirdi.

Günaydın, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Asrın soygununu deşifre ediyoruz" ifadelerini kullanarak, "Fatma Betül Sayan Kaya, Özata Denizcilik’in 250 bin hissesini 163 milyona alarak 5 ayda 1.3 milyar TL soygun yapıyor. Peki soygunun merkezinde yer alan şirket, Özata Denizcilik (ÖZATD) kimin? Özdemir Ataseven’in..." ifadesini kullandı.

Özata Denizcilik Yönetim Kurulu Başkanı Özdemir Ataseven’in geçmişte AKP Tuzla Belediye Başkanı olan Şadi Yazıcı ve eski başbakan Binali Yıldırım’la yakın ilişkileri olduğunu kaydeden Günaydın şunları belirtti:

'İş cinayetlerinin en yoğun yaşandığı dönemde Tuzla tersanesindeydi, asıl vurgunu borsadan...'

“Şimdi de ÖZATD Yönetim Kurulu Başkanı Özdemir Ataseven’i tanıyalım: Yıllarca AKP Tuzla Belediye Başkanlığı yapan Şadi Yazıcı 2009 öncesinde AKP Tuzla ilçe Başkanı iken, onun siyasi ve hukuki işler birinci başkan yardımcısı olan, kısacası temelden AKP’li bir “uyanık yatırımcı”..

Ticarette hızla yükselmek için çalışmak yetmiyor, siyasetle bağları güçlü tutmak gerekiyor.

Bu çerçevede ÖZATD deyince iki siyasetçi akla geliyor: Yerel siyasette dönemin Tuzla belediye başkanı ŞADİ YAZICI, genel siyasette dönemin Başbakanı BINALI YILDIRIM. 

Bu iki siyasetçi ile çok yakın olan ÖZDEMIR ATASEVEN, iş cinayetlerinin en yoğun yaşandığı dönemde Tuzla tersanesinde faaliyette bulunduktan sonra, işlerini Yalova’ya taşıyor. Burada özel tahsisle kendisine ait tersane kuruyor. Ancak ÖZATD’nin asıl vurgunu borsadan oluyor. 

Özata Denizcilik'in fiili dolaşımdaki hisselerinin yüzde 96'sı 5 fonun kontrolünde. Son 6 ayda hisse senetlerindeki değer artışı yüzde 1.289’a fırladı, şirketin değeri 292 milyar liraya ulaştı.

Hiçbir uzmanlık bilgisi olmayan, vicdan sahibi herkes Yalova'da kurulu orta sınıf bir tersanenin 6 ayda yüzde 1289 değerlenmesinin normal olmadığını bilir.

Bu tersene uçak gemisi, yıldız gemisi üretmiyorsa bu mümkün değil.

Peki vatandaşın gördüğünü SPK neden gör(e)miyor?

Bunu anlamak için şirketin arkasındaki siyasilere, fon vurgunundan servet yapmaya koşan arsız politikacılara bakmak gerekir.

İpin ucunu çekiyoruz, takılanlar asrın soygununun gerçek fotoğrafını ortaya koyacak.”

***

Özata Denizcilik'te dikkat çeken istifa: Bakan yardımcısının damadı çıktı. 

AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya'nın istifasına neden olan hisse işlemleri tartışılırken, işlemlerin yapıldığı Özata Denizcilik'in yönetiminde dikkat çeken bir isim ortaya çıktı. Şirketin bağımsız yönetim kurulu üyesi İskender Balcı'nın, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik'in damadı olduğu belirtildi. Balcı, fon tartışmalarının kamuoyuna yansımasından kısa süre önce görevinden ayrılmıştı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'nın Özata Denizcilik hisseleri üzerinden elde ettiği öne sürülen yüksek kazançla başlayan tartışma yeni bir bağlantıyla gündemde.


Gazeteci Barış Pehlivan, Özata Denizcilik'in bağımsız yönetim kurulu üyesi İskender Balcı'nın, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik'in damadı olduğunu açıkladı. Pehlivan, Balcı'nın şirket yönetiminden ayrılmasının zamanlamasına dikkat çekti.

İstifa 31 Ağustos'ta

Özata Denizcilik'in KAP'a yaptığı bildirimde, bağımsız yönetim kurulu üyesi İskender Balcı'nın “kişisel nedenlerle” 31 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla görevinden istifa ettiği belirtildi.

28 Ağustos tarihli KAP bildiriminde şirket, Balcı'nın istifa dilekçesinin kendilerine ulaştığını ve istifanın 31 Ağustos itibarıyla geçerli olacağını duyurdu. Balcı'nın boşalttığı bağımsız yönetim kurulu üyeliğine ise 1 Eylül'den itibaren Prof. Dr. Talat Ulussever atandı.

Balcı'nın Özata Denizcilik'te Nisan 2024'ten itibaren Pazarlama ve Satış Direktörlüğü yaptığı, aynı zamanda bağımsız yönetim kurulu üyeliği, Denetimden Sorumlu Komite üyeliği ve Kurumsal Yönetim Komitesi başkanlığı görevlerini yürüttüğü aktarıldı.

Fon tartışması sonrası istifa

Özata Denizcilik, son günlerde AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya'nın hisse işlemleri nedeniyle gündeme gelmişti.

Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, Kaya'nın Özata Denizcilik'ten aldığı hisseleri fon tartışması ortaya çıkmadan önce sattığını ve bu işlemden yaklaşık 1,3 milyar liralık kazanç elde ettiğini öne sürmüştü. Kaya ise iddiaların ardından AKP'deki görevlerinden “affını” istediğini açıklamıştı.

Kaya, yaptığı açıklamada kendisi hakkındaki iddiaların açıklığa kavuşturulması amacıyla siyasi sorumluluk aldığını belirtmişti.

Şirket yönetimindeki istifanın ise bu tartışmaların kamuoyuna yansımasından kısa süre önce gerçekleşmiş olması dikkat çekti.

Pehlivan, Balcı'nın Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik'in damadı olduğuna dikkat çekerek Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'e bu bağlantıya ilişkin soru yöneltti.

***

Özata Denizcilik'i denetleyen şirketin yetkisinin de iptal edildiği ortaya çıktı: 'Göz göre göre yürüyen vurgunu herkes seyretmiş' 

Eski bakanlardan AKP'li Fatma Betül Sayan Kaya'nın hisselerinde yüksek miktarda işlem yaparak 5 ayda 1 milyar liranın üzerinde kazanç elde ettiği belirtilen Özata Denizcilik şirketinin denetim süreci de tartışma konusu oldu. Özata Denizcilik'i 2024 ve 2025 yıllarında denetleyen bağımsız denetim şirketi Finansal Eksen'in yetkisinin mevzuata uygun denetim yapmadığı gerekçesiyle Mart 2026'da SPK tarafından iptal edildiği ortaya çıktı.


Fon operasyonu öncesinde yaptığı hisse işlemleriyle gündeme gelen Fatma Betül Sayan Kaya'nın Özata Denizcilik hisselerinde yüksek miktarda işlem yaptığına ilişkin iddiaların ardından şirketin bağımsız denetim süreci de tartışma konusu oldu.

Gazeteci Bahadır Özgür, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Özata Denizcilik'i denetleyen Finansal Eksen Bağımsız Denetim ve Danışmanlık hakkında dikkat çeken bir gelişmeyi gündeme getirdi.

Finansal Eksen, eski bakanın 1,3 milyar lira kâr ettiği söylenen Özata Denizcilik'in denetim sonucuna “olumlu görüş” verdi. Ancak Özata Denizcilik, 30 Nisan 2026 tarihli açıklamasında SPK'dan kendilerine ulaşan yazıyla Finansal Eksen'in “Sermaye Piyasası'nda Bağımsız Denetime Yetkili Kuruluşlar Listesi'nden çıkarıldığının” bildirildiğini açıkladı.

Bahadır Özgür X hesabından yaptığı paylaşımda şunları kaydetti:

'Bunlar denetlenmiyor mu?’ diye soruyoruz ya, işte cevabı:

Denetim de sahte çıktı!

AKP'li Fatma Betül Sayan Kaya'nın servet indirdiği Özata Denizcilik'i denetleyen Finansal Eksen'in, SPK tarafından yetkisi alınmış.

4 Mart 2026'daki kararda denetimin mevzuata uygun yapılmadığı tespit edildi. Finansal Eksen'in ortakları da 2 yıl meslekten men cezası yedi.

Göz göre göre yürüyen vurgunu herkes seyretmiş!”

Öte yandan Özata Denizcilik'i 2024 ve 2025'te denetleyen, SPK incelemesi sonrasında mevzuata uygun denetim yapmadığı için yetkisi Mart 2026'da iptal edilen şirket bir açıklama yayımladı.

Finansal Eksen tarafından yapılan açıklamada SPK’nin kararının Özata Denizcilik denetimiyle “hiçbir ilgisi olmadığı”, söz konusu denetimi “sahte” diye nitelendirmenin gerçeği yansıtmadığı öne sürülerek “Konuya ilişkin hukuki haklarımız saklıdır” denildi.

Şirketin açıklaması şöyle:

Kamuoyuna Açıklama

Kuruluşumuzun Özata Denizcilik’e sunduğu bağımsız denetim hizmeti hakkında yapılan paylaşımla ilgili açıklamalarımız aşağıdaki gibidir:

Öncelikle Kuruluşumuz, Özata Denizcilik’in 2025 yılından sonraki dönemlerde bağımsız denetçisi değildir.

SPK’nın kuruluşumuzu sermaye piyasasında bağımsız denetime yetkili kuruluşlar listesinden çıkarma kararı kamuya açıktır. Karara konu kalite kontrol incelemesinin Özata Denizcilik denetimiyle hiçbir ilgisi yoktur.

SPK bülteninde, Özata Denizcilik ya da herhangi başka bir şirketin finansal tablolarının veya denetim raporunun “sahte” olduğuna ilişkin bir tespit de yer almamaktadır.

Bu nedenle, söz konusu karardan hareketle Özata Denizcilik’e yapılan denetimi “sahte” olarak nitelendirmek gerçeği yansıtmamaktadır.

Konuya ilişkin hukuki haklarımız saklıdır.”

***

MHP'nin 'mafya' mesaisi sürüyor: 'Sedat Peker yakında vatanımıza kavuşacaktır' 

MHP Genel Merkezi'nde Şahinler ve Sarallar suç örgütlerinin barıştırılmasının ardından, şimdi de Sedat Peker için "dönüş" sinyali verildi. MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, BAE'de bulunan ülkücü mafya lideri için "Değerli bir dava adamıdır, yakında vatanımıza kavuşacaktır" ifadelerini kullandı.

MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, ifşalarıyla gündem olan ülkücü mafya lideri Sedat Peker'in yakında Türkiye'ye döneceğini öne sürdü. 

Özdemir, Peker için "Değerli bir dava ve gönül adamıdır" dedi.

'Yakında kendisi ve ailesi de vatanımıza kavuşacaktır'

MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, 2019 yılından bu yana yurt dışında bulunan ve bir süredir Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) "dijital tecrit" altında tutulan ülkücü mafya lideri Sedat Peker hakkında dikkat çeken bir paylaşım yaptı.

Sosyal medya platformu X üzerinden bir kullanıcının Sedat Peker'in ülkeye dönmesine ilişkin temenni paylaşımını alıntılayan Özdemir, mafya liderine övgüler düzdü. Özdemir, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Peker'e yönelik sözlerini de hatırlatarak şu ifadeleri kullandı: "Sayın Genel Başkanımızın her defasında 'Ülküdaşımızdır' dediği, değerli bir dava ve gönül adamıdır. Allah izin verirse yakında kendisi ve ailesi de vatanımıza kavuşacaktır."

Ne olmuştu?

Kasım 2019’da Türkiye’den ayrılan ve Karadağ ile Makedonya’nın ardından BAE'ye yerleşen Peker hakkında, 9 Nisan 2021’de "organize suç örgütü" soruşturması başlatılmış ve Beykoz’daki villasına polis baskını düzenlenmişti.

Bu operasyonun ardından Peker, YouTube ve X hesaplarından yayınladığı videolarla devlet-siyaset-mafya üçgenindeki kirli ilişkilere dair ciddi iddialar ortaya atmış, iktidar blokuna yönelik bu ifşalar Türkiye gündeminde uzun süre konuşulmuştu.

Sürecin devamında BAE yönetimi tarafından kendisine "dijital tecrit" uygulandığını duyuran Peker bir süre anonim hesaplar üzerinden iddialarını sürdürmeye çalışmıştı.

MHP cephesinden gelen bu "dönüş" çıkışı, iktidar bloku ile mafya arasındaki denklemin yeniden kurulduğuna işaret ediyor. Çünkü Türkiye'nin en büyük suç örgütlerinden Sarallar ve Şahinler önceki gün MHP Genel Merkezi'nde buluşmuş ve 20 yıldır husumetli olan mafya liderleri Sedat Şahin ve Burhanettin Saral, Devlet Bahçeli'nin çağrısıyla el sıkışmıştı.

***

Çıpa kalmayınca sürüklenirsiniz -Aydemir Güler- 

Türkiye’nin yeni kurullara ve kurumlara ihtiyacı var. Yeni çıpamız sözünün eri olmakla falan değil, erdemli ilkelerle oluşmalıdır. Barış bunların başında gelecektir. 

Mekke Anlaşmasının bir genel sekreterlik müessesesi varmış. Bu koltuğa Pakistanlı bir emekli korgeneral atandı. Kim seçti, ne yapacak bilmiyoruz. Ama Suudi Arabistan Yemen direnişiyle başa çıkamayıp feryat figan yardım isteyince Türkiye Dışişleri Bakanının verdiği yanıtı duyduk: “Sözümüzün eriyiz.”

Genel olarak bir devletin attığı imzanın gereklerini yerine getirmesi gerekir. Uluslararası ilişkilerde “orman kanunlarının” yerini hukukun alması, tarihte önemli bir ilerleme olmuştu. Bu ilerlemeyi devletlerin modernleşmesine borçluyuz. Aydınlanma ve burjuva devrimiyle bağı olan modernleşmeyi ise kurumsallaşma ve kurallaşmadan ayrı düşünemeyiz.

Elbette keyfilik, belirsizlik, denetimsizlik hiçbir zaman mutlak olmamıştı. Kurum ve kural eksiği derken anlaşılması gereken, siyasetin, anlık güç dengelerinin neye elverdiğiyle doğrudan doğruya belirlenmesidir. Bu geride kalmış, tarihe öncesine dönülmeyecek bir düğüm atılmıştı.

Sonra bu düğümü çözdüler. Günümüzde eski keyfiyet düzeni mezarından çıkıp geri geldi. Bütün dünyada kol geziyor… Bir zombi gibi!

Hakan Fidan modern devlet ve diplomasiyi savunuyor olsaydı, “sözümüzün eriyiz” lafının içerdiği cinsiyetçiliği bile hoş görebilirdik! Ama alakası yok.

Mekke Anlaşması hakkında sahip olduğumuz bilgi bir basın duyurusundan ibarettir. O duyurudan akılda kalması istenenin ne olduğu belliydi: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın her biri, bir diğerinin maruz kalacağı saldırıyı kendine yapılmış sayacaktı ve ortak tepki vereceklerdi. Anlaşmanın bu maddesi manidar bir NATO benzetmesiyle köpürtüldü…

Anlaşma 7 Ağustos’ta imzalandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi sıra Mekke’ye gelmeden 11 Ağustos’ta tatile girdi. 1 Ekim’de açıldığında Mekke Anlaşmasının da görüşülmesini umuyoruz.

O zamana kadar, anlaşma yoktur, hükümsüzdür. Fidan kendi kişiliğine dair istediği iddiada bulunabilir, ama Türkiye Cumhuriyeti’nin Yemen krizi nedeniyle Riyad nezdinde herhangi bir yükümlülüğü yoktur. Önce Meclis’in Anlaşmayı onaylaması gerekir.

TBMM’nin neye yetkili neye yetkisiz olduğunu epey zamandır bilmiyoruz. “Biz” derken, milletvekilleri dâhil olmak üzere biz, bilmiyoruz. Vekillerin ek bir özelliği var; onlar bununla ilgilenmiyorlar da. Ama şurası açık ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yurtdışında görevlendirilmesi sadece bir uluslararası anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle de olmaz. Ayrıca Meclis’in görevlendirmeye karar vermesi, yaygın ifadeyle “tezkerenin geçmesi” gerekir.

Kurumlar ve kurallar işlese hem anlaşmanın hem de ondan sonra yurtdışına asker gönderme konusunun, sadece Meclis’te değil kamuoyunda da tartışılması, değerlendirilmesi beklenir. Çünkü konumuz savaştır!

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, çok uzun zamandır, ülkenin güvenliğinden sorumlu olduğunu varsaydıkları çocuklarının hangi ülkede, hangi denizde olduğunun hesabını karıştırmış, hatta giderek buna ilgilerini yitirmiş de olsalar, bu böyledir. Yani Meclis açılacak, Mekke Anlaşması konuşulacak. Sözümün eriyim diye efelenenler, sadece vekillerin değil halkın da önüne çıkacaklar ve Suudi hanedanının Yemen’e karşı yürüttüğü haksız savaşta sıkıştığı köşeden kurtulmasına neden yardım etmemiz gerektiğini anlatacaklar! Halk da bu şarlatanlığı yalnızca dinlemeyecek…

Bu arada, kurumsallık ve kurallaşmayla bağlı olan, yani tarihsel bir ilerlemenin ürünü olan modern devletin her şeyi doğru yapması diye bir şey söz konusu değil. Kitabına uydurulmuş yanlışa ve kötülüğe karşı halkın direnme hakkı da vardır. Haksız savaşa, üstelik travmatik hatırası asla küllenmeyecek olan Yemen’de verilecek bir haksız savaşa itiraz etmek, itirazın ötesinde o yönde alınmış bir kararı kabul etmemek, dahası uygulanmasını önlemek için mücadele etmek halkın hakkıdır. Yalnızca Mecliste konuşulanları dinlemek değildir işimiz.

Eminiz; Türkiye, Yemen türküsünün güncellenmesine sığmaz! Halkımız çıpasız kalıp savaşa doğru sürüklenişi seyretmez. Seyretmeyecektir, çünkü ilk rezalet Mekke Anlaşması değildir. Son aylarda, Arap yarımadasının öte ucunda savaşma fikri kadar çarpıcı olmasa da, sürüklenişimizin çeşitli bedelleri birikti. Yemen gündemi ise dolmuş bardağı taşıracak son damladan çok daha fazlasını temsil etmektedir.

***

Bedeller derken, Ukrayna-Rusya savaşından söz ediyorum. Türkiye, NATO üyeliği dolayımıyla Ukrayna’nın safına ister istemez denk düşmüştü. Bir süre örttüğü bu konumunu giderek açık etmiş ve aslında savaşa dâhil olmuştur.

Karadeniz’de seyreden Türk bandıralı ticaret ve balıkçı gemilerine yönelik dron saldırılarında 22 Temmuz’dan bu yana en az üç vatandaşımız yaşamını yitirdi, otuzdan fazla kişi yaralandı. İstanbul Boğazının Marmara girişinde demirleyip güvenlik nedeniyle yolculuğunu geciktiren gemilerin sayısı katlanarak artıyor. Denizcilik çalışanları can güvenliği talep ediyor…

Suudi kralının derdine derman olmak için “sözünün eri” olmak yetmez. Ama kendi yurttaşlarını korumak ve ticari faaliyetlerin güvenliğini sağlamak için herhangi bir anlaşmayı imzalaması hiç gerekmez!

Lakin NATO’ya girme tehdidiyle Rusya ile savaş kışkırtıcılığının start düğmesine basmış olan Ukrayna yönetimi ile AKP arasında başka ilişkiler var…

Selçuk Bayraktar Kiev’e insansız silahlı hava aracı pazarlamaya 2019’da başlamış. Sadece satmamış kimi ürünlerini hibe de etmiş. Yetmemiş, Ukrayna’da fabrika kurmaya kalkmış, tesis Rusya saldırılarından zarar görmüş. Ama AKP’nin müstakbel lider adayları arasında adı geçen birinden bekleneceği gibi, damat bey inşaata yeniden başlanacağını, Ukrayna ile ortak üretim planlarının “kararlılıkla sürdürüleceğini” söylemiş… Sözünün eri olma iddiası Fidan’ın tekelinde değil!

Peki, biz Türkiye’nin savaşan bir ülkede silah fabrikası kurma kararını tartışamayacak mıyız? Denirse ki, “yok, o özel teşebbüs, serbest piyasada herkes sermayesini istediği yere yatırabilir”, ülke güvenliğini kârı kadar önemsemeyen sermaye düzenine son vermek halkımızın hakkı olmayacak mı?

Peki, savaşın, orduların karada fiziksel olarak karşı karşıya gelmesi biçiminde sadeleştirilemediği günümüzde Türkiye’nin Rus-Ukrayna savaşına girmiş sayılması için daha ne yapması gerekir? Montrö Boğazlar Sözleşmesinin çöpe atılıp Karadeniz’e NATO donanmalarının serbestçe girmesine imkân vermesi mi? Kara, deniz ve hava sahamızın Rusya’ya saldırmak için kullandırılması mı? Militarizme son verme hakkımızı kullanmadığımızda sırada bu adımlar olacak.

Yemen’den Ukrayna’ya, bütün bunlar hâlâ fantastik gelebilir. Ama ölen ve yaralanan denizciler de, geçen Aralık’ta Ankara yakınında düşürülen İHA da, Karadeniz kıyılarımızda uçan ve yüzen diğerleri de fantezi değil gerçek. Yeri gelmişken, bir not: Elmadağ dronunun hangi ülkeye ait olduğu bilinmezliğe terk edildi. Bu konuda da bilim ve tekniğin çaresiz kaldığını değil, başkente kadar gelen bir tehdidi açıklayacak kurum ve kural kalmadığını düşünmek durumundayız. Nasıl olsun? Bizi hedefleyen dronların Türkiye’de üretilmiş olması bile teorik olarak mümkün!

Doğu yakasında İran’da üçüncü dalga olasılık içinde. Tablonun Batı cephesinde eksik kalmayacağına emin olabiliriz. Atina – Lefkoşa – Tel Aviv hattındaki ısınma sürüyor…

***

Türkiye’nin yeni kurullara ve kurumlara ihtiyacı var. Yeni çıpamız sözünün eri olmakla falan değil, erdemli ilkelerle oluşmalıdır. Barış bunların başında gelecektir.

Burada başta NATO, emperyalizme yer olmayacak. Asker ülkenin savunulmasından, siyaset yurttaşların güvenliğinden öncelikle sorumlu olacak. Her şey halkın temsilcilerince kararlaştırılacak ve her karar örgütlü halkın denetiminden geçecek.

Bütün bunlar sadece mümkün değil zorunlu. Çünkü çıpasız kalmış, bir savaşa doğru sürükleniyoruz. Engel olmak bir tercih değil zorunluluk oldu.

/././

Piyasa yasalarına hukuk yetmez -Ali Rıza Aydın- 

Ulusal, uluslararası ekonomilerde sonuç aynı. Bir tarafta büyüyen sermaye diğer tarafta açlık sınırının, yoksulluk sınırının altında yaşayan, borçlanarak yaşamak zorunda kalan milyonlar. Sorun sömürü düzeninin hukuksal olanıyla vahşi olanı arasında değil. Bu düzeni sınıf temelli siyasetsiz çözümlemek ve sonlandırmak olanaksız. Hedef kesinlikle sömürücülerin bir sınıf olarak tarihe karışmaları.

Piyasa yasaları ile hukuk ilişkisi, Marx’a saygıyla, uzun tarihsel analizlerin konusu. Yakın tarihimizde, 24 Ocak 1980 kararları, 12 Eylül 1980 darbesi ve sonrası, IMF ve uluslararası kuruluşların gözetimindeki uzun yıllar ve AKP’li uzun yıllar piyasa yasalarının hukuksal desteksiz olmayacağının (buna sermaye sınıfının hukuk güvenliği de diyebiliriz) ama piyasa yasalarına hukukun da yetmeyeceğinin (sermayenin sınırsız tahakkümü de diyebiliriz) fiili durumlarıyla dolu. Bu konuda ne teoriler üretildi ne kalemler oynatılıp tuşlara basıldı ne küçüklü büyüklü krizler yaşandı ilgililerine bırakalım ama artık kapitalizmin önlenemez çürümeye yuvarlanıp gittiğini vurgulayarak.

Fon krizi diye adlandırılsa da daha genel adıyla “sermaye piyasası krizi” olan son olaylar “kapitalizmin yasaları” ile okunmak zorunda. Kapitalizmin yasalarının hukuka nasıl egemen olduğunun tipik örneklerinden biriyle karşı karşıyayız. 

28.7.1981 günlü (2499 sayılı) Sermaye Piyasası Kanunu, 12 Eylül darbesinin gerçek yüzünü yansıtan hukuk metinlerinden biri. Dikkat çekelim, darbeden sonra daha bir yıl dahi geçmeden beş generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) tarafından çıkarılan kanunlarından. Yine dikkat çekelim 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesiyle, Anayasaya aykırılığı iddia edilememe yasağıyla, koruma altına alınan kanunlardan. Tasarrufların menkul kıymetlere yatırılarak halkın ekonomik kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılmasını sağlama amacıyla övünülerek, heyecanla getiriliyor. Eğik sözcükleri unutmadan devam edersek, bu kanunla getirilen düzen sermaye piyasasının, güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunmasını sağlayacak ve de denetim düzeneklerini kuracak. 

Sınıflı toplumda Türkçesi şu: üretim araçlarını ve ilişkilerini elinde ve egemenliği altında tutan özel mülkiyet sahiplerine, daha fazla kâr, daha fazla rant, daha fazla sermaye birikimi için halktan kaynak toplamak. Kısaca sömürülenlerin elinde, avucunda ne varsa sömürenlere sunulmasını sağlamak.

Sermaye Piyasası Kurulundan borsasına, yatırım ortaklıklarından fonlara ve diğer tüm sermaye piyasası araçlarına kadar düzenleme getiren kanuna güven, hukuka güvenin ve hukuk güvenliğinin araçlarından biri olarak gösterildi. Karşılaşılan kriz, sorun, olay, durum her neyse, burjuva hukukunun kaçınılmaz süreçlerinden olan geçici ve ek maddelerle, değişikliklerle kanuna eklendi, kimi hükümler de yürürlükten kaldırıldı. Olağan değil mi? Piyasanın kanunu da piyasa gibi olacak. Yine olağan olan bir başka durum bu ek ve değişikliklerin çoğunun AKP döneminde yapılması. Ancak kanun ve değişiklikleri ne AKP’ye ne sermaye piyasasına yetti; piyasanın hırsı, kurnazlığı, sınırsızlığı bu kanuna sığmadı.

AKP, MGK imzalı ve ağırlıklı olarak kendi el atmalarını içeren 1981 Kanununu, 6.12.2012 günlü (6362 sayılı) Kanunla yürürlükten kaldırarak yeni bir Sermaye Piyasası Kanununa imza attı. Görünürdeki gerekçe, önceki kanunun günün küresel finansman koşullarına, Avrupa Birliği düzenlemelerine, teknolojik gelişmelere yetersiz kalmasıydı. Yeni sermaye piyasası araçları getirilerek, şeffaf ve rekabetçi bir piyasa ortamı yaratılmalıydı. Ve daha güvenilir olmalı, yatırımcı hak ve çıkarları daha etkin korunmalıydı.

1980’lerle birlikte kapitalist/emperyalist hegemonya yönünden farklı hükümetler tarafından aynı politikanın yürütülmesinde sermaye piyasası vazgeçilmez kılındı. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankasıyla, ABD’si ve AB’siyle işbirliği içinde yürütülen bu süreçte AKP, hem sermaye sınıfı hem de siyasal İslam yönünden yürütücü ve uyumlaştırıcı oldu, halka sermaye piyasası güveni sağlama görevini üstlendi. 

Yukarıdaki eğik sözcükleri birleştirerek devam edersek, yeni Kanun 2012’den bu yana ek ve değişikliklerle yaşamına devam ederken “iyidir, güvenilirdir, kazandırır” denilen sermaye piyasası da patlayıverdi. 

Devlet, hukuk ve sermaye sınıfının iç içe olduğu büyük bir sermaye piyasası soygunuyla karşı karşıyayız. Merkez Bankasından Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumuna, Sermaye Piyasası Kurulundan Türkiye Varlık Fonuna, bankalardan aracı kurumlara, fonlardan Borsa İstanbul’a devasa bir organizasyon ve hukuk ağı içinde, paranın saltanatı içinde devasa soygun, vurgun, dolandırıcılık döküldü ortalığa. Yine her yıkım ve patlama sonunda olduğu gibi sorun kimi kişiler üzerinden, hukuksallık ve denetimsizlik üzerinden tartışılıyor. Yalnızca hukuksal sorumluluğu tartışmaya açarak, dikkatleri oraya toplayarak hem görev ve yetki yönünden hem de politikalar yönünden siyasal sorumluluğu, 2018’de başlayan yürütme organındaki değişikliği, siyasal iktidarı ve sermaye iktidarını unutturmaya çalışıyorlar. Finans kapitalin ekonomi politiğini unutturmaya çalışıyorlar.

Burjuvazinin “düzenleme ve güven” adı altında çıkardığı kanunların özünün halkın elindekinin alınıp sermayeye aktarılması olduğu bir kez daha kanıtlandı. Yatırımcının güven içinde para kazanacağı, paradan para kazanılacağı savı boşa düştü.    

Piyasanın, kapitalizmin, emperyalizmin ekonomi politikleri olan sömürüyü perdeleyen, sömürücü düzenin sorunsuz sürüp gitmesini isteyen bir tartışmadır sürüp gidiyor. AKP ile düzen içi muhalefet hukuksallık ve denetimsizlik biçimselliğinde aynı kulvardalar, sermaye sınıfının kulvarında. Kaçan, kaçırılan paralarla uğraşırken sermaye birikimi, kâr, rant, özelleştirme, üretim araçlarında özel mülkiyet, artı değer sömürüsü, sömürücü düzen meşrulaştırılıyor.

Mülkiyetin hem sermaye içinde hem de halktan sermayeye doğru yeniden dağılımında ve kapitalist/emperyalist düzenin krizlerinin aşılarak sürdürülmesinde özelleştirmeyle birlikte sermaye piyasası etkin görev üstleniyor. Mülkiyeti tabana yaymak savı tersine çalışırken sermaye piyasası öylesine serbest, keyfi, sınırsız hareket ediyor ki mülkiyet transferinin yanına soygun, dolandırıcılık ekleniyor. 

Ulusal, uluslararası ekonomilerde sonuç aynı. Bir tarafta büyüyen sermaye diğer tarafta açlık sınırının, yoksulluk sınırının altında yaşayan, borçlanarak yaşamak zorunda kalan milyonlar. Sorun sömürü düzeninin hukuksal olanıyla vahşi olanı arasında değil. Bu düzeni sınıf temelli siyasetsiz çözümlemek ve sonlandırmak olanaksız. Hedef kesinlikle sömürücülerin bir sınıf olarak tarihe karışmaları.

/././

Yurtta utanç, dünyada utanç -Engin Solakoğlu-

BM Genel Kurulu’ndaki konuşmalarında İsrail’i haklı olarak eleştiren o kişiler toplantı salonunda Trump’ı ayağa kalkarak ve önlerine ilikleyerek karşıladılar. Ben utandım. Onlar ise patronlarıyla poz verme yarışına girdiler. Bütün bu örneklerin ortaya koyduğu çirkin bir gerçek var. İsrail’in varlığı, emperyalizme biat etmiş, kendi halklarını ve diğer halkları bu sayede sömürmeye devam edebilen bir büyük toplam için müthiş bir kolaylık sağlıyor.

Kapitalizmin en önemli hedeflerinden biri insanın utanma duygusunu ortadan kaldırmak olmalı. Utanma deyip geçmeyelim, içinde barındırdığı bir sürü duygu var aslında. Bir yeriniz açıkta kaldı diye utanmaktan söz etmiyorum. Sevgi, empati ve en önemlisi insanın eşit olduğu düşüncesi. Biraz daha açarsak bir insanın yararlandığı herhangi bir temel haktan her insanın eşit ölçüde yararlanması gerektiği inancı. Buna aykırı bir durumla karşılaşıldığında rahatsızlık duyma ve bunu giderme arzusu. Tarif etmeye çalıştığım utanma bu.

Geçen hafta Türkiye’de utanmazlığın yeni bir örneği sergilendi. Öyle üç-beş çürük elmanın yediği bir herze değil bu. Sistemin izin verdiği, teşvik ettiği ve nemalandığı bir dolandırıcılık faaliyeti.

Sermaye düzeninin bir başka özelliğine geliyoruz buradan. Bir tür ipnotizma. Düzen sizi iki şeye inandırabiliyor. Birincisi kaynakların sonsuz olduğuna. Oysa biliyoruz ki, iktisadın temel kuralı ihtiyaçların sonsuz, kaynakların sınırlı olduğu. Dünya kaynaklarının sistemin açgözlülüğüne yetebilme olasılığı, salt iktisat bilimine değil fizik kurallarına da aykırı. Sermaye düzeni bu gerçeğe aykırı olarak gerçekte var olmayan, kurgusal kaynaklar üzerinden döndürüyor tekerini. Bilişim ortamında el değiştiren kaynak miktarının gerçeklerle en ufak bir ilişkisi yok. O kaynaklara erişimin vadesi sınırlanarak, bir tür nöbete bindirilerek yaratılıyor bu yanılsama. Sizin sandığınız değer aynı anda bir başkasının, ne biri birkaç milyon başkasının gibi görünüyor.

Sizi inandırdığı ikinci husus bu birinciyle bağlantılı. Bırakın yönetmeyi, üzerinde hiçbir denetiminizin olmadığı bir üretim aracının küçük de olsa bir kısmının size ait olduğuna ikna edebiliyor. O üretim aracının kurgusal değeri arttığında varlığınızın da arttığını düşünüyorsunuz. Araba bir de üç-beş kuruş temettü alırsanız iyice ikna oluyorsunuz varlık sahibi olduğunuza.

Oysa sermaye düzeninde temel kural tıpkı bir kumarhanede olduğu gibi kasanın kazanması. Kasanın kazanması için de sizin kaybetmeniz gerekiyor. Kimileri daha az kaybediyor, kimileri daha çok. Zaman içinde bunu umursamaz hale geliyorsunuz. Zira başınızı suyun üstünde tutmak istiyorsunuz ve boğulanları umursamıyorsunuz. Menkul kıymet borsaları bu utanma yoksunluğu temelinde işliyor.

Türkiye’de olup bitenlerin ayrıntısı bütün engelleme çabasına rağmen odadaki fil misali gözümüzün önünde duruyor. O yüzden uzmanı olmadığım bu konuyu uzatmayacağım. Eviniz soyulmuş, evinizi soyan zaten kadı ve subaşı. Varın şikâyet edin şimdi!

Ülkemizdeki bu manzara ile küresel seviyede yaşananlar arasında bir ilişki var. Kimileri aksini iddia etse de, biz bize benzeriz filan dese de, hiçbirimiz dışarıdan hava sızdırmayan bir kavanozda yaşamıyoruz.

Emperyalizm hiçbir zaman insancıl olmadı. Kapitalizmin bu öz evladı, salt sömürü ve ölümle değil ahlaksızlıkla da özdeş. Ahlaksızlık, öyle şuran göründü, buran göründü gibi bir şey değil. İnsanı insan yapan utanma duygusunun ve eşitlik arayışının kaybedilmesiyle ilgili.

Bu hafta gerçekleşen BM Genel Kurulu’nda iki konuşma öne çıktı. Birincisi ABD Başkanı Trump’ın ikincisi ise İsrail Başbakanı Netanyahu’nunkiydi.

Netanyahu’nun konuşmasının içeriği kişisel özelliklerinin yanında temsil ettiği yapının bütün çirkinliklerini yansıtan bir nitelik taşıdı. Çağrı cihazlarıyla öldürdüğü, sakat bıraktığı insanların sayısıyla övündü. Çeşitli kaynaklara göre, 77 ülke heyeti o konuşurken genel kurul salonunu terk etti. BM’nin üye sayısı son baktığımda 193’tü. Bir başka deyişle salon boşaldı, büyük protesto denilen olay gezegendeki ülkelerin üçte birinden biraz fazlasıydı. Bu da bir şey denilebilir ama kazın ayağı öyle değil. Sömürgeci, ırkçı ve soykırımcı devlete genel kurulda tepki gösterenlerin büyük bir bölümü o hareketle bir nevi günah çıkartma denemesi yaptılar. Tek tek bakıldığında birçoğunun İsrail’le doğrudan ve dolaylı ticareti sürüyor. Yine büyük bölümü İsrail’le aynı sportif turnuvalara katılıyorlar. Neredeyse hiçbiri İsrail varsa ben oynamam demiyor. Keza yoksul Filistin halkı çoğunun umurunda değil zira İsrail demek sermaye demek.

Bir de bu müsamerevari eyleme dahi katılmayanlara bakalım. BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi orada. Dünyaya medeniyet dersi vermeyi görev bilen Avrupa kıtasının tamamı üç-beş küçük istisnayla orada.

Özetle, ortada insanlık adına utanç duyulması gereken bir manzara bulunduğu açık ama daha da kötüsü var.

ABD Başkanı Trump’ın yamuk ağzını daha da yamultarak yaptığı konuşmaya bakalım şimdi. Trump’ın konuşması başından sonuna insanı insan yapan ne varsa onlara yüz seksen derece aykırı bir içerik taşıyordu. Venezuela’da yaptığı haydutluğu övdü, İran’ı ortadan kaldırmakla, Küba halkını daha da aç bırakmakla tehdit etti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki ülkeleri asgari müştereklerde birleştirmek, insancıl değerleri hiç değilse asgari seviyede yaşatmak düsturuyla kurulmuş olan Birleşmiş Milletler’de açık açık insanlığa sövdü.

Buna karşılık, Küba dışında tek bir ülke heyeti bile o salonu terk etmedi. Bırakın salonu terk etmeyi, minimum bir tepki olarak kürsüye arkasını bile dönmedi. Doğrudan hedef alınan Küba ve İran dışında, Trump’tan sonra konuşan liderlerin veya temsilcilerin hiçbiri çarpık ağızlı bu insanlık düşmanına “kendine gel, burayı ne sanıyorsun” bile diyemedi.

Netanyahu’nun suikast övgüsü yaptığı ve aynı anda İsrail heyetinin genel kuruldaki heyetleri fişlediği, taciz ettiği konuşmanın ardından BM’nin İsrail’e yazılı bir uyarı yaptığını gördük. İsrail “ciddiyete davet edildi”.

Oysa Trump’ın 15-20 dakika içine akla gelebilecek her türlü savaş ve insanlık suçunu sığdırmayı başardığı konuşması sonrasında benzer bir uyarı aldığına dair bir şey duymadık.

ABD Başkanı 90 milyonluk İran’ı ortadan kaldırmayı düşündüğünü belirttiği ve ismini vermeden nükleer silah kullanabileceğini ima ettiği konuşmasının ardından aralarında İran’ın komşularının da bulunduğu bir grup ülke lideri ve temsilcisiyle bir araya geldi. BM Genel Kurulu’ndaki konuşmalarında İsrail’i haklı olarak eleştiren o kişiler toplantı salonunda Trump’ı ayağa kalkarak ve önlerine ilikleyerek karşıladılar. Ben utandım. Onlar ise patronlarıyla poz verme yarışına girdiler.

Bütün bu örneklerin ortaya koyduğu çirkin bir gerçek var. İsrail’in varlığı, emperyalizme biat etmiş, kendi halklarını ve diğer halkları bu sayede sömürmeye devam edebilen bir büyük toplam için müthiş bir kolaylık sağlıyor.

Aynı kolaylık gerçekte kendisine ait bir politikası ve görüşü bulunmayan, ister istemez 5 daimî üyenin sultası altında bulunan BM için de geçerli. Üstelik BM de çoğu zaman bu kolaycılığın kurbanı olan bir kurum. Kürsüyü bulan BM’ye saydırıyor, etkisizliğinden ve yetersizliğinden dem vuruyor ama bunun sebebinin başta ABD olmak üzere sermaye düzenlerinin kudurması olduğunu gizliyor.

Bulduğu her limon sandığının tepesinden İsrail’i eleştirenler de İsrail’in -Netanyahu’nun değil İsrail’in- ABD’nin mütemmim cüzü/tamamlayıcı parçası olduğu gerçeğini saklama derdindeler. Esasen insanlığı yönetme iddiasındakilerin utanma duygusunu yitirmiş olduklarının ve hepimizi kendileri benzetme iradesinin en somut örneklerinden biri bu.

Birkaç milyar insanın yüzüne bakarak yalan söylemekten veya gerçeği üzerine kalın bir örtü atmaktan hiç utanmıyorlar.
Kendilerine oy veren ve güven duyanlar da dahil halkı soymaktan utanmadıkları gibi.

Türkiye’de ve dünyada devrimcilerin öncelikli hedefi insanı insan yapan utanma duygusunu yeniden tesis etmek olacak.

Not: Bu hafta içinde X hesabım Türkiye’den erişilemez kılındı. Ortada herhangi bir hukuki dayanak yok ama bunda şaşılacak bir şey de yok. İktidarın operasyon hesaplarından “İran lobisine dahil olmakla suçlandım”. Şayet gerekçe bu ise ne mutlu bana. İran rejimine hiçbir yakınlığım yok ama NATO lobisine dahil deselerdi utancımdan sokağa çıkamazdım.

Belki daha çok insan görür diye buradan belirteyim. Yeni bir hesap açmayacağım. Sosyal medya önemli elbette ve şimdilik alternatif mecralar mevcut. Ancak daha da önemlisi insanlarla yüz yüze konuşmak, doğrudan temas edebilmek. Mücadeleye devam. Başka ülkemiz de, dünyamız da yok!

/././

Sömürmek serbest, hile yapmak suç!-Berkay Kemal Önoğlu- 

Söz konusu kapitalizm olduğunda hiçbir önemli mesele birkaç güç ve yetki sahibinin kötü niyetiyle açıklanamaz. İşin kökeninde kapitalizmin finansallaşmış işleyişinin kendisi var. Yani sermaye egemenliği var. Paranın para kazanmak için dolaşıma sokulduğu bu çark daha baştan çürük!

Çalışanın mutlaka geçimini sağlayacağı, bir şeyler üretmenin, alın teriyle kazanmanın insana mutluluk vereceği, emeğin en yüce değer olduğu söylenir. Çalışır, üretir, kazanırsınız. Ekmeğinizi taştan çıkarırsınız. Kendinize, ailenize, sevdiklerinize insanca koşullar sağlamak, geleceğinizi güvence altına almak, biraz olsun huzur içinde yaşamak için…

Borsa ekranlarında ise sebat yoktur, emek yoktur, üretim yoktur. Paranın saniyeler içinde el değiştirdiği işlemler, milyarlarca liralık hareketler, “profesyonel yönetim” ve “güvenli yatırım” vaatleri vardır. Borsada alın teri para etmez; mesele, sahip olduğunuz parayı oturduğunuz yerden, mümkün olan en kısa sürede daha fazla paraya dönüştürmektir.

İşte Türkiye aynı anda bu iki manzarayı yaşıyor. Bir tarafta paradan para üretmenin aracı olan borsa lağımında gereğinden fazla büyümüş lağım fareleri; diğer tarafta hayatını idame ettirebilmek, çalışmak, didinmek ve biraz olsun mutluluk bulmak için uğraşan insanlar…

“Para için değil, onurum için” diyerek Anayasa Mahkemesi önünde yaşamına son veren emekli polis Ali Şekeroğlu’nu saygıyla anıyoruz. Fon soruşturmasıyla aynı günlerde yaşanan bu intihar, aslında bu iki dünya arasındaki uçurumu bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

***

Biliyorsunuz, SPK 17 Eylül’de 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verdi. Bu fonlarda yaklaşık 456 bin yatırımcı bulunuyor. Şirket yöneticileri ve çalışanları da dahil olmak üzere çok sayıda kişi hakkında işlem yapıldı, bir kısmı tutuklandı. Yüz binlerce insanın birikimi bu mekanizmanın içine girmişken müdahalenin neden ancak bu aşamada gerçekleştiği sorusu orta yerde duruyor elbette.

Ancak biz baştan söyleyelim, söz konusu kapitalizm olduğunda hiçbir önemli mesele birkaç güç ve yetki sahibinin kötü niyetiyle açıklanamaz. İşin kökeninde kapitalizmin finansallaşmış işleyişinin kendisi var. Yani sermaye egemenliği var. Paranın para kazanmak için dolaşıma sokulduğu bu çark daha baştan çürük!

Borsa kendi başına bir değer yaratmaz. Finans kapitalin temel işlevi; patronlara sermaye toplamak, onlara likidite sağlamaktır. Bunu yaparken para artık üretimin finansmanı olmaktan da çıkar, kendi başına bir kazanç alanına dönüşür. Borsa bunun en kristalize biçimlerinden biridir. Küçük birikimler devasa fonlarda toplanır ve finansal araçların kendisi birer servet yaratma mekanizması gibi sunulur.

Her küçük insana, “Paran varsa paranı çalıştır” diye fısıldarlar. Ama kimin parası daha hızlı çalışır?

Üç kuruşluk birikimini yıllarca korumaya çalışan, “enayi” durumuna düşmemek için parasını oradan oraya taşımak zorunda hisseden emeklinin mi, yoksa piyasadaki fiyat hareketlerini etkileyebilecek büyüklükte sermayesi olanların mı?

Manipülasyonun, spekülasyonun ve içeriden bilgi kullanımının birbirine değmeyi geçip iç içe girdiği, bütünleştiği yer işte burası.

Burjuva hukuku bunları birbirinden ayırıyor. Spekülasyon yasal, manipülasyon suçtur diyor. Çünkü bekleneceği üzere, büyük sermayenin piyasadaki hareket alanıyla küçük birikim sahiplerinin hareket alanı arasındaki eşitsizliği göz ardı ediyor. Zaten burjuva hukukunun bütün kanun kitaplarını açın; hakları, özgürlükleri ve “kanun önünde eşitliği” inceleyin. Kâğıt üzerinde herkes eşittir. Fakat bu hakları kullanabilmenin, bu özgürlüklerden yararlanabilmenin maddi koşulları eşit değildir. Haklarınızı, özgürlüklerinizi paranız oranında kullanırsınız.

Eh, borsada da herkes görünüşte özgürdür.

Küçük birikim sahipleri fiyatlara bakar, yükselişten heyecanlanır, düşüşte gerilirler. Büyük sermaye ise fiyatları etkileyebilecek güce sahiptir. Küçükler seyirci olarak oyuna dahil olur; büyükler oyunun kurallarını ve yönünü belirler.
Mekanizmanın içinde kalanlar her durumda büyük sermayeye çalışmış olurlar çünkü mekanizmayı işletirler. Sermaye büyür, finansal sistem komisyonunu alır, büyük sermaye yeni birikim alanlarına yönelir…

Piyasa denilen şeyin ne kadar “eşitlikçi” olduğunu görmek istiyorsanız, borsaya bakmanız yeterlidir.

***

“Bahsin yasadışısı yasalı olmaz. Kumar kumardır!” diyen çok insan var, değil mi? Helal olsun onlara. Doğrusunu söylüyorlar. 
Peki, borsanın yasadışısı yasalısı olur mu? Piyasanın iyisi kötüsü olur mu?

Bunları da iyi düşünsünler.

Birileri parasını işletiyor.

Birileri ay sonunu getiremiyor.

Birileri borsa ekranındaki iniş çıkışlardan milyonlar kazanıyor.

Birileri yıllarca çalıştıktan sonra emekli maaşıyla yaşayamıyor.

Birileri servetine servet katarken, başkaları yaşamak için elindeki son birikimi “güvenli fon” diye piyasaya yatırıyor; parası buharlaşıyor.

Piyasa mekanizması…

Borsada hile yapmak suç, peki.

Borsa mekanizmasının kendisi hile değil mi?

İnsanın insanı sömürmesi serbest mi?

İnsanı paranın önüne koymayan bu düzenden ne zaman çıkacağız.

/././

Emekli ölümüne çırpınıyor!-Atilla Özsever- 

Seyyanen zam eylemiyle ilgili olarak bugün Ankara’da Anayasa Mahkemesi önünde bir emeklinin “geçinemiyor” diyerek intihar etmesi, emeklilerin yaşam koşullarının ne kadar vahim bir durumda olduğunu gösteriyor. İstanbul Çağlayan Adliyesi önünde de emekliler adeta haykırdı!

Memurlara verilen seyyanen zammın başta memur emeklileri olmak üzere tüm emeklilere yansıtılması talebiyle 81 ilde emekliler sokağa çıktı. Konuyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yapılan bireysel başvurunun bugün (25 Eylül 2026) Yüksek Mahkeme’de görüşülmesi gündeme gelince emekli örgütleri harekete geçti.

Emekli polis memuru Ali Şekeroğlu isimli bir yurttaş, bugün AYM önünde, “Emekliyim. Geçinemiyorum. Gelinim işsiz, damadım işsiz” dedikten sonra beylik tabancasıyla intihar girişiminde bulundu. Daha sonra Gazi Hastanesi Acil Servisi’ne kaldırılan Ali Şekeroğlu’nun bütün tıbbi müdahalelere rağmen hayatını kaybettiği bildirildi.

Bu durum, 17 milyonluk bir emekli kitlesinin büyük bir çoğunluğunun hangi yaşam koşullarında olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. 23 bin 552 liralık en düşük emekli aylığının açlık sınırının (37 bin 388 lira) neredeyse yarısı kadar olması da emeklilerin ne kadar güç koşullarda yaşadıklarını gözler önüne seriyor.

'Para değil onur için'

Emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun intiharından önce “Para için değil, onurumuz için” yazılı bir dövizi tuttuğu hatırlatıldı. Eyleme katılan kuruluşlar içinde yer alan Tüm Emeklilerin Sendikası tarafından yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Emekliler sadaka istemiyor. Bir ömür çalışarak kazandıkları haklarını, insanca yaşayabilecek bir aylığı ve onurlu bir yaşamı istiyor. ‘Para için değil, onurumuz için’ sözü unutulmamalıdır.”

Türkiye Komünist Partisi (TKP) de yaptığı açıklamada, “Bu durum, çürümüş düzenin emekçilere reva gördüğü vahşi tablonun en yalın ve en acı özetidir. Halkımızın canına ve ekmeğine kasteden bu sömürü çarkından hesabı mutlaka soracağız” denildi.

Seyyanen zam talebi

Birlik Dayanışmacı Emekliler adlı emekli yurttaş inisiyatifinin çağrısı üzerine emekli sendikası, derneği ve platformundan oluşan 24 emekli örgütü, 2023 yılından itibaren memurlara ödenen seyyanen zammın memur emeklileri ile birlikte işçi, Bağ-Kur’lu dahil tüm emeklilere yansıtılması talebiyle bugün 81 ilde basın açıklaması etkinliğinde bulundu.

Bu konuda öncelikle memurlara verilen seyyanen zammın memur emeklilerine de yansıtılması yönünde Anayasa Mahkemesi’ne bir bireysel başvuru yapılmıştı. Bu başvurunun bugün AYM’de ilk görüşmesinin yapılacağı bildirilmişti.

2023 yılında memurlara 8 bin 77 lira olarak ödenen seyyanen zammın bugünkü değeri net 24 bin 962 liradır. Memur emeklilerinin aylık 24 bin 962 lira ve toplam olarak da 39 aylık 621 bin 400 lira bir kayba uğradığı ifade edildi.

Çağlayan’daki eylem

İstanbul Çağlayan Adliyesi önünde de Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK Devrimci Emekliler Sendikası ve Emekli Meclisleri Sendikası’nın oluşturduğu Emekli Sendikaları Platformu basın açıklaması etkinliğinde bulundu.

Etkinlikte yapılan ortak açıklamada, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 2023 yılında seçimlerden önce memurlara verilecek seyyanen zammın memur emeklilerine de yansıtılacağı sözü hatırlatıldı. Açıklamada, “AKP Grup Başkanı Emin Akbaşoğlu da ‘Bu düzenlemeden bütün emekliler yararlanacaktır’ sözünü vermesine rağmen bugüne kadar verilen sözler tutulmadı” denildi.

“Emeklilerin devasa bir yoksulluk içinde bulunduğu” belirtilen açıklamada, AYM’nin de bir an önce bu başvuruyu sonuçlandırıp emekli lehine hak edilen kararı vermesi gerektiği ifade edildi.

Haykırılan sloganlar

Emekliler, Çağlayan’daki etkinlikte şu sloganları haykırdılar:

“Gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek”, “Sermayeye değil, emekliye bütçe”, “Sefalete teslim olmayacağız”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “Hükümet istifa”, “Yılgınlık yok, direniş var”.

Etkinliğe ayrıca Emeklilerin Sesi Derneği üyeleri de destek verdi, çeşitli siyasi parti temsilcileri de eylem alanındaydı. Bu arada etkinliğe daha fazla katılımın olması gerektiği de gözlemlendi.

/././

Paylaşım savaşına dahil olmayı bir halk nasıl önler?-Erhan Nalçacı- 

Bir yerde düzeni koruyan güçler taraflaşmaya başlar, düzen bütün çürümüşlüğü ile çıplak ve korumasız kalır. Diğer emperyalist güçler de savaş yorgunudur veya benzer bir tehdit altındadır, yardıma gelemezler. Emekçi halkları savaşa ve büyük bir yıkıma sürükleyenler bu suçlarının altında kalır ve cezaları devrim olur.

Bu köşede uzun süredir bir emperyalist paylaşım savaşı olasılığının yükselmesi üzerine yazıyoruz. Ama hiç bu kadar savaşa yakın olmamıştık. Veya zaten çıkmış olan savaşın yayılmasına bu kadar ramak kalmamıştı.

İngiltere bir süredir Ukrayna’ya Rusya içlerini vurabilecek orta menzilli bir füze olan Strom-Shadow’u temin ediyor. Rusya buna karşılık İngiliz askeri üslerini vurmaktan bahsetmeye başlamıştı, bu hafta ise vuracağını açıkladı. İngiltere ise sanayi koordinasyonu, yakıt sıkıntısı, iletişim kablolarını koruma gibi başlıklarda savaş hazırlığı yapmaya başladı.

Avrupa’nın çeşitli ülkeleri halka erzak ve su depolama çağrısında bulunuyor. Yeni NATO üyesi İsveç ve Finlandiya’da da asker sayısını çoğaltma, savaşa sivil hazırlık gibi konular öne çıkarken Polonya ve Baltık ülkeleri sınırda tahkimatları artırtıyor, savunma hatları hazırlıyorlar.

Savaşın Avrupa’ya yayılması durumunda Türkiye’nin savaşın dışında kalması mümkün gözükmüyor.

Türkiye’nin öte yandan ABD ve İsrail adına müphem Mekke Anlaşmasını imzaladıktan sonra Yemen’de Husilere karşı savaşa girme riski çok artmış durumda. Çözüm süreci ile birlikte Türkiye’deki Kürt siyaseti İran’a karşı savaşa girme niyetini her geçen gün daha çok açık ediyor.

Bunlar bilinmeyen konular değil. Biz bu yazıda tekellerin, patronların çıkarı için savaşa sürüklenmekten bir halk kendisini ve ülkesini nasıl korur diye bakalım.

Korumuş mudur hiç, evet, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin varlığı ve birçok ülkede işçi sınıfının örgütlü gücü ve siyasi düzeyinin savaşların yayılmasını engellediğini söyleyebiliriz. Emperyalizmin doğasında olan rekabetin savaşla sürmesi olgusu 50-60 yıl boyunca bu şekilde engellenebildi.

Şimdi ise engellemenin zorluklarla dolu olduğu bir dönemdeyiz. Avrupa’da emekçi sınıflar savaşın maliyetini ödemeye başladılar. Bir yandan askeri harcamalar için sosyal fonlar kesiliyor, yoksulluk ve hak kayıpları artıyor, diğer yandan Rusya ve İran savaşının neden olduğu doğal gaz ve petrol fiyatlarındaki artış halkın yaşam koşullarını zorlaştırıyor. Sendikalar ve kitle örgütlerinin İsrail’e, ABD’ye ve kendi hükümetlerine karşı yaptığı protestolar artıyor.

Ancak bunlar emperyalist savaşa sürüklenmeyi engellemek için yeterli olmuyor.

Bunun çok önemli bir nedeni var: İşçi sınıfının iktidarı hedeflemeden ve kendi ülkesinin sermaye sınıfını devrimle tehdit etmeden savaşı önlemesi çok zordur. Son dönemde örgütsüz ve enformel alanda çalışan işçileri örgütlemeye çalışan ve işçi sınıfının öncü siyasetiyle ilişikli militan sendikacılığı saymazsak sendikalar düzenin içindeler. Sendika yöneticileri düzene tutunmak adına her türlü uzlaşmaya hazır gözüküyorlar.

Emekçi sınıfların önemli kesimleri ise işçi sınıfının öncü siyasetini işitiyorlar, kafalarında bir yer ediniyor ancak “orta sınıf ideolojilerinden” yakalarını sıyıramıyorlar. Uzun süredir dünyada bir topyekûn bir savaş yaşanmadığı için savaşa ihtimal vermiyorlar ve kariyerlerini, mülk edinme planlarını, tatillerini vb. tüketim standartlarını bir şekilde koruyabileceklerini umuyorlar.

Bu durumda tekelci sermayenin zaten hâkim olan ideolojik araçları toplumu esir almayı sürdürüyor. Öncelikle doğru olmayan bir düşman algısı yaratıyorlar. Militarist bir propaganda ile ne kadar askeri açıdan güçlü olduklarını ilan ediyorlar. Sonra milliyetçi bir söylem ile toplumu savaşa hazırlıyorlar.

Erich Maria Remarque'ın 1929 tarihli Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanı savaşın nedenini irdelemeyen bir apolitizme sahiptir, ancak savaşın korkunçluğunu ve anlamsızlığını şiddetli bir şekilde yansıtır. Roman bir lise öğretmeninin çocuk yaştaki gençleri savaşa kışkırtan milliyetçi propagandası ile başlar.

Ernst Glaeser’in 1902 Doğumlular adlı romanı ise Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’na dahil olurken sosyal demokratların nasıl savaş yanlısı kesildiklerine ibret verici şekilde tanıklık eder.

Elia Kazan’ın 1955 yılında yönettiği Cennetin Doğusu adlı filmde ABD’nin Birinci Dünya Savaşı'na katılmasıyla bir kasabadan gençlerin bando mızıka eşliğinde düğün alayı gibi uğurlanması görülecek şeydir.

Ancak savaş başlayınca işler tersine döner. Patronlar adına savaşa gönderilen gençlerin kayıp haberleri ülkeyi kızgın demirle dağlamaya başlar. “Orta sınıf ideolojileri” enkazların altında dağılır. Kıtlık, açlık ve salgın hastalıklar savaşın kime karşı açıldığını açıkça gösterir.

Ülkenin yabancı ordular tarafından işgal edilmesi durumunda egemen sınıfın işbirlikçiliği ve ne kadar ülke sevgisinden yoksun olduğu açığa çıkar. Ülkesini koruma kararlılığı devrimci kalkışmanın başlıca nedeni haline gelir. Örneğin, Paris Komünü Prusya tarafından kuşatılmış Paris’i işçi sınıfının teslim etmeme güdüsünden kaynaklanmıştır. Çok uzağa gitmeye gerek yok, İstanbul’un işgali ve Hanedanın işbirlikçiliği Kurtuluş Savaşı'na neden olan başlıca olaylardan biridir.

Öte yandan savaş uzadıkça egemen sınıfın çürümüşlüğü daha çok belli olur, askeri hatalar, bile bile ölüme gönderilip harcanmış insanlar, savaşın anlamsızlığı askerler de dahil olmak üzere tüm halkı işçi sınıfının siyasi öncüsünün sözlerine çok daha duyarlı hale getirir. Bolşeviklerin savaşı durdurma sözünün Ekim Devriminde ne kadar etkili olduğunu biliyoruz.

Bir yerde düzeni koruyan güçler taraflaşmaya başlar, düzen bütün çürümüşlüğü ile çıplak ve korumasız kalır. Diğer emperyalist güçler de savaş yorgunudur veya benzer bir tehdit altındadır, yardıma gelemezler.

Emekçi halkları savaşa ve büyük bir yıkıma sürükleyenler bu suçlarının altında kalır ve cezaları devrim olur.

Tarih böyle işlemiştir, aynı koşullar yaratılırsa benzer yanıtlar üretecektir.

Herkes ayağını buna göre denk alsın.

/././

'Size Shakespeare ne lazım, çocuklar'-Cangül Örnek- 

Söylediği kabaca şu: Bir elektrikçinin üniversiteye gidip Shakespeare okuması gerekmiyor; bunu kendi tercihi olarak elbette yapabilir ancak mesleki eğitim öncelikli olmalı. İtirazımız da buna. Bugün mesleki eğitim adı altında yoksul çocuklarına, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu becerileri edinmekle yetinmeleri vaaz ediliyor. Onlara layık görülen, dünyaya evrensel bir çerçeveden, eleştirel ve sorgulayıcı bir gözle bakmalarını ve dünyanın dört bir yanındaki yaşıtlarıyla birlikte insanlığın ortak sorunlarına kafa yorabilmelerini sağlayacak tarihi, felsefi, edebi ve estetik birikimden arındırılmış bir eğitim ortamında büyümeleri.

Gündemi takip eden okuyucular, başlıktaki atıfın Nobelli iktisatçı Daron Acemoğlu’nun üniversite eğitimi ve mesleki eğitim konusundaki sözlerine bir gönderme olduğunu fark etmişlerdir. Acemoğlu’nun mesleki eğitim konusundaki görüşlerine sosyal medyada itiraz edenlerden biri olarak, burada itiraz gerekçelerimi biraz daha açmak ve daha sonra ünlü iktisatçının Shakespeareli sözlerine dönmek istiyorum.

Türkiye’de mesleki eğitim tartışmasının son yıllarda daha yoğun olarak yapılmasının, dünyada ve ülkemizde emekçi sınıfların yaşamakta olduğu büyük değersizleşme ile yakından ilgisi var.  

Türkiye’de eğitimde ve eğitim dışında olan gençlik, ülkenin içinde bulunduğu çoklu krizden en derinden etkilenen kesim. Kentlere yığılmış milyonlarca emekçinin çocuklarına sunulan gelecek ise, ucuz işgücüne dayanarak büyüyen hizmet sektörünün bir dişlisi olmaktan daha fazlası değil. İyi bir eğitim görürlerse hizmet sektörünün tavanına, kötü bir eğitim görürlerse bu sektörün tabanına yerleşecekler. Ancak son yıllarda tavan ile taban arasındaki ücret farkları da aşağıya doğru yığılarak birbirine yaklaşıyor.

Gençlere akıl verenlere göre, eğitimin hızla niteliksizleştiği ve nitelikli eğitimin bile değersizleştiği bu çağda, bu sıkışmışlıktan tek kaçış, zanaat öğrenerek kendi emeğini sömürmek. Ancak nereye kaçarlarsa kaçsınlar, genç kuşakları bekleyen hayat aynı: Kazançlarının ya da maaşlarının büyük bir kısmını barınma ve beslenme başta olmak üzere hayatlarını sürdürmelerini sağlayacak asgari gerekliliklere harcamak. Mesleki eğitim ya da üniversite eğitimi tercihine büyük anlamlar yüklense de hiçbir tercih bu gerçeği aşmaya yetmiyor.

Öte yandan, mesleki eğitim tartışması yapılırken Türkiye’de okul çağındaki çocukların ücretsiz işçi olarak sömürülmesini sağlayan MESEM’lere ve İSİG istatistiklerine göre 2025-2026 eğitim-öğretim döneminde çalışırken hayatını kaybeden en az 95 çocuk işçi olduğu gerçeğine değinmemeyi en hafif tabirle bir umursamazlık olarak görüyorum. Çocukların hayatına dair bir umursamazlık bu. Yapılan tartışmalara bakanlar Türkiye’de gittikçe büyüyen bir “mesleki eğitim” alanı olmadığını zannedebilir. Halbuki çocuklar zaten meslek edindirme adı altında uzun saatler boyunca kendilerine uygun olmayan fiziksel ve sosyal koşullarda, sözlü ve fiziksel şiddete uğrayarak çalıştırılıyorlar.

Biraz da Türkiye dışına uzanarak “mesleki eğitim miti”ne yakından bakalım. Öğrencilerin akademik başarılarına göre mesleki eğitime yönlendirilmesi denilince akla ilk gelen ve en sık örnek gösterilen ülke Almanya. Almanya’daki üçlü lise sistemi çocukların akademik başarılarına göre en düşükten en yükseğe; Hauptschule, Realschule veya Gymnasium’a gitmesini öngörüyor. Üniversite yolu ise sadece Gymnasium’a kabul edilen çocuklar için açık.

Sonuç ise aslında adı konulmamış bir yarı kastlaşma. Çünkü istatistikler çocukların ailelerinin sosyoekonomik durumuna uygun bir şekilde bu okullar arasında dağıldığını; yani toplumun en alt tabakasının çocuklarının Hauptschule’ye, en üst tabakasının çocuklarının ise Gymnasium’a gittiğini gösteriyor. Biraz eskimiş de olsa, eğitimdeki yarı-kastlaşma radikal bir şekilde değişmediği için 2014 PISA sonuçları üzerine yapılan şu değerlendirmeye göz atabiliriz:

PISA araştırmalarının bulguları bir kez daha doğrulandı: Dünyadaki benzer hiçbir ülkede eğitimdeki başarı, Almanya'da olduğu kadar anne babanın gelirine ve eğitim geçmişine bu denli güçlü bir şekilde bağlı değildir. Zeka seviyeleri tamamen aynı olsa bile, akademik geçmişi olmayan ailelerden gelen öğrencilerin Gymnasium'a gitme şansı,akademisyen çocuklarına kıyasla çok daha düşüktür. Yeterli Almanca dil bilgisine sahip olmayan göçmen çocukları ise Alman okul sisteminde ve dolayısıyla sonraki meslek hayatlarında neredeyse tamamen dezavantajlı olmaktadır.

Üstelik yapılan araştırmalar üst sınıftan ailelerin, öğretmenleri tarafından olumsuz değerlendirme alabilecek çocuklarını bu banttan çıkarmakta daha başarılı olduklarını gösteriyor. Sonuç olarak zengin ailelerin çocuklarının yüzde 5’inden azı Hauptschule öğrencisi oluyor ki eğer bu ailelerin çocuklarının toplumun geneline göre daha zeki ve yetenekli olduğunu düşünmüyorsak bunun tek açıklaması eğitimde yaşanan sınıfsal segregasyon. Tahmin edileceği üzere, bu okul hiyerarşisi aynı zamanda Alman toplumundaki Alman-göçmen hiyerarşisini de yansıtıyor. Yani Almanların çocukları ağırlıklı olarak Gymnasium’a giderek üniversite eğitimi alma olanağı kazanırken Hauptschule sıralarını büyük oranda göçmen çocukları dolduruyor. Diğer bir deyişle eğitim toplumsal eşitsizlikleri ve katmanlaşmayı birebir yansıtıyor.

Buna karşın Türkiye’deki sistem yakın döneme kadar sınıflar arası eşitsizlikleri bir aşamaya kadar giderebilen daha evrensel bir karakter gösteriyordu. Hatta yoksul köylü ve işçi çocuklarının tamamen bilgi ve yetenekleri sayesinde toplumsal hiyerarşide yukarı doğru hareket edebilmelerine olanak tanıyordu. Türkiye’nin ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi üniversitelerinin başarısı, büyük oranda yetenekleri eğitimle güçlendirilmiş köylü ve işçi çocuklarının başarılı olması sayesindeydi.

Zannediyorum ki burada söylediklerimden, Türkiye’deki eğitimin niteliğini diğer ülkelerle kıyasladığım sonucu çıkarılmayacaktır. Vurgulamak istediğim husus şu: Bütün sorunlarına ve bilinçli bir politik tercih olarak niteliksizleştirilmesine rağmen, Türkiye’deki eğitim yapısı, örnek gösterilen pek çok Avrupa ülkesine kıyasla çok daha eşitlikçi bir karaktere sahipti. Benzer bir karşılaştırmayı, eğitim-sınıf ilişkisinin son derece doğrudan kurulduğu Fransa için de yapabiliriz. Belirttiğim gibi, bu mukayeseyi eğitimin niteliği üzerinden yürütmüyorum. Ancak şunu da not etmeden edemeyeceğim: Fransa’da ağırlıklı olarak göçmen çocuklarının devam ettiği okullardaki eğitim kalitesi, Türkiye’nin büyük kentlerindeki yoksul ilçe okullarından daha iyi durumda değil.

Devam edecek olursak; Türkiye’de eğitimin geleneksel olarak sınıf farklılıklarını kısmen de olsa aşmayı sağlayan bu evrensel karakteri, 1990’ların ikinci yarısından itibaren başlayan ama özellikle 2000’lerle birlikte hız kazanan özelleştirme ve dinselleştirme politikalarıyla köklü bir biçimde değişti. Sadece üst sınıf çocuklarının ayrıcalıklı bir eğitime layık görüldüğü bugünkü çarpık sistem de bu politikaların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla bu eşitsizlik, toplumsal gelişmelerin doğal bir seyri değil; bilinçli bir politik tercihin ürünü.

Gelelim Acemoğlu’nun açıklamalarına... Söylediği kabaca şu: Bir elektrikçinin üniversiteye gidip Shakespeare okuması gerekmiyor; bunu kendi tercihi olarak elbette yapabilir ancak mesleki eğitim öncelikli olmalı. İtirazımız da buna. Bugün mesleki eğitim adı altında yoksul çocuklarına, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu becerileri edinmekle yetinmeleri vaaz ediliyor. Onlara layık görülen, dünyaya evrensel bir çerçeveden, eleştirel ve sorgulayıcı bir gözle bakmalarını ve dünyanın dört bir yanındaki yaşıtlarıyla birlikte insanlığın ortak sorunlarına kafa yorabilmelerini sağlayacak tarihi, felsefi, edebi ve estetik birikimden arındırılmış bir eğitim ortamında büyümeleri.

Öyleyse bu çocuklar neden atölyelerde ustaların yanında çıraklık yapmak yerine örgün eğitime devam ediyorlar? Okullar neden var? Bence varmış gibi yapmak için. İşte, "işçi-öğrenci" modelini yaratan MESEM’ler de bu mantığın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı da çocukların sadece mesleğin gerektirdiği teknik bilgiyle yetişmesini yeterli görüyor. Daha bütünsel ve insanı özgürleştiren bir eğitimin, hem devlet yöneticilerini hem de sermaye sahiplerini rahatsız edeceğinden kuşku duymuyorum. Zira Türkiye tarihinde bu mantığın çarpıcı örneklerini gördük...

Türkiye’nin geçmişinde; öğrencilere teknik beceri kazandırırken aynı zamanda Hugo ve Tolstoy okutan, 9. Senfoni ve Köçekçe dinleten, yani pratik mesleki eğitimi tarih, felsefe, edebiyat ve sanatla harmanlayan bir Köy Enstitüleri gerçeği var. Örneğin Cılavuz Köy Enstitüsü’nde bir yandan ağaç aşılamayı, marangozhanede masa yapmayı öğrenirken, diğer yandan edebiyat dergisi çıkaran çocuklar yetişiyordu. Bu çocuklar, içinde yaşadıkları toplumun sorunlarına dair bir bilinç ve eleştirel bir bakış açısı kazanıyordu. Köylü çocuğuna, onun kol ve kafa emeğine aynı anda değer veren bu bütünsel eğitim modeli; tam da bu yapısından ötürü devlet yetkililerini ve dönemin toprak sahiplerini rahatsız ettiği için el birliğiyle yok edilmişti.

Bugün ise Türkiye’de mesleki eğitim, çocuğun ve emeğin tamamen değersizleştirildiği bir zemin üzerinden yeniden tartışılıyor. Tarih, felsefe, edebiyat ve sanat, bu çocuklar için adeta birer "fazlalık" olarak görülüyor.

Shakespeare’e gelince... Mesele tabii ki Shakespeare okuyup okumamak değil ama Shakespeare üzerinden yapılan sembolik gönderme. Aynı göndermeyi yaparak şu soruyu da sorabiliriz: Zengin çocukları Shakespeare okumaya çok mu meraklı? Onlar yoksul çocuklardan farklı yeteneklerle donatıldıkları için mi en pahalı liselerde, en pahalı üniversitelerde eğitim görüyorlar? Neden kimse üst sınıftan gençlere üniversite eğitimi aldıkları için “dört sene Shakespeare okumak mantıklı mıdır” sorusunu sormuyor?

/././

Yol arkadaşları seçilebilir mi?-Mesut Odman- 

İşimizi yaparken kimlerle birlikte olacağız, kimlerle yürüyüp hedefimize ulaşacağız? İşimiz derken anlatmak istediğimiz, sözü hiç uzatmadan ve sözcüğün içerdiği bütün aşamalar ile çok farklı görünen iş biçimlerini de özetleyerek söylersek, sosyalizmdir.

Şöyle bir soru üzerinde durmaya çalışalım: İşimizi yaparken kimlerle birlikte olacağız, kimlerle yürüyüp hedefimize ulaşacağız?

İşimiz derken anlatmak istediğimiz, sözü hiç uzatmadan ve sözcüğün içerdiği bütün aşamalar ile çok farklı görünen iş biçimlerini de özetleyerek söylersek, sosyalizmdir.

Çok mu kestirmeden ya da atlamalı bir özet oldu? Olsun.

Kimi zaman yeri gelmeden de yinelemekten hoşlandığım bir söz vardır. Yıllar boyunca değişik vesilelerle birçok kez yapmışımdır; bu kez de öyle başlayacağım. Umarım, çok yersiz bulunmaz. En azından, her yürüyüşün bir güzelliği vardır ya da olmalıdır. Bir yandan bunu çağrıştırıyor, bir yandan asıl güzelliğin nerede olduğuna işaret ediyor.

Geçen yüzyılın, hem birikimi ve yetenekleri hem de devrim davasına hizmeti açısından büyük nitelemesini hak ettiğinden kuşku duymadığım, ama hayatının ölümcül hatalarla dolu olduğu yargısını da itiraz edilemez bulduğum bir devrimcisinin sözüdür: "En güzel sanat eseri, sosyalist toplumdur." 

Eğer bu söz doğruysa, sosyalist toplumu kuruncaya kadar güzellik arayışımız sürecek demektir. Ondan sonra en güzeli nasıl tanımlayacağız sorusu ise o zamana kadar yanıtsız kalmak durumundadır; başka bir anlatımla, yanıtlanabilmesi için gerekli koşulların henüz oluşmadığı bir sorudur.

Bu sözün sahibi olan devrimcinin adına gelince, onu vermeyelim; bu yazının bilmecesi olsun. Kolaysa kolay, ne yapalım. Zaten ödül falan da yok sonunda.

Başlıktaki soruya dönersek, orada işimizi birlikte yapacaklarımızın sınıfsal kökenlerini sormadığımız açıktır. O konuda yeterince kazanım vardır dağarcığımızda; kitaplardan, işliklerden, sokaklardan, alanlardan elde edilmiştir... Başka türlü söylenirse, bozulmayacak, bozulmaması gereken bir ezberimiz bulunmaktadır. Böyle olmadan olmaz; bütün ezberleri bozulan, tutacağı yolu nasıl bulsun?

Sorulan, tek tek o insanların özellikleridir; deyiş uygunsa, kişisel ya da bu ikisi arasında önemli bir fark gözetmeden söylersek, bireysel özelliklerdir. Omuz omuza olacaklarımız, işçilerdir, bundan daha geniş bir anlam yükleyerek kullandığımız sözcükle emekçilerdir, onların yanında olmayı seçmiş aydınlardır. Tamam da, bu işçilerin, emekçilerin, aydınların içindeki hangi özellikleri taşıyanlar ve hangilerinden arınmış olanlardır?

Çok sevdiğim ve önem verdiğim bir yoldaşımla sık sık dertleşirdik bir zamanlar. Böyle derken iyice geride kalmış ve bugünle benzerliği çok azalmış zamanları kastetmiyorum; tersine, üzerinden daha birkaç on yıl geçtiğine göre, kuşkusuz hâlâ geçerlidir o dertleşmelerin konusu. Şimdilerde gürül gürül akan uçsuz bucaksız bir ırmakta birbirinden uzak düşmüş iki damlaya benzediğimiz o yoldaşımla konuşurken yakınırdık: Bizim saflarımızdaki çoğunluğu  genç olan insanlar, konumlandıkları yeri şu köhnemiş dünyada ve çürümekte olan toplumda kendilerini kurtarıp sığındıkları bir adacık olarak görürlerdi. Burada bir haklılık payı yok sayılmazdı; seçip ulaştıkları yere ilişkin gerçek dışı bir algılama söz konusu değildi. Kötülükse şuradaydı: Orada yaşamanın farklılığını abartarak dışarı çıkmanın, o adacığı büyütmenin, toplumun ve dünyanın daha belirgin, çok daha belirleyici bölümünü kaplar bir büyüklüğe ulaştırmanın peşine düşmenin gerekleri ihmal edilebiliyordu. Geçmiş zaman işte, tam bu sözcüklerle değildi kuşkusuz, sözcükleri hemen şimdi, yazarken buluyorum. Demek istediğim, bu sözcükler o konuşmalarımızda bir kez bile geçmemiştir büyük olasılıkla. Ama, aşağı yukarı, bu minval üzre konuşurduk.

Toplumsal çürüme, insanın halleri, yeni insan ve benzeri başlıklarda yazıp çizer ve konuşurken o dertleşmelerimiz hep belleğimde tazelenir. Aslına bakılırsa, bu konular üzerinde kafa yormak, okuyup yazmak son derece gereklidir, buna inanıyorum. Ama işin bir de şu yanı var: Böyle konuları sık sık ve yaygın olarak gündeme getirmek sakıncalı da olabilir; çünkü, sadece bu nedenle değilse bile bunların da etkisiyle, örgütlü mücadelenin militanları, yoldaşlarının sayılarını artırmaya uğraşırlarken, o çürümeden tümüyle uzak kalmış ya da arınmış insanlar bulmanın peşine düşebilirler. Gerçek durum burada dile getirdiğimiz kadar apaçık, dolayısıyla karikatürleştirilmiş biçimde ortaya çıkmaz elbette. Öyle yapmanın yanlışlığı üzerinde konuşmuş, kafa yormuş, büyük ölçüde "netleşmiş" olmamıza rağmen, kimilerimizin mücadeleye kazanmak için, Ekim Devrimi’nin önderinin 1920'li yılların hemen başlarında kullandığı deyişi yinelersek, "seralarda yetişmiş" insanlar aramaktan kurtulamadığına tanık oluruz.

Şu son paragrafın yazılmasıyla, bir bakıma, daha önce sözünü ettiğim o eski dertleşmede gündeme getirilenden farklı bir argüman da devreye sokulmuş oluyor. O zamanki konuşmalarımızda, yaşadıklarından, tanık olduklarından bıkmış, tiksinmiş, kaçmış insanların kendilerine korunaklı bir sığınak arayışından ve bir kez bulunmuş sığınağın olabildiğince bozulmadan, kirletici sızmalara kapalı, tertemiz tutulmasından söz ediyorduk daha çok. Burada ise, bir süredir mücadelenin içinde bulunmuş ve safları kalabalıklaştırmayı kendilerine iş edinmiş olanların, tepeden tırnağa yanlış bulunamayacak seçiciliklerini irdeleyerek öne çıkarmış oluyoruz aynı sorunu.

Oysa, bir yandan kendimize güvenimizi yüksek tutarken yanılmaktan da hiç korkmadan, hiç denemese bile bu korkuyu bastırma yürekliliğini göstererek, çoğalmak zorunda olduğumuz besbellidir artık. Bu işi, düzelterek yazalım, en başta tek olduğunu söylediğimiz ve sosyalizm diye kestirip attığımız işin bu bölümünü, sonuna erdirirken ulaşacağımız hızın da işin kendisinden daha az önemli olmadığını unutmamak ise bir başka açıklıktır.

Varsın, çürümeden az çok nasibini almış bir yığın işçi, emekçi, aydın da saflarımıza doluşsun! Onlarla uğraşırken, onları çürümenin etkilerinden özgürleştirirken kendi yetersizliklerimizi de görüp sağaltmış oluruz.  

Varsın, onların gelişiyle biraz dokunulmuş, biraz bozulmuş, biraz kirlenmiş olalım! Daha nitelikli, daha temiz, daha yıkılmaz, bunlarla birlikte ve hepsinden önemlisi, en büyük amacımıza gitgide daha yakın olmanın yollarını buluruz nasılsa. 

Ayrıca, silah olarak tanımladığımız partinin gerektiğinde öğrencilerle öğretmenlerin yer değiştirebildiği, derslerle sınavların iç içe geçtiği, bilinen bütün okullardan farklı bir okul özelliğinin de bulunduğu söylenemez.

/././

Üniversiteler açılıyor!-Rıfat Okçabol- 

YÖK ve üniversiteler, iktidarın dümen suyunda gidecek kurumlar değil, iktidara yol göstermesi beklenen kurumlardır. YÖK üyeleri ve rektörler ya yasal sorumluluklarına göre davranmalı ya da görevlerinden istifa etmelidirler.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 3. maddesine göre üniversite, “Bilimsel özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip yüksek düzeyde eğitim - öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapan; fakülte, enstitü, yüksekokul ve benzeri kuruluş ve birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumudur.”

2547 sayılı yasanın 4. maddesine göre yükseköğretimin amacı:

  • Öğrencilerini, … toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu; …Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, … vatandaşlar olarak yetiştirmektir (4a).
  • … Yükseköğretim kurumları olarak yüksek düzeyde bilimsel çalışma ve araştırma yapmak, bilgi ve teknoloji üretmek, bilim verilerini yaymak, ulusal alanda gelişme ve kalkınmaya destek olmak, yurt içi ve yurt dışı kurumlarla işbirliği yapmak suretiyle bilim dünyasının seçkin bir üyesi haline gelmek, evrensel ve çağdaş gelişmeye katkıda bulunmaktır (4c).

Aynı yasaya göre Yükseköğretim Kurulu (YÖK), tüm yükseköğretimi düzenleyen ve yükseköğretim kurumlarının faaliyetlerine yön veren, bu kanunla kendisine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip, bir kuruluştur (m. 6a).

YÖK yasa gereği özerk bir kurum olduğundan, bir merkeze ya da dış baskılara bağlı olmayan ve kendi kurallarına göre kendi kendini yönetme yetkisine sahip olan bir kurumdur.

Anayasa’nın 130. maddesindeki “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar” ifadesi YÖK ve üniversitelerin özerkliğinin bir boyutudur.  

Milli Eğitim Bakanlığının teşkilat ve görevleriyle ilgili 652 sayılı KHK’nin 2.i maddesine göre Eğitim Bakanlığının görevlerinden biri “Mevzuatla Bakanlığa verilen diğer görev ve hizmetleri yapmak”tır. Bakanlıktaki genel müdürlüklerle daire başkanlarının görevleriyle ilgili olarak da, her birinde “Bakan tarafından verilen benzeri görevleri yapmak” ifadesi vardır. 

Oysa YÖK ve üniversiteler için Anayasa ile 2547 sayılı yasada benzer bir ifade yoktur. Bu yasal durum YÖK ve üniversitelere iktidardan bağımsız hareket etme yetkisi ve gücü vermektedir. Ancak 2008’den itibaren YÖK ile rektörlerin çoğu, özerk olmak yerine, iktidara bağımlı olmayı yeğlemişlerdir. Anlaşılan bu kesim için, AKP’nin 2008-2016 tarihleri arasında YÖK üyeliğine getirdiği Prof. Dr. Durmuş Günay’ın “YÖK, Cumhurbaşkanı tarafından teşkil edildiğine göre, Devlet üniversitelerine Cumhurbaşkanının müdahalesi bir haktır ve görevdir”1 düşüncesi geçerli olmuştur. YÖK ve geçmişte bazı rektörler ve şimdilerde hepsi, AKP Lideri istediği için ya da onu memnun etmek için çalışmaktadır. Örneğin;

  • Üniversiteler, bir ara AKP’lilere "onursal doktor" unvanı verme yarışına girmiştir. 
  • Fanatik "Müslüman Kardeşler"in lideri Mursi idama mahkum edildiğinde, 43 rektör, bu idamın durdurulması için 30 Nisan 2014’te Mısır müftüsüne mektup göndermiştir.
  • 2016 öncesinde üniversitelerde "Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri düzenlenmiştir. 
  • 2016 Ocak ayında "Barış Bildirisi"ni imzalayan akademisyenlerin bazıları (Anayasa Mahkemesinin kararına göre suç işlemedikleri halde) ihraç edilmiştir.
  • Üniversitelerde, 15 Temmuz 2016 "FETÖ'cü" darbe girişimin hukuksal ve siyasal sonuçları belli olmadan, bu girişimle ilgili etkinlikler düzenlenmiştir. 
  • Üniversiteye giriş sınavı değiştirilmiştir.
  • Yardımcı doçent unvanından vazgeçilmiştir.
  • AKP lideri için, 9 Ağustos 2017’de “Ben genel başkanımızın Mardin temsilcisiyim” diyen Mardin Artuklu Üniversitesi rektörü, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması sonrasında da, 22 Mart 2021’de “Meclis isterse hilafeti ihya edebilir” diyebilmiştir.
  • Ege Üniversitesi rektörünün liderliğinde, 382 akademik ve idari personel, 28 Nisan 2018’de AKP liderini havaalanında karşılamıştır. 

30 Temmuz 2021’den bu yana YÖK başkanlığı yapan Prof. Dr. Erol Özvar da; 

  • Devlet Bahçeli ve AKP Lideri’nin isteği doğrultusunda, anında YKS’de uygulanan baraj puanlarını 10 puan düşürmüştür. 
  • Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) akademisyenlerinin büyük çoğunluğunun hiç istemediği Prof. Dr. Naci İnci’nin iki kez rektör atanmasını sağlamıştır.
  • Özellikle BÜ’de yaşanan, demokratiklikle, hukukla ve bilimsellikle bağdaşmayan olayları ya bizzat yaratmakta ya da görmezden gelmektedir. 
  • Diyanet Akademisi’nin kurulmasına karşı çıkmadığı gibi, öğretmen yetiştirmek üzere açılmış 100 kadar eğitim fakültesi varken, iktidarın Milli Eğitim Akademisi açmasına da ses çıkarmamıştır.

YÖK, 18 Eylül’de üniversitelere bir yazı göndermiştir. Bu yazıda YÖK’ün üniversitelerden, “‘Terörsüz Türkiye’ hedefinin farklı disiplinlerin katkısıyla sosyal, ekonomik, hukuki, siyasi, kültürel ve güvenlik boyutlarıyla ele alınması; bu kapsamda akademik çalışmalar yapılması, panel, konferans ve çalıştaylar düzenlenmesini” istemesi YÖK’ün yasal görevleriyle tutarlıdır. Ancak YÖK’ün bu yazıda üniversitelerden, “2026-2027 eğitim-öğretim yılı açılış törenlerinde ve ilk derslerinde ‘Terörsüz Türkiye’ hedefinin işlenmesini” istemesi ise, YÖK’ün iktidara bağımlı bir kurum olduğunun son göstergesidir.

Çünkü "Terörsüz Türkiye" konusu şu anda pek çok belirsizlik ve kuşkularla doludur. Bilindiği gibi, "Yurtta barış ve dünyada barış" Cumhuriyet rejiminin en değerli ilkelerinden biridir. Yine bilindiği gibi yurtta barış olması için, ırkların, inançların ve kadın ile erkeğin hukuk önünde eşit olması, laik hukuk düzeninin işlevsel olması gerekir. Başta Aleviler olmak üzere, diğer inanç ve mezhep mensupları ile ateistleri dışlayan "Sünni İslam" ya da "Ümmetçi" yaklaşımlarıyla barışın sağlanması zordur. Benzer şekilde, diğer etnik grupları içermeyen "Arap-Kürt-Türk kardeşliği" söylemiyle barışın sağlanması da kolay değildir. Üstelik tarihte belki de en çok Arap, Müslüman ve Türk öldürmüş olan Osmanlı'ya öykünmek de "Terörsüz Türkiye" konusundaki kuşkuları artırmaktadır. Ayrıca milyonlarca insanın tarikat liderinin ya da aşiret reisinin isteği doğrultusunda oy kullandığı bir ülkede barışı sağlamak da, her an Yemen’de ya da bir başka yörede savaşa katılma olasılığı olan bir ülkede barışı sağlamak da kolay değildir.

Bu arada, ressam, müzisyen, ziraatçı, matematikçi, … olan akademisyenlerin ilk derste bu konuyu nasıl işleyecekleri de büyük bir soru işaretidir.  

"Terörsüz Türkiye" tabii ki özlenen bir durumdur. Ancak gerçeğin peşinde olması gereken YÖK’ün, pek çok belirsizlikleri nedeniyle toplumun önemli bir kesimini rahatsız eden ve iktidarın yarın değiştirebileceği siyasal tutumuna destek vermesi-iktidarın dümen suyuna girmesi- yasal sorumluluklarıyla bağdaşmayan bir durumdur.

YÖK ve üniversiteler, iktidarın dümen suyunda gidecek kurumlar değil, iktidara yol göstermesi beklenen kurumlardır. YÖK üyeleri ve rektörler ya yasal sorumluluklarına göre davranmalı ya da görevlerinden istifa etmelidirler.

1 Durmuş Günay, Türkiye’nin üniversite sorunu, Büyüyenay Yayınları. 2019, s. 305.

/././

soL



                               

                                                                                                                                                                                                                                                                     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -28 Eylül 2026-

Fon krizi değil devlet krizi -Barış Terkoğlu-  Dünyanın büyük sorunları kendisini başka biçimlerde tekrar tekrar gösterir. Fon krizi diyorla...