4 Temmuz 2026 Cumartesi

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Temmuz 2026-


Yeni Akit’in başyazarı Karahasanoğlu, usulsüzlüğü yanlış anlamış -Faruk Bildirici- 

Yeni Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu, “T24’ün basın ahlakı” başlıklı yazısında “Adem Soytekin'den kurultay ifadesi: Usulsüzlüğü bilmiyorum” başlığını eleştirmiş. Adem Soytekin’in KİPTAŞ daireleri satışıyla CHP kurultay delegelerinin iradesini etkilediği yönünde bilgisi olmadığı başlığı ve haberin ana omurgası doğru. Duruşmada açığa çıkan bilgiler, konuşmalar, çarpıtılmadan yansıtılmış. Yine de “Adem Soytekin: KİPTAŞ’tan CHP'lilere daire satışının kurultayla ilgili olup olmadığını bilmiyorum” gibi uzun başlık atılabilse Ali İhsan Karahasanoğlu’nun da doğru anlaması sağlanabilirdi.

Yeni Akit yazarı Ali İhsan Karahasanoğlu, “T24’ün basın ahlakı” başlıklı yazısında “Adem Soytekin'den kurultay ifadesi: Usulsüzlüğü bilmiyorum” başlığını eleştirmiş. “T24’te medya ombudsmanlığı yapan Faruk Bildirici’ye soralım” diyerek giriyor eleştirisine:

“Bu başlıktan ne anlaşılır? Benim anladığım şu; daha önce bir usulsüzlük iddiasıyla Adem Soytekin soruya muhatap olmuş. Bu şahıs da ‘O usulsüzlüğü bilmiyorum’ diye cevaplandırmış. Mahkemenin duruşma zaptını alıp okumaya falan gerek yok.

 T24’ün başlığının hemen altındaki ilk paragraftan sizlere aktarıyorum: ‘Soytekin duruşmada, KİPTAŞ’ın belirlediği ‘VIP liste’ üzerinden çok sayıda CHP’li isim ve yakınlarına daire satıldığını öne sürdü.’

Eeee? Daha ne olsun T24? Ne istiyorsunuz, usulsüzlük olarak aradığınız nedir ki, başlığınıza ‘Usulsüzlüğü bilmiyorum’ ifadesini çıkardınız? Ama haberin daha girişinde de ‘VIP liste’ oluşturulup, CHP’lilere KİPTAŞ’tan daire satıldığını kendiniz aktardınız.”

Karahasanoğlu, başlığı da haberi de yanlış anlamış. Başlıktaki “kurultay ifadesi” sözcükleri, “usulsüzlük” ile ne kastedildiğini işaret ediyor. Kaldı ki, başlığın hemen altındaki spot daha ayrıntılı bilgi veriyor:

“Bugün tanık olarak dinlenen İBB itirafçısı Adem Soytekin, mutlak butlan ilan edilen CHP'nin 38'inci Kurultayı'nda delegelerin iradesinin ‘daire karşılığı satın alındığı’ yönündeki iddiaları savunamadı, ‘bilgim yok’ dedi.”

Bu cümleden anlaşılacağı gibi, başlıkta sözü edilen usulsüzlük, Kiptaş’ın 350 dairesinden 100’ünün “VIP liste” olarak adlandırılan kişilere satışı değil; bu satışın CHP’nin “mutlak butlan” kararı verilen 38. Kurultayı’nda delegeleri etkilemek için kullanılıp kullanılmadığı.

Zaten Adem Soytekin’in “vade farkı olmadan, ama ödeme seçeneklerinde kolaylık sağlanarak” yapıldığını söylediği bu daire satışı, asıl olarak Ekrem İmamoğlu’nun da yargılandığı İBB davasının konusu.

Ben de Adem Soytekin’in, “etkin pişmanlık”tan yararlanan bir sanık olarak yargılandığı İBB davasındaki savunmasında KİPTAŞ’tan CHP’lilere daire satışı konusunu anlattığını yazmış; bu konuda medyada yayımlanan haberlere ilişkin eleştirilerimi dile getirmiştim.

Hâkimin soruları ve yanıtlar

T24’ün, Deutsche Welle’den otomatik olarak aldığı haberin konusu olan davada, Adem Soytekin’in tanık olarak dinlenmesinin amacı da bu dairelerin satışı ile kurultay delegelerinin iradesi arasında ilişki olup olmadığı hakkında bilgisini anlamak. Habere göre, hâkim de duruşmada Adem Soytekin’e bu konuda sorular yöneltiyor:

Hâkim- Bu daireler ne amaçla satıldı?

Soytekin- Bize amacı söylenmedi. Bu dairelerin kimin alacağını Kiptaş belirledi.

Hâkim- Bu dairelerin verilmesi karşılığında delegelerin iradesinin etkilenmesine ilişkin bilgin görgün var mı?

Soytekin- Benim yok. Siyasi olmadığım için böyle bir şey takip etmedim.

Haberin başlığı da Soytekin’in bu yanıtlarına dayanıyor. Ancak haberde, Adem Soytekin’in, “KİPTAŞ dairelerinin satıldığı VIP listede”, ‘CHP'yle bağlantılı belediye meclis üyeleri, milletvekili adayları ve kurultayda aday olan isimler”in yer aldığını söylediği belirtiliyor.

“Kurultay delegeleri” dedi mi?

Buradaki “kurultayda aday olan isimler” ifadesinden emin olamıyorum, problem olabilir. Adem Soytekin, bu davanın duruşmasında “kurultayda aday olan isimler” ve “delegeler” demişse daha önceki anlatımlarına göre farklı konuşmuş demektir.

Çünkü Adem Soytekin’in sanık olduğu İBB davasının 28 Nisan’daki duruşmasında savunmasını yaparken “Bu dairelerin Kiptaş, İBB personeli ve bazı CHP yöneticilerine verileceğini bize Ali Kurt söyledi” demişti. Hâkimin sorusu üzerine de “Bu şartlarda KİPTAŞ personeli, Cumhuriyet Halk Partililer gibi, yani CHP Meclis üyeliği gibi biz bunları dağıtacağız, burada Ekrem Bey'in talimatı olarak söylemişti bana” diye konuşmuştu.

Hatta Adem Soytekin’in, savcılık ifadesinde de “CHP'li belediye meclis üyeleri, CHP'nin belirli çalışanları ile KİPTAŞ çalışanları” deniliyordu. Duruşma SEGBİS ile kayıt altına alındığı için tutanak bulamadım ama bu konuyu netleştirmek için başka mecralardaki haberlere baktım.

Yeni Şafak’ın, “KİPTAŞ daireleri CHP’lilere gitti” haberinde Adem Soytekin’in, “Kurultayda ben orada değildim” ve “Listedeki isimler genel olarak CHP’li, bilindik isimler ve akrabalarıydı” cümlelerine yer verilmiş.  Odatv’nin haberi, Yeni Şafak ile uyuşuyordu; orada da “Liste, bilindik CHP’li isimler ve akrabalarından oluşuyordu” cümlesi yer alıyor; “delegeler”den bahsedilmiyor.

Sabah’ın “Liste geldi, daireler delegelere satıldı” başlıklı haberinde ise “Soytekin, KİPTAŞ üzerinden CHP’li İBB meclis üyeleri ve parti delegelerine daire satışı yapıldığını öne sürdü” deniliyor.

Başka mecralarda da durum aynı. “Kurultay delegeleri” konusunda iktidar medyası haberlerinde de ortak ifade yoktu; hepsinde farklı sözcükler kullanılmış.

Delegeleri bilemezdi

Bunun üzerine CHP davasına giren avukatlardan Çağlar Çağlayan ile konuştum. O da Adem Soytekin’in “kurultayda aday olan isimler” ya da “delegeler” demediğini, “CHP’nin önde gelenleri”, “bir kısım CHP’liler” gibi ifadeler kullandığını söyledi. Çağlayan, “İstanbul delegeleri 2023 Eylül ayında belirlenmişti, KİPTAŞ dairelerinin satıldığı 2021 Aralık ayında delegeleri bilmesi mümkün değildi” dedi.

Bu durumda Adem Soytekin’in “kurultayda aday olan isimler” ve “delegeler”den söz ettiği bölüm doğru olmayabilir. Bir süre sonra çıkacak tutanaklarda Adem Soytekin’in söylediklerini görürüz sözcüğü sözcüğüne.

Sonuç olarak, bütün bu bilgiler de gösteriyor ki, Adem Soytekin’in KİPTAŞ daireleri satışıyla CHP kurultay delegelerinin iradesini etkilediği yönünde bilgisi olmadığı başlığı ve haberin ana omurgası doğru. Duruşmada açığa çıkan bilgiler, konuşmalar, çarpıtılmadan yansıtılmış.

Yine de “Adem Soytekin: KİPTAŞ’tan CHP'lilere daire satışının kurultayla ilgili olup olmadığını bilmiyorum” gibi uzun başlık atılabilse Ali İhsan Karahasanoğlu’nun da doğru anlaması sağlanabilirdi.

Umarım haberi yanlış anlayan Ali İhsan Karahasanoğlu, bu yazıyı önyargılarını bir kenara bırakarak okur. Tabii “basın ahlakı”ndan sık söz eden biri olarak kendi gazetesinin haberleri konusunda da aynı ahlaki ve duyarlı bir çizgide durmasını bekliyorum.

Bu arada yorulmak bilmeden, hiç ara vermeden haftanın her günü yazı yazmayı başardığı için de kutlarım kendisini…

/././

Varlık Barışı Tebliği yayımlandı: Soru ve cevaplarla tüm ayrıntılar -Murat Batı- 

Varlık barışına konu edilen varlıkların Türkiye'ye getirilmesi zorunlu mu, bildirilen varlıkların değeri nasıl belirlenecek?

Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7582 sayılı Kanun, 4 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. 

Kanunun büyük bölümü yayımı tarihinde yürürlüğe girerken, bazı hükümler bakımından özel yürürlük tarihleri öngörüldü.

Kamuoyunda daha çok Varlık Barışı Kanunu olarak anılan bu düzenleme, yalnızca kayıt dışı varlıkların ekonomiye kazandırılmasına ilişkin hükümler içermemektedir. Kanun; kamu alacaklarının tecili, gelir ve kurumlar vergisine ilişkin teşvikler, İstanbul Finans Merkezi rejimi, teknogirişim şirketleri ve veraset vergisi gibi birçok alanda önemli değişiklikler de getirmiştir.

Varlık barışına ilişkin düzenleme, 7582 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 19'uncu madde ile ihdas edilmiştir.

Söz konusu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar ise Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Genel Tebliğ (Seri No: 1) ile belirlenmiş olup, Tebliğ 4 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Buna göre Tebliğ, hem yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının Türkiye'ye getirilerek ekonomiye kazandırılmasına hem de gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince bu varlıkların kanuni defterlere kaydedilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir.

Düzenleme bununla da sınırlı değildir. Gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerine ait olmakla birlikte Türkiye'de bulunmasına rağmen kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının bildirilmesi ve kayıt altına alınmasına ilişkin esaslar da Tebliğde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişilerin yurt içinde bulunan bu kapsamdaki varlıkları nasıl bildirecekleri ile Kanunun uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esaslara da Tebliğde yer verilmiştir.

Bu kapsamda detaylı şekilde ve soru/cevaplarla Tebliğ’i izah etmeye çalışayım. 

Varlık barışından kimler yararlanabilecek?

Tebliğ, varlık barışından yararlanabilecek kişi çevresini oldukça geniş belirlemiştir. Buna göre, yurt içinde veya yurt dışında para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarına sahip gerçek ve tüzel kişiler düzenlemeden yararlanabilecektir. Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişiler de Türkiye'de bulunan ancak kayıt altına alınmamış varlıklarını bildirmek suretiyle bu imkândan faydalanabilecektir.

Tebliğ, şahıs şirketleri ile adi ortaklıklar adına bildirim yapılmasına da imkân tanımaktadır. Bunun yanında, belirli şartların varlığı hâlinde şirketlerin kanuni temsilcileri, ortakları veya vekilleri adına bulunan ya da bunlar tarafından tasarruf edilen varlıkların şirket adına bildirilebilmesi de mümkündür. Benzer şekilde, gerçek kişilere ait olmakla birlikte yurt dışındaki şirketler tarafından tasarruf edilen bazı varlıklar da Tebliğde belirtilen şartların sağlanması hâlinde gerçek kişi adına bildirilebilecektir.

Hangi varlıklar varlık barışına giriyor?

Varlık barışı kapsamına; para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları girmektedir. Taşınmazlar ise doğrudan düzenleme kapsamında değildir. Ancak Tebliğ, yurt dışında bulunan taşınmazların 31 Temmuz 2027 tarihine kadar satılarak bu kapsamdaki varlıklara dönüştürülmesi ve ardından Türkiye'ye getirilmesi hâlinde varlık barışından yararlanılabileceğini açıkça düzenlemiştir. 

Yurt dışında bulunan bu varlıkların, 31 Temmuz 2027 tarihine kadar (bu tarih dâhil) Türkiye'deki banka veya aracı kurumlara bildirilmesi gerekmektedir. Bildirimler gerçek veya tüzel kişiler tarafından yapılabileceği gibi, kanuni temsilciler veya yetkili vekiller aracılığıyla da gerçekleştirilebilecektir. 

Tebliğ, kural olarak gerçek ve tüzel kişilerce yurt dışında bulunan varlıklar için tek bir bildirim yapılmasını esas almakla birlikte, bildirimin yapıldığı her ayı ayrı bir vergilendirme dönemi olarak kabul ettiğinden, 31 Temmuz 2027 tarihine kadar birden fazla bildirim yapılmasına da imkân tanımaktadır. Bildirimler Tebliğ ekindeki EK-1 formu kullanılarak bankalara veya aracı kurumlara yapılacaktır. 

Tebliğ, bildirimlerin düzeltilmesine ilişkin ayrıntılı kurallar da getirmiştir. Aynı ay içinde yapılan bildirimlerde hata düzeltilmesi veya bildirilen tutarın artırılıp azaltılması mümkün olup, gerekli hâllerde fazla ödenen vergi iade edilebilecektir. Sonraki aylarda ise bildirilen tutarın azaltılması düzeltme yoluyla yapılabilirken, artırılması durumunda artık önceki bildirim düzeltilmeyecek, ilave tutar için yeni bir bildirim yapılacaktır. Bildirime konu varlıklar Türkiye'ye getirildikten veya banka ya da aracı kuruma yatırıldıktan sonra ise önceki bildirimin düzeltilmesi ve ödenen verginin iadesi mümkün değildir. 

Örneğin; 2026 yılı Temmuz ayında 15 milyon TL karşılığı döviz bildiriminde bulunan bir kişinin, aynı ay içinde bu tutarı 7,5 milyon TL'ye indirmek veya 22,5 milyon TL'ye çıkarmak istemesi hâlinde, yeni bir bildirim değil, ilk bildirimin düzeltilmesi gerekir. Buna karşılık, aynı kişi Ağustos veya Eylül ayında bildirdiği tutarı azaltmak isterse yine düzeltme yoluna gidecek; ancak tutarı artırmak isterse artık önceki bildirimi düzeltemeyecek, yalnızca ilave tutar için yeni bir bildirim yapabilecektir. Diğer bir ifadeyle Tebliğ, azaltıcı işlemlerde düzeltme, artırıcı işlemlerde ise yeni bildirim esasını benimsemiştir.

Varlık barışından yararlananlar hangi oranda vergi ödeyecek?

Varlık barışında temel vergi oranı yüzde 5 olarak belirlenmiştir. Buna göre, yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını bildiren kişilerden, bildirilen varlığın değeri üzerinden hesaplanan vergi banka veya aracı kurum tarafından peşin olarak tahsil edilecek ve vergi sorumlusu sıfatıyla vergi dairesine beyan edilerek ödenecektir. Tebliğ ayrıca, bildirim sırasında varlıklara ilişkin herhangi bir belge ibraz edilmesini zorunlu tutmamış; sistemi büyük ölçüde beyana dayalı olarak kurgulamıştır. 

Bununla birlikte Kanun ve Tebliğ, varlıkların belirli yatırım araçlarında tutulmasını teşvik eden indirimli bir vergileme sistemi de öngörmektedir. Buna göre bildirilen varlıkların en az bir yıl süreyle değerlendirilmesi hâlinde vergi oranı yüzde 4, iki yıl için yüzde 3, üç yıl için yüzde 2, dört yıl için yüzde 1, beş yıl süreyle değerlendirilmesinin taahhüt edilmesi hâlinde ise yüzde 0 olarak uygulanacaktır. Ancak 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılacak bildirimlerde bu oranlara yarım puan ilave edilecektir.  

Buna göre;

- En az 5 yıl tutulması halinde yüzde 0,

- En az 4 yıl tutulması halinde yüzde 1,

- En az 3 yıl tutulması halinde yüzde 2,

- En az 2 yıl tutulması halinde yüzde 3,

- En az 1 yıl tutulması halinde yüzde 4

oranında vergi uygulanacak.

İndirimli vergi oranlarından yararlanılabilmesi için, Tebliğ ekindeki EK-2’de yer alan Taahhütnamenin bildirim sırasında banka veya aracı kuruma verilmesi zorunludur. Bu taahhütnameler damga vergisinden istisna tutulmuştur. Ayrıca vergi oranı yüzde 0 olarak uygulansa dahi, bildirime konu varlıkların banka veya aracı kurum tarafından beyanname (Ek-3) ile vergi dairesine bildirilmesi gerekmektedir. 

Taahhüt süresi ise bildirimin yapıldığı tarihten değil, varlıkların vadeli hesaba, Devlet iç borçlanma senedine, kira sertifikasına veya girişim sermayesi yatırım fonuna yatırıldığı tarihten itibaren başlamaktadır. Ayrıca, 1 Ocak 2027-31 Temmuz 2027 tarihleri arasında yapılacak bildirimlerde yukarıdaki vergi oranlarının her birine yarım puan ilave edilecektir. Cumhurbaşkanına tanınan uzatma yetkisinin kullanılması hâlinde ise uzatılan sürede yapılacak bildirimlerde ilave yarım puan daha uygulanacak ve böylece toplam artış 1 puana ulaşacaktır. 

Dolayısıyla sistem, yalnızca varlıkların Türkiye'ye getirilmesini değil, aynı zamanda uzun vadeli finansal araçlarda değerlendirilmesini de teşvik etmektedir. Taahhüt süresi uzadıkça uygulanacak vergi oranı düşmekte, beş yıllık taahhütte ise %0 vergi oranından yararlanılması mümkün olmaktadır. 

Örneğin; yurt dışında bulunan 10 milyon TL tutarındaki dövizini bankaya bildiren ve bu tutarı en az iki yıl süreyle vadeli hesapta değerlendirmeyi taahhüt eden bir kişi için uygulanacak vergi oranı yüzde 3 olacaktır. Buna göre banka tarafından 300 bin TL vergi peşin olarak tahsil edilecek ve vergi sorumlusu sıfatıyla vergi dairesine beyan edilerek ödenecektir. 

Buna karşılık, 25 milyon TL tutarındaki varlığın en az beş yıl süreyle vadeli hesapta değerlendirilmesinin taahhüt edilmesi hâlinde uygulanacak vergi oranı yüzde 0 olacaktır. Bu durumda herhangi bir vergi tahsil edilmeyecek; ancak bildirime konu varlıklar yine de banka veya aracı kurum tarafından EK-3 Beyannamesi ile vergi dairesine bildirilecektir. 

Örneğin; Eylül Hanım, yurt dışında bulunan 8 milyon TL tutarındaki varlığını 19 Şubat 2027 tarihinde bankaya bildirmiş ve aynı tarihte bu varlığı en az bir yıl süreyle kira sertifikalarında değerlendireceğine ilişkin EK-2 Taahhütnamesini bankaya vermiştir. Normal şartlarda bu taahhüt için uygulanacak vergi oranı yüzde 4 olmakla birlikte, Tebliğ uyarınca 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılan bildirimlerde vergi oranlarına yarım puan ilave edildiğinden, bu bildirimde uygulanacak vergi oranı yüzde 4,5 olacaktır. Buna göre banka tarafından 360 bin TL vergi peşin olarak tahsil edilerek vergi dairesine beyan edilip ödenecektir.

Varlık barışına konu edilen varlıkların Türkiye'ye getirilmesi zorunlu mu?

Evet. Varlık barışından yararlanabilmek için yurt dışında bulunan ve bildirime konu edilen varlıkların, bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde Türkiye'ye getirilerek Türkiye'deki banka veya aracı kurumlarda mevcut ya da bu amaçla açılacak hesaplara transfer edilmesi gerekmektedir. Yurt dışından fiziki olarak getirilen para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının da aynı süre içinde banka veya aracı kurum hesaplarına yatırılması zorunludur. 

Tebliğ, uygulamada tereddüt yaratabilecek önemli bir hususa da açıklık getirmiştir. Buna göre, Türkiye'deki banka veya aracı kurum hesabının sahibi ile yurt dışından transferi gerçekleştiren kişinin farklı olması, tek başına varlık barışından yararlanılmasına engel teşkil etmeyecektir. 

Öte yandan, kapsam dışında kalan bazı varlıkların da dolaylı olarak varlık barışından yararlanması mümkündür. Örneğin, yurt dışında bulunan bir taşınmazın 31 Temmuz 2027 tarihine kadar satılarak para, döviz veya Tebliğ kapsamındaki diğer varlıklara dönüştürülmesi ve ardından Türkiye'ye getirilmesi hâlinde düzenlemeden yararlanılabilecektir. 

Türkiye'ye getirilen varlıkların banka veya aracı kurum hesaplarına yatırılması hâlinde banka dekontu veya aracı kurum işlem sonuç formu, varlıkların Türkiye'ye getirildiğinin tevsikinde kullanılabilecektir. 

Varlıkların fiziki olarak yurda getirilmesi durumunda ise Gümrük İdaresince düzenlenen belgeler bu hususun ispatında esas alınacaktır. Ayrıca fiziki olarak getirilen varlıkların banka veya aracı kuruma yatırılması sırasında Gümrük İdaresinden alınan belgenin ibraz edilmesi de zorunludur. 

Tebliğ, Gümrük İdaresine de bir yükümlülük yüklemektedir. Buna göre Gümrük İdaresi, bu kapsamda yapılan bildirimlere ilişkin bilgileri alındığı ayı takip eden ayın sonuna kadar elektronik ortamda Gelir İdaresi Başkanlığına bildirecektir. 

Türkiye'de bulunan varlıklar da bildirilebilecek

Varlık barışı yalnızca yurt dışında bulunan varlıkları kapsamamaktadır. Türkiye'de bulunmasına rağmen kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları da düzenleme kapsamında bildirilebilecektir. 

Buna göre, gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri, söz konusu varlıklarını 31 Temmuz 2027 tarihine kadar Tebliğ ekindeki EK-1 Formu ile banka veya aracı kurumlara bildirebilecektir. Bu bildirim nedeniyle ayrıca vergi dairesine herhangi bir beyanda bulunulmasına gerek bulunmamaktadır. 

Düzenleme, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişilere de bu imkândan yararlanma hakkı tanımaktadır. Ancak bu kişilerin, Türkiye'de bulunan ve hâlen banka veya aracı kurumlarda bulunmayan varlıklarını bildirim tarihi itibarıyla banka veya aracı kurumlarda açılan hesaplara yatırmaları ve bunu tevsik eden belgeleri ibraz etmeleri zorunludur. 

Şahıs şirketleri için

Tebliğ, şahıs şirketleri ile adi ortaklıklara ilişkin özel bir düzenleme de getirmiştir. Her ne kadar bu yapılar gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmasalar da bunlar adına da bildirim yapılabilecektir. Bu durumda bildirilen varlıklar nedeniyle şahıs şirketi veya adi ortaklık katma değer vergisi yönünden, ortaklar ise gelir veya kurumlar vergisi yönünden Kanunda öngörülen vergi incelemesi ve tarhiyat yapılmaması imkânından yararlanabilecektir. 

Bankalar ne yapacak?

Varlık barışı kapsamında verginin tahsili ve beyanı doğrudan mükellefler tarafından değil, banka ve aracı kurumlar aracılığıyla yerine getirilecektir. Buna göre, banka ve aracı kurumlar kendilerine bildirilen varlıkların değeri üzerinden hesaplanan vergiyi peşin olarak tahsil edecek; bildirimi izleyen ayın 15'inci günü akşamına kadar Tebliğ ekindeki EK-3’te yer alan beyanname ile bağlı bulundukları vergi dairesine vergi sorumlusu sıfatıyla beyan edeceklerdir. Tarh edilen vergi de aynı süre içerisinde banka veya aracı kurum tarafından ödenecektir. 

Banka ve aracı kurumların sorumluluğu yalnızca verginin tahsil edilmesiyle sınırlı değildir. Bildirime konu edilen varlıklar için yüzde 0 vergi oranı uygulanması hâlinde dahi bu varlıkların EK-3’te yer alan beyanname ile vergi dairesine bildirilmesi zorunludur.  

Öte yandan, bildirime konu edilen varlıkların vadeli hesaplarda, Devlet iç borçlanma senetlerinde, kira sertifikalarında veya girişim sermayesi yatırım fonlarında belirli sürelerle değerlendirileceğinin taahhüt edilmesi hâlinde uygulanacak vergi oranı yüzde 5 yerine yukarıda açıkladığımız indirimli oranlar üzerinden hesaplanacaktır.

Şirket ortakları ile kanuni temsilcilerin durumu

Tebliğ, şirket ortakları ve kanuni temsilcileri adına görünen bazı varlıkların da varlık barışı kapsamında bildirilmesine imkân tanımaktadır. Buna göre, 4 Haziran 2026 tarihinden önce düzenlenmiş bir vekâlet veya temsil sözleşmesine dayanılarak şirketlerin kanuni temsilcileri, ortakları ya da bunlar adına hareket etmeye yetkili kişiler tarafından yönetilen yurt dışındaki varlıklar şirket adına bildirilebilecektir. Aynı şekilde, şirket adına Türkiye'de bulunmasına rağmen 4 Haziran 2026 tarihi itibarıyla kanuni defter kayıtlarında yer almayan varlıklar da şirket adına bildirim konusu yapılabilecektir. 

Tebliğ ayrıca, şirket veya şirket ortaklarına ait olmakla birlikte kanuni temsilcileri, ortakları ya da vekilleri dışındaki kişiler tarafından tasarruf edilen varlıkların da şirket adına bildirilebilmesine imkân vermektedir. Benzer şekilde, gerçek kişilere ait olduğu hâlde bu kişilerin ortağı veya kanuni temsilcisi oldukları yurt dışındaki şirketler tarafından tasarruf edilen varlıklar da ilgili gerçek kişi adına bildirim konusu yapılabilecektir. 

Ancak bu imkân mutlak değildir. Tebliğe göre, bildirim dışındaki nedenlerle yapılacak bir vergi incelemesinde söz konusu varlıkların gerçekten şirkete, şirket ortaklarına veya ilgili gerçek kişiye ait olduğunun ispat edilmesi gerekmektedir.

Bildirilen varlıkların değeri nasıl belirlenecek?

Varlık barışında bildirime konu edilen varlıkların değeri, bildirim tarihi esas alınarak belirlenecektir. Tebliğe göre Türk lirası cinsinden para itibari (nominal) değeriyle, altın rayiç bedeliyle, döviz ise bildirim tarihindeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz alış kuru üzerinden değerlemeye tabi tutulacaktır. 

Menkul kıymetler ve diğer sermaye piyasası araçlarında ise esas itibarıyla borsa rayici dikkate alınacaktır. Borsa rayicinin bulunmaması hâlinde sırasıyla rayiç bedel, alış bedeli ve bunların da tespit edilememesi durumunda itibari değer esas alınacaktır. Yatırım fonu katılma payları ilgili piyasadaki kapanış fiyatıyla değerlendirilecek, türev araçlarda da benzer değerleme esasları uygulanacaktır. 

Tebliğ, bildirimlerin Türk lirası karşılığı üzerinden yapılacağını açıkça düzenlemiştir. Ayrıca borsa rayicine tabi varlıklarda bildirim tarihindeki yurt içi veya yurt dışı borsa fiyatları, döviz cinsinden varlıklarda ise yine bildirim tarihindeki TCMB döviz alış kuru esas alınacaktır. 

Önemli bir husus da şudur: Bildirim yapıldıktan sonra hata nedeniyle düzeltme yapılması veya bildirilen tutarın azaltılması gerekirse, varlıkların değeri yeniden belirlenmeyecek; ilk bildirim tarihindeki değerler esas alınacaktır.

Bildirilen varlıklar kanuni defterlere kaydedilecek mi?

Evet. Varlık barışından yararlanıldıktan sonra iş bitmiyor. Tebliğ, bildirilen varlıkların kanuni defterlere kaydedilmesini de zorunlu tutuyor. Buna göre, Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükellefler, bildirim konusu yaptıkları varlıkları kanuni defterlerine kaydetmek zorundadır. Şirket adına yapılan bildirimlerde ise söz konusu varlıkların şirketin kanuni defterlerine intikal ettirilmesi gerekmektedir. 

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerde bildirilen varlıklar pasifte özel fon hesabında izlenecektir. Bu fon hesabı sermayenin bir unsuru sayılacak; bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemeyecek ve sermayeye ilave edilmesi dışında başka bir amaçla kullanılamayacaktır. Buna karşılık işletmenin tasfiye edilmesi veya Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanununda düzenlenen devir ve bölünme işlemlerinin gerçekleşmesi hâlinde bu tutarlar vergilendirilmeyecektir. 

Serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler ise bildirime konu ettikleri kıymetleri defterlerinde ayrıca göstermek suretiyle kayıt altına alacaklardır. 

Önemli bir diğer düzenleme de işletmeden çekişe ilişkindir. Bildirilen varlıklar dönem kazancının tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeye dâhil edilecek; bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçtikten sonra ise vergiye tabi kazanç ve kurumlar bakımından dağıtılabilir kazanç hesabına alınmaksızın işletmeden çekilebilecektir. 

Türkiye'de bulunan ve bildirime konu edilen varlıklar ise bildirim tarihindeki Türk lirası karşılıkları üzerinden kanuni defterlere kaydedilecektir. Tebliğe göre bu tutar, söz konusu varlıkların ileride elden çıkarılması hâlinde satış kazancının hesaplanmasında esas alınacaktır. 

Varlık süreçte elden çıkarılırsa zarar, gider yazılabilir mi?

Varlık barışı kapsamında bildirilerek kanuni defterlere kaydedilen varlıkların daha sonra elden çıkarılması hâlinde ortaya çıkacak vergisel sonuçlar Tebliğde ayrıca düzenlenmiştir. Buna göre, bu varlıkların satışından doğan zararlar gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider veya indirim konusu yapılamayacaktır. Buna karşılık, söz konusu varlıkların elde tutulmasından veya elden çıkarılmasından doğan kazanç ve iratlar ise genel vergileme hükümlerine tabi olmaya devam edecektir. 

Öte yandan, varlık barışı kapsamında ödenen vergiler bakımından da önemli bir sınırlama getirilmiştir. Tebliğe göre, bu kapsamda ödenen vergilerin hiçbir suretle gider yazılması veya başka bir vergiden mahsup edilmesi mümkün değildir. 

Dolayısıyla varlık barışı, bildirilen varlıklar bakımından önemli vergisel avantajlar sağlamakla birlikte, sonradan doğabilecek zararların vergi matrahından indirilebilmesine veya bu kapsamda ödenen vergilerin başka vergilerden mahsup edilmesine imkân tanımamaktadır. 

İncelemeye alınacak mıyım?

Varlık barışı düzenlemesinin en önemli güvencelerinden biri, bildirime konu edilen varlıklar nedeniyle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasıdır. Ancak bu koruma kendiliğinden doğmamaktadır. Tebliğ, bu güvenceden yararlanılabilmesini hem yurt dışında hem de Türkiye'de bulunan varlıklar bakımından Kanunda öngörülen şartların eksiksiz yerine getirilmesine bağlamıştır. 

Yurt dışında bulunan varlıklar bakımından, bildirime konu edilen varlıkların bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde Türkiye'ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılması ya da Türkiye'deki hesaplara transfer edilmesi gerekmektedir. Bunun yanında bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi, indirimli vergi oranından yararlanılmışsa taahhüt şartlarına uyulması ve defter tutan mükellefler bakımından bildirilen varlıkların kanuni defterlere kaydedilerek pasifte özel fon hesabında izlenmesi zorunludur. Açılan fon hesabının da iki yıl boyunca işletmeden çekilmemesi ve sermayeye ilave dışında kullanılmaması gerekmektedir. 

Türkiye'de bulunan varlıklar bakımından da benzer şartlar öngörülmüştür. Defter tutan mükelleflerin bildirilen varlıkları kanuni defterlerine kaydetmeleri ve özel fon hesabında izlemeleri gerekirken, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan kişiler bakımından varlıkların banka veya aracı kurum hesaplarına yatırıldığının tevsik edilmesi yeterli kabul edilmiştir. Ayrıca bu varlıklar bakımından da bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi ve varsa taahhüt şartlarına uyulması gerekmektedir. 

Ancak burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir. Varlık barışı, kamuoyunda zaman zaman düşünüldüğünün aksine, mükelleflerin artık vergi incelemesine alınamayacağı anlamına gelmemektedir. Bildirim dışındaki nedenlerle vergi incelemesi yapılması veya takdir komisyonuna sevk edilmesi her zaman mümkündür. Düzenlemenin sağladığı koruma, yalnızca bildirime konu edilen varlıklara ilişkindir. Bu nedenle inceleme sonucunda bulunan matrah farkının bildirilen varlıklardan kaynaklandığının tespit edilmesi ve bildirilen tutarın bu farkı karşılaması hâlinde, gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden ayrıca vergi tarhiyatı yapılmayacaktır. 

Örneğin; Batı A.Ş. varlık barışı kapsamında 10 milyon TL tutarında bildirimde bulunmuş ve Kanunda öngörülen tüm şartları yerine getirmiş olsun. Daha sonra şirket hakkında yürütülen bir vergi incelemesinde 5 milyon TL tutarında matrah farkı tespit edilmiş; ancak bu farkın varlık barışı kapsamında bildirilen varlıklardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Bildirilen tutar da matrah farkını karşıladığından, şirket hakkında gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden ilave vergi tarhiyatı yapılmayacaktır. 

Matrah farkı çıkarsa ne olacak?

Varlık barışı kapsamında yapılan bildirim, tek başına tespit edilen her matrah farkını ortadan kaldırmamaktadır. Tebliğe göre önemli olan, inceleme sonucunda bulunan matrah farkının bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklanıp kaynaklanmadığının ortaya konulmasıdır. Bu nedenle koruma, bildirilen tutar kadar değil, bildirilen varlıklarla bağlantısı tespit edilen matrah farkı kadar uygulanmaktadır. 

Buna göre, yapılan vergi incelemesinde bulunan matrah farkının bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklandığı tespit edilirse, bu kısım için gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi yönünden vergi tarhiyatı yapılmayacaktır. Buna karşılık, bildirilen varlıklarla ilgisi bulunmayan matrah farkları genel hükümlere göre vergilendirilmeye devam edecektir. 

Örneğin; Balcı Ltd. Şti. varlık barışı kapsamında yurt dışında bulunan varlıkları için 50 milyon TL tutarında bildirimde bulunmuş ve Kanunda öngörülen tüm şartları yerine getirmiş olsun. Daha sonra şirket hakkında yapılan vergi incelemesinde 75 milyon TL tutarında matrah farkı tespit edilmiştir. Şirket, bu farkın 50 milyon TL'lik kısmının bildirilen varlıklardan kaynaklandığını ileri sürmüş; ancak vergi inceleme elemanı yaptığı değerlendirmede yalnızca 40 milyon TL'nin bildirime konu edilen varlıklardan kaynaklandığını, kalan 35 milyon TL'nin ise hatalı amortisman ayrılması, gider ve indirimlerin yanlış uygulanması ile istisna hükümlerinin hatalı kullanılmasından kaynaklandığını tespit etmiştir. 

Bu durumda varlık barışının sağladığı koruma yalnızca 40 milyon TL için uygulanacaktır. Başka bir ifadeyle, bu tutar üzerinden gelir veya kurumlar vergisi ile katma değer vergisi tarhiyatı yapılmayacak; bildirilen varlıklarla ilgisi bulunmayan 35 milyon TL'lik matrah farkı ise genel hükümler çerçevesinde vergilendirilecektir. 

İncelemeye başlanılmasından sonra varlık barışından yararlanacaklar için

Varlık barışı bakımından en önemli hususlardan biri, bildirimin zamanlamasıdır. Tebliğe göre, vergi incelemesine başlandıktan veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapıldıktan sonra varlık barışı kapsamında bildirimde bulunulması, inceleme sonucunda tespit edilen matrah farkları bakımından herhangi bir koruma sağlamamaktadır. Bu durumda bulunan matrah farkları üzerinden vergi tarhiyatı yapılmasına engel olunamayacağı gibi, bildirilen tutarların bu matrah farklarından mahsup edilmesi de mümkün değildir. Buna karşılık, vergi dairesi veya vergi incelemesine yetkili olanların konu hakkında bilgi sahibi olmasına rağmen henüz vergi incelemesine başlanılmamış veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapılmamış olması hâlinde, diğer şartların da sağlanması kaydıyla varlık barışı hükümlerinden yararlanılabilecektir. 

Ancak bildirimin zamanında yapılmış olması tek başına yeterli değildir. Bildirilen varlıkların süresi içinde Türkiye'ye getirilmesi, bildirime ilişkin verginin süresinde ödenmesi, indirimli vergi oranından yararlanılmışsa taahhüt şartlarına uyulması ve Kanun ile Tebliğde öngörülen diğer yükümlülüklerin eksiksiz yerine getirilmesi gerekmektedir. Aksi hâlde varlık barışının sağladığı vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasına ilişkin korumadan yararlanılması mümkün olmayacaktır. 

Örneğin; Batı A.Ş., yurt dışında bulunan 30 milyon TL tutarındaki varlığı için bu tutarı en az dört yıl süreyle vadeli mevduat hesabında değerlendireceğini taahhüt ederek yüzde 1 oranında vergi uygulanmak suretiyle bildirimde bulunmuştur. Ancak daha sonra yapılan tespitte, şirketin taahhüt ettiği süre dolmadan bu varlıkları vadeli hesaptan çektiği anlaşılmıştır. Bu durumda taahhüt şartı ihlal edilmiş olacağından, şirket varlık barışının sağladığı vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmamasına ilişkin korumadan yararlanamayacaktır. 

Kanaatimce Tebliğin en önemli mesajlarından biri de budur. Varlık barışı, yalnızca bildirim yapılmasıyla kazanılan mutlak bir güvence sağlamamaktadır. Düzenlemenin öngördüğü şartlara hem başvuru sırasında hem de sonrasında eksiksiz uyulması, sağlanan vergisel korumanın devamı bakımından zorunludur.

Taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürme süresi

İndirimli vergi oranından yararlanmak isteyen mükellefler bakımından Tebliğ, bildirilen varlıkların taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi için de bir süre öngörmüştür. Buna göre, yurt dışında bulunan varlıkların Türkiye'ye transfer edildiği veya banka ya da aracı kuruma yatırıldığı tarihten, Türkiye'de bulunan varlıkların ise bildirim tarihinden itibaren 10 gün içinde, bildirilen tutarların taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi gerekmektedir. Dönüşüm işlemlerinde esas alınacak değer ise dönüşüm tarihindeki Tebliğ hükümlerine göre belirlenen değerdir. 

Öte yandan, indirimli vergi oranından yararlanılmasını sağlayan taahhüt şartlarına sonradan uyulmaması hâlinde önemli sonuçlar doğmaktadır. Bu durumda banka veya aracı kurum tarafından zamanında alınmayan vergi hesaplanacak, bu vergi gecikme faiziyle birlikte kesinti yoluyla tahsil edilerek vergi dairesine ödenecektir. Ancak Tebliğ, bu durumda vergi ziyaı cezası uygulanmayacağını da açıkça hükme bağlamıştır. 

Dolayısıyla indirimli vergi oranından yararlanmak isteyen mükelleflerin yalnızca bildirimi zamanında yapmaları yeterli değildir. Bildirilen varlıkların süresi içinde taahhüt edilen yatırım araçlarına dönüştürülmesi ve taahhüt edilen süre boyunca bu şartlara uygun şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır.

/././

AB’yle ticarette riskler büyük, önlemler minimal -Barçın Yinanç- 

Avrupa Komisyonu geçen hafta Ankara’ya çıkarma yaptı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek’le yapılan görüşmelerin sonucu ilişkilerde minimal kıpırdanmalar olarak özetlenebilir. Ancak bu milimetrik kıpırdamaların Türkiye’nin Avrupa ile ticaretinde karşı karşıya olduğu devasa riskler karşısında devede kulak kalması muhtemel. Şimşek’in Meclis’e sevk ettiğini söylediği kamu ihale yasasına ilişkin yeni düzenleme durumu kurtarmaya yetmeyebilir.

Avrupa Birliği geride bıraktığımız hafta Türkiye’ye büyük bir çıkarma yaptı!

Uzaktan bakınca, AB’den yoğun ilgi var dedirtecek bir durum. 

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi/Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas, Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri Marta Kos ve İçişleri ve Göçten Sorumlu AB Komiseri Magnus Brunner Ankara’da Hakan Fidan’la görüştüler.

Avrupa Komisyonu Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis ise Türkiye–AB Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog toplantısı için İstanbul’a geldi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le görüştü.

Görüşmelerin sonuçlarını özetlemem gerekirse, Türkiye-AB ilişkilerinde milimetrik kıpırdamalar olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu milimetrik kıpırdamaların Türkiye’nin Avrupa ile ticaretinde karşı karşıya olduğu devasa riskler karşısında devede kulak kalacağını da eklemem gerekir.

Pek çok uzmanın defalarca yazdığı gibi Çin rekabeti ve ABD ile ilişkilerdeki sorunlar nedeniyle Avrupa Birliği de giderek daha fazla korumacı eğilimlere giriyor. 

Konuya yabancı kalanlar varsa, Sinan Ülgen’in son yazısına göz atmalarını öneririm.

Avrupa Komisyonu’nun AB içinde üretimi teşvik etmek için hazırladığı, kamuoyunda “Made in Europe/Avrupa malı” olarak bilinen Industrial Accelerator Act -Sanayi Hızlandırıcı Yasa, Türkiye’nin Avrupa ile ticaretini baltalama riski taşıyor. 

Ülgen’in yazdığı gibi, yasa taslağındaki teşvik enstrümanlarının bir kısmında Türkiye şartlı olarak yerel içerik ortağı sayılırken, bazılarından ise tamamen dışlanmış durumda.

Yani işine geldiği durumda Türkiye’ye Avrupalı muamelesi yaparken, işine gelmediği durumda “sen Avrupalı değilsin” demeye getiriyor.

AB ile ticarette sorunlar ulusal güvenlik sorunu

Avrupa Komisyonu Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis ile Bakan Şimşek’le yaptığı görüşmenin ertesi günü bir grup basın mensubu bir araya geldik. Açıkçası, Sanayi Hızlandırıcı Yasa konusunda, özellikle iş dünyasının endişelerini giderecek ferahlatıcı açıklamalar duyduk diyemem. “Komisyon olarak bizim yaklaşımımız Made in Europe değil Made With Europe (Avrupa’yla yapıldı)” diyen Letonyalı diplomat yasanın son haline Avrupa başkentlerinin karar vereceğini eklemeyi ihmal etmedi. Yani komisyonun bakışını diğer Avrupalı başkentlerin ne kadar benimseyeceği soru işareti.

Artı, Dombrovskis’in açıklamalarından topun yine Türkiye’nin sahasında olduğunu anlıyoruz.

Örneğin, Türk şirketlerinin AB’nin kamu ihalelerine girebilmesi için Türkiye’nin kendi kamu ihale kanununda değişiklik yapmasını bekliyorlar. 

Bunun karşılıklılık ilkesinin bir gereği olduğunu belirten Dombrovskis, Şimşek’in AB’nin beklentisi doğrultusunda yasa taslağını Meclis’e gönderdiğini söylediğini aktardı.

Aslına bakarsanız büyük haber. 2003’te yürürlüğe girdikten sonra 200’den fazla değiştirilip, ihaleleri isme özel hale getiren yasanın en azından bazı sektörlerde Avrupa firmalarının adil biçimde rekabet etmesini sağlayacak şekilde değiştirilmesi önemli bir gelişme. Ancak istisnaları ortadan kaldırmak üzere meclise sunulan yasa taslağının yasalaşırken birdenbire pek çok istisna barındırır hale getirilmesi durumunda, kozmetik bir değişikliğin AB’yi tatmin etmeyeceğini hatırda tutmak gerekir. İhtimal, bu riske karşı AB Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Kamu Alımları Anlaşması’na taraf olmasını istiyor.

Avrupa ile ticaret deyip geçmeyin. İkili ticaret 217 milyar dolarla geçen sene rekor kırdı. Üstelik dengeli bir ticaret söz konusu. Türkiye’nin ihracatının yüzde 43’ü AB pazarına gidiyor.

Sinan Ülgen’in de vurguladığı gibi,Türk ekonomisi özünde Avrupa ekonomik alanı ile entegre ve ülkenin ulusal refahı bu entegrasyonun derinleşmesine bağlı. Ve bu yüzden de sorunun bir ulusal güvenlik konusu olarak görülmesi gerekiyor.

Ankara’da böyle bir kavrayış var mı, emin olamıyorum.

Gümrük Birliği’nin yasal altyapısının yenilenmesi

Şimşek - Dombrovskis görüşmesinden çıkan en somut sonuç, Türkiye'nin Tek Euro Ödeme Alanı'na (SEPA) katılma başvurusunu yapması oldu. 

Bu sayede sınır ötesi ödemeler daha hızlı, daha düşük maliyetli ve güvenli hale gelecek.

Ancak böylesine üst düzey bir toplantıdan gümrük birliğinin modernizasyonuna ilişkin bir ilerleme beklenirdi.

Başta Kıbrıs olmak üzere bazı ülkelerin itirazı nedeniyle Avrupa Komisyonu, Gümrük Birliği'nin güncellenmesi müzakerelerine başlamak için gerekli onayı alamıyor.

Dombrovskis, Gümrük Birliği'nin yasal altyapısının yenilenmesi için teknik görüşmelere başlanacağını söyledi. Israrlı sorulara karşın, bunun tam olarak ne anlama geldiğini pek çözemedik.

Fidan’la yapılan görüşmeden Kıbrıs’ta çözüm sürecine destek

Benim tahminim, Rumları huylandırmamak için Gümrük Birliği modernizasyonu demeden, teknik bir süreç başlatılacak. Ama sonuçta ne yapılırsa yapılsın, dön dolaş yine de üye ülkelerin onayına gitmek durumunda.

Arada, Kıbrıs sorununda bir ilerleme sağlanırsa, belki Rum-Yunan ikilisi ikna olur diye düşünülmüş olabilir. Fidan’ın üçlü heyetle yaptığı görüşme sonunda yayınlanan ortak açıklamada, tarafların  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs meselesine ilişkin çabalarına destek beyan etmeleri, AB tarafını mutlu etmişe benziyor. 

Gerek Fidan’la görüşen AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, gerek Dombrovskis Baltık kökenli. Rusya karşısında cepheyi sağlam tutmak için AB’nin Türkiye’ye daha müzahir bir tutum almasını istiyorlar. Ama onların isteğiyle olmuyor. 

Bir Avrupalı diplomat, “Türkiye ne istediğini çok iyi biliyor. Masaya net taleplerle oturuyor. Biz tam olarak ne istediğimiz konusunda net değiliz çünkü bu konuda ortaklaşamıyoruz,” dedi.

TÜSİAD binası ve hukukun üstünlüğü

Dombrovskis ile TÜSİAD binasında görüştük. Bu yıl İstanbul’da yapılan ikinci Türkiye – AB Yüksek Düzeyli Ekonomik Diyalog toplantısının birincisi geçen sene nisan ayında Brüksel’de yapılmıştı. TÜSİAD’ın o dönemki tepe yöneticileri ekonomiyle ilgili eleştirel açıklamaları nedeniyle haklarında başlatılan soruşturma üzerine, Şimşek’in talebine rağmen yurt dışı yasakları olduğu için toplantıya gidememişlerdi.

Bu durumu hatırlattığımız Dombrovskis, “Tabii,” dedi, “hukukun üstünlüğünün ne kadar önemli olduğunu Sayın Şimşek’le ele aldık. Özellikle yatırımlar için de önemli,” diyerek muazzam bir açıklamada bulundu!

Türkiye ne istediğini biliyor: “Rusya karşısında bize güvenin, göç konusu da bizde. Demokrasinin D’sini anmayın, gümrük birliğini modernize edin, vizeleri rahatlatın; bu iki konuda adım atmak için bizden adım atmamızı beklemeyin.”

Açıkçası Gümrük Birliği olsun, vize meselesi olsun; her iki konuda da AB’nin somut adımlar atmaması Ankara’da iktidarı telaşa düşürecek gibi durmuyor. 

Bu durumda Avrupa bir parmak bal çalıp, durumu idare etmeye devam edecek.

/././

Trump’ın gelişi öncesi Türk-Amerikan ilişkilerine bir bakış -Barçın Yinanç- 

Türk-Amerikan ilişkilerinde pek çok iniş çıkış yaşandı. Trump’ın ikinci döneminde ilişkiler yükseliş dönemlerinden birini yaşıyor. Bir yetkiliye göre ilişkilerin bu denli “olumlu ve umut” verici bir dönemden geçmesinin nedeni, Trump ile Türk mevkidaşı arasındaki "kardeşlik aşkı (bromance)" ile sınırlı değil. Trump stratejik bir tercih yaptı.

Türkiye’de yapılacak NATO Zirvesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a kredi vererek Ankara’ya gelmeye razı olmasıyla Türk-Amerikan ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi açısından da önem kazandı. Ankara’da 24 saatten az kalması beklenen Trump, Beştepe’de resmî bir ziyaret çerçevesinde de ağırlanacak. İki lider baş başa görüşürken, dışişleri ve savunma bakanları da bu ikili zirvenin somut çıktıları üzerine son rötuşları yapacaklardır. 

(Bu arada Turkey in Depth adlı yayına göre geçen seneki NATO zirvesine gitmeyen ABD Başkanı'nın eşi Melania Trump resmî bir ziyaret de olsa Ankara’ya gelmeyi planlamıyor.)

Trump uluslararası bir zirve vesilesiyle de olsa Ankara’ya 17 yıl aradan sonra gelecek görevdeki ilk ABD Başkanı olacak. En son 2015’te Barack Obama G-20 zirvesi için Antalya’ya gelmişti. Ziyaretlerin arasındaki mesafe ilişkilerin düzeyi için önemli bir gösterge.

2010’lu yılların başında ikili ilişkiler alarm vermeye başlamış, 2016 darbe teşebbüsü sonrası dibe doğru ciddi bir düşüşe girmişti.

Trump’ın birinci dönemi, ilişkileri düzeltmeye yetmedi. Tersine ciddi krizlere, hatta birinci dönemin sonu Türkiye’ye dönük sert yaptırımlara sahne oldu. 

Trump’tan sonra gelen Joe Biden ile Ankara daha sağlıklı bir diyalog kurmaya çalışsa da Demokratlar liderliğindeki yönetim, ilişkileri düzeltmeye yanaşmadı. 

"Türkiye’de demokrasi daha da geriye gidiyor" diyerek karalar bağladıklarını, bu nedenle Ankara’yla araya mesafe koyduklarını sanmayın. Evet mevcut iktidarın konumlanmasından hoşlanmadılar ve demokratik geriye gidiş Ankara’ya olumsuz bakışı etkiledi. Ama ana faktör umursamazlıkları oldu. Türkiye öncelik değildi ve kendilerini uğraştıracak bir iktidarla herhangi bir alanda çalışmak için enerji harcamak da istemediler. Türkiye karşıtı lobilerin baskısına da daha açık oldukları için 'bırakalım dağınık kalsın' dediler. 

Trump 2.0, Suriye’de rejim değişimine denk geldi

Trump’ın ikinci dönemi ise ilişkileri bambaşka bir seviyeye taşıdı. Bu noktada kendi değerlendirmelerimden ziyade Ankara’nın ilişkilere bakışını aktarmak istiyorum.

Ankara’dan üst düzey bir Türk yetkiliye göre, geçmişte pek çok iniş çıkış yaşayan Türk-Amerikan ilişkileri şu anda yükseliş dönemlerinden birini yaşıyor. “İlişkilerin düzeyi en olumlu ve gelecek vaad eden bir aşamada.”

İlişkinin bu denli “olumlu ve umut” verici bir dönemden geçmesinin nedeni, Trump ile Türk mevkidaşı arasındaki "kardeşlik aşkı (bromance)" ile sınırlı değil.

Aynı yakınlık Trump 1.0 döneminde de vardı; ancak zirvede tutan kimya bürokratik düzeye yansımamıştı.

Basına kapalı bir toplantıda konuşan yetkiliye göre, Washington Çin'i en büyük meydan okuma olarak gördüğü, dikkatini ve enerjisini Asya'ya kaydırmak istediği için geride bıraktığı boşluğun — özellikle Avrupa ve Orta Doğu'da — ne daha derin istikrarsızlıklara yol açmasını ne de hasımları tarafından doldurulmasını istiyor. Bunu yapabilmesi, yani arkasına bakmak zorunda kalmayacağı göreceli bir istikrar için çalışabileceği bölgesel ortaklara ihtiyacı var.

Trump, Türkiye'yi çalışabileceği ülkeler arasında görüyor. Yani meseleye işlevsellik temelinde bakıyor.

"ABD, Türkiye'nin de bölgesinde istikrara ihtiyaç duyduğunun farkında; çünkü bazı diğer aktörlerin aksine Türkiye, aktif ya da donmuş çatışmalardan beslenmiyor. İkincisi, Türkiye'nin aradığı istikrar hegemonik nitelikte değil. Bunu yapacak kadar güçlü değiliz. Kendi düzenimizi dayatmaya çalışmıyoruz; çevremizdeki ülkelerle işleyen bir ilişki istiyoruz. Ekonomi, güçlü savunma sanayisi, büyük bir ordu, bölgeye dair iyi bir siyasi kavrayış ve yumuşak güç gibi, ortaklarımızla iş birliği içinde etrafımızda istikrarlı bir ortam inşa edecek yeteneklere sahibiz," dedi yetkili.

Engeller kaldırılıyor

Türkiye ile daha işlevsel bir stratejik ortaklık aradaki engellerin kaldırılmasını gerektiriyor.

Yetkiliye göre, Suriye'deki rejim değişikliği Trump 2.0 dönemine denk geldi ve ABD’nin YPG’ye verdiği desteği kesmesiyle en zorlu anlaşmazlık konusu hızla Türkiye ile ABD arasındaki en umut verici iş birliği alanına dönüştü.

Ukrayna, Türkiye ile ABD'nin ortaklaştığı başka bir konu. Türkiye bugüne kadar NATO-Batı ittifakında savaşın bir an önce durdurulmasını savunan nadir ülkelerden biri durumundaydı. Trump da hem Avrupa’dan askerî güçlerini çekmek hem de Rusya-Çin yakınlaşmasını frenlemek için savaşın durmasını istiyor. Ukrayna konusunda ortaklaşma da Ankara’nın ABD ile eşgüdüm içinde çalışmasını mümkün kıldı.

Kafkasya'da da çıkarlar örtüşüyor. Ankara, Ermenistan-Azerbaycan barış sürecinde ihtiyaç duyulan ivmeyi kazandıran ABD müdahalesinden memnun. 

Pürüzler sürüyor

İki başkentin farklı baktığı konuların başında Gazze ile İran geliyor. Yetkiliye göre Türkiye, ABD'nin "İran meselesiyle başa çıkmak” için seçtiği askerî seçeneği tasvip etmiyor ancak buna karşın iki başkent bu konuda bile yakın çalışmanın bir yolunu buluyor.

Kanımca Trump, Ankara’ya ne kadar havuç verirsem, kendi istediğim noktaya o kadar rahat çekerim diye düşünüyor. Bu nedenle örneğin çok yakın geçmişte meşhur Halkbank davasını da düşürme yoluna gitti.

Şimdilerde ise savunma alanındaki sorunların aşılması için çalışılıyor.

Türk yetkiliye göre Trump 2.0, CAATSA yaptırımları meselesini geride bırakma ve savunma-sanayi iş birliğinin kapsamını genişletme konusunda önceki tüm yönetimlerden daha kararlı.

Ankara'da sırada ne var?

Nitekim Trump'ın, ABD Kongresi'ndeki bazı üyelerin itirazlarına rağmen Türkiye'ye onlarca jet motoru satışını ilerletmeyi planladığı ortaya çıktı.

Türkiye'nin ilk yerli muharip uçağı Kaan'a takılacak motorlarla ilgili bir soruya Trump, "Muhtemelen onları (Türkleri) çok mutlu edecek bir şey yapacağım," dedi.

Türkiye'nin F-35 ortak üretim programına dönme meselesini çözmek S400’ler nedeniyle daha zor; ancak Türk tarafına göre iki taraf, siyasî ve hukukî gereklilikleri karşılayacak yaratıcı bir formül bulmak için her düzeyde yakın çalışıyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de geçen hafta Türkiye'nin F-35 savaş uçaklarını alabilmesi için ABD yasalarına uyup uymadığına dair bir incelemenin sürdüğünü doğruladı.

Savaş Bakanı Pete Hegseth'e atıfla, "Pete ve tüm ekip şu anda bunu inceliyor; çünkü Amerikan yasalarına uygunluk için gerçekleştiğini belgelememiz gereken bazı şeyler var," dedi.

Öte yandan, İsrail'in Türkiye'yi ısrarla hedef alması Türk-Amerikan ilişkilerini tepe noktalarında etkilemese de, yetkiliye göre İsrail lobisinin nüfuzu Kongre'nin Ankara'ya yönelik olumsuz bakışının başlıca nedenlerinden biri: "Trump yönetimi bu meselenin Türkiye'den kaynaklanmadığını anlıyor. Bu konunun bu kadar gündeme gelmesinin daha çok İsraillilerin kendi politikalarından kaynaklandığını anlıyorlar."

Ankara’dan bir bakış açısını yansıtmaya çalıştım. Elbette ki resmin tümünü vermiyor. Kanımca 'al ver'in en önemli parçası, ABD’nin YPG’ye desteği (en azından şimdilik) kesmesi karşılığında iktidarın Hamas’ı Trump’ın “barış” planına razı etmesi oldu. Barış planının ne kadar Filistinlilerin hayrına olduğu tartışmalı. Gazze’yi hatırlayan var mı?

Elbette bir başka husus “meşruiyet” meselesi. İktidarın muhalefetin üstüne gitmek için elini olağanüstü rahatlamış gördüğüne kuşku yok. Ancak Washington’da Demokrat bir yönetim olsaydı da zaten iktidar gene gaza basardı. Avrupa’daki yönetimler de üç maymunu oynuyor. 

Fark Türkiye’nin demokratik ülkeler kategorisinden çıkmasına sessiz kalmasının üstüne Trump’ın Erdoğan’ı yere göğe koymaması. Açıkçası otokrat liderler dışında seveni olmayan Trump’ın övgüsüne mazhar olmak, AKP’nin kendi oy tabanı için bile tatsız bir durum olabilir.

Öte yandan muhalefetin etkisizleştirilmesine Washington’un sessiz kalınması iktidar için yeterli değil. Arada ilişkilerdeki sorunları da aşmaya çalışıyor. Zira Trump’tan sonra ilişkilerin aynı olumlu düzlemde ilerleyip ilerlemeyeceği belli değil. 

Trump sonrası ne olacak?

Aslında iktidar tüm bu olumlu ortama rağmen Trump Amerika’sına, Trump sonrasındaki yönetimlere de tam anlamıyla güvenemeyeceğinin farkında. Tam da bu yüzden, ABD’nin askeri varlığını azaltma yoluna gittiği bir dönemde Avrupa’nın gözüne girmeye çalışıyor. NATO zirvesi göz doldurmak için önemli bir fırsat olacak. Göz boyanırken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun NATO zirvesine denk getirilen savunması da gözlerden uzak tutulacak.

/././

Yargı sahneye el koydu - EVRENSEL MANŞET-

3 Temmuz 2026 Türkiye siyasi tarihinde uzun yıllar unutulmayacak günler arasına girdi. Bir komedi gösterisindeki başarılı ve cesur performansıyla ülke gündemine giren Deniz Göktaş, iktidar medyası ve siyasetçilerinin, hatta konuyla ilgili Cuma hutbesi okutan Diyanet’in kesintisiz şekilde hedef göstermesinin ardından tutuklandı.

***

Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına adliye önünde tepki: 'Mizahtan korkan rejimler çöken rejimlerdir'
-Eylem Nazlıer - Irmak Su Timur -

Çağlayan Adliyesi önünde bir araya gelen yurttaşlar, Komedyen Deniz Göktaş’ın serbest bırakılması talebiyle eylem düzenledi. Milletvekilleri ve siyasi parti temsilcilerinin katıldığı açıklamada, gözaltı ve baskılara karşı dayanışma mesajları verildi.
***
Bugün tutuklanan Komedyen Deniz Göktaş’a destek vermek amacıyla sabah saatlerinden itibaren çok sayıda yurttaş Çağlayan Adliyesi önünde bir araya geldi.

Hakkında önce “dini değerleri aşağılama”, ardından da “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamaları yöneltilen Göktaş’ın savcılık ifadesi yaklaşık iki saat sürdü. Savcılığın tutuklama talebiyle sevk ettiği Göktaş hakkında tutuklama kararı verildi.

Kararın ardından adliye koridorlarında bulunan yurttaşlar, “Deniz Göktaş yalnız değildir” ve “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları attı. Adliye önünde de çok sayıda kişinin katılımıyla açıklama yapıldı. Açıklama boyunca “Deniz Göktaş yalnız değildir” ve “AKP mezara, halk iktidara” sloganları yükseldi.

Ahmet Şık: Herkes mücadelenin safına gelmeli
Eylemde konuşan TİP Milletvekili Ahmet Şık, yaşananların yalnızca bir kişiyi değil, ifade özgürlüğünü hedef aldığını belirterek, “Bu düzene itiraz etmeyen dilsiz şeytanlardan olmamak için herkes mücadelenin safına gelmeli” dedi.

Özçağdaş: Mizah, gücü elinde tutanları sorgulamak içindir

CHP Milletvekili Suat Özçağdaş ise mizahın toplumsal eleştirinin önemli araçlarından biri olduğunu vurguladı. Özçağdaş, “Geriye dönüp baktığımızda bu iktidarın bu ülkeye yaptığı kötülüklerden biri olarak insanların yaşam sevincini ve umudunu elinden aldığını söyleyebileceğiz. Mizah hiciv için vardır. Gücü elinde tutanların o gücü nasıl kullandıklarını görmeleri için vardır. Deniz Göktaş bu ülkeye geri döndü ve ters kelepçeyle gözaltına alındı” diye konuştu.

Bayhan: Bütün alkışlar Deniz’e olsun

Emek Partisi Milletvekili İskender Bayhan da Deniz Göktaş’ın sanatıyla kendisini kanıtladığını belirterek, “Deniz bize yeteneğini ispat etti. Mizahtan korkan rejimler çöken rejimlerdir. Sahne Deniz’in, bütün alkışlar Deniz’e olsun” ifadelerini kullandı.

“Deniz yalnız değil”

Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Hakan Öztürk, Göktaş’ın mizah yoluyla gerçekleri dile getirdiğini belirterek, “Deniz Göktaş, Kopernik gibi gerçekleri söyledi. Politik konuştu, mizahıyla tavrını ortaya koydu ve birilerini rahatsız etti. Deniz kardeşim, yalnız değilsin” dedi.

Sosyalist Emekçiler Partisi Genel Başkan Yardımcısı Derya Koca ise Göktaş’ın baskılara rağmen sanatını icra etmeye devam ettiğini ifade ederek, “Deniz, başına gelebilecekleri bilmesine rağmen ülkesine döndü ve sanatını yapmayı sürdürdü. Şimdi bizi korkutabileceklerini sanıyorlar. Ama Deniz’i oradan alacağız” diye konuştu.

Açıklamada söz alan İbrahim Aydın ise iktidarın uzun süredir yargıyı muhalifler üzerinde baskı aracı olarak kullandığını belirtti. Gazetecilerin, sendikacıların ve siyasetçilerin sık sık tutuklama talepleriyle adliyelere getirildiğini belirten Aydın, Deniz Göktaş’a yönelik dayanışmanın büyütüleceğini söyledi. Aydın, “Bu ülkede mizahı ve sözü susturmaya yönelik baskılar sürse de bu mücadele devam edecek” dedi.

***
Deniz Göktaş’ın babası -Kamil Tekin Sürek -

Deniz Göktaş beklendiği gibi gözaltına alınarak tutuklandı. Ama hukuki olarak isnat edilen suçlar tutuklanmayı gerektirecek suçlar değil. Hakkında soruşturma açılması, gözaltına alınması ve tutuklanmasının nedeni siyasi.

Deniz Göktaş’ın geniş bir kitlenin sempatisini toplaması, videosunun 10 milyona yakın kimse tarafından izlenmesi iktidarı rahatsız etti. Deniz’in cesurca çıkışı karşısında sessiz kalmak istemediler, Deniz’in söylediklerine söyleyecek çok fazla söz bulamayınca istihbarat yardıma geldi. Yandaş basına bilgi geçmeye başladı. İstihbari bilgilendirmeye göre Deniz’in çok övdüğü ve onun gibi olmak istediği babası aslında bir terörist imiş.

İstihbari bilgi şöyle: “Ölü Deniz adlı bir buçuk saatlik şovunda tam 26 kez bahsettiği ve ‘Giderek benziyorum’ dediği babasının, 57 kişinin hayatını kaybettiği ‘Çorum Olayları’nda sahada olduğu ve terör örgütüne yardım ve yataklıktan yıllarca hapiste yattığı öğrenildi. Deniz Göktaş’ın, ‘İşçi memur eylemlerinde hak arayan bir devrimci’ olarak lanse ettiği babası Kemal Göktaş’ın, 1980’li yıllarda, Marksist-Leninist çizgide olan, Che Guevara tarzı silahlı mücadele ve gerilla savaşını benimseyen marjinal sol terör örgütü THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) içerisinde faaliyet gösterdiği belirtildi.”

İmran Deniz isminden Deniz’in babasının siyasi düşüncelerini tahmin etmek zor değil. Yalnız Deniz olsa belki biraz zordur ama bir diğer isim de İmran ise babanın bir dönem “Halkın Kurtuluşu” olarak da bilinen işçi sınıfının devrimci partisinin taraftarı olduğu anlaşılır. Bir de Çorumlu ise bu tahmin olmaktan çıkar, kesindir.

Gelelim “Çorum Olayları”na. Söze konu olan, olay değil bir katliamdı. Sivas, Maraş katliamları gibi. Maraş katliamını gerçekleştirenler bir benzerini yapmak için 1980 ocak ayından itibaren hazırlıklara giriştiler. Faşistler tarafından aylarca Alevilere ve devrimcilere karşı bildiriler dağıtıldı. Askeri istihbaratçılar sık sık Çorum’a gelmeye başladı. ABD Konsolosluğu 2. Katibi CIA ajanı Robert Alexander Peck de Çorum’u ziyaret edenlerden biriydi.

Katliam yaklaşırken emniyet müdürü görevden alınıp MHP’li olduğu bilinen Tunceli valisi ile atandı. Milli Eğitim Müdürlüğüne yine MHP’li biri getirildi. MHP’lilere yaygın olarak silah ruhsatı verilmeye başlandı. Demokrat bilinen 40 civarında polis başka illere atandı. SSK hastanesine bile MHP’liler doldurulurdu. Hastaneye gelecek ölü ve yaralılar nedeniyle.

19 Mayıs törenlerinde kızların kıyafetlerinden ötürü bildirilerle halk kışkırtılmaya çalışıldı. Nihayet, MHP Milletvekili Gün Sazak’ın 27 Mayıs günü Ankara’ da öldürülmesi sonrası saldırı başlatıldı. 29 Mayıs’ta faşistler Çorum’da Alevi ve solcu olarak bilinen kişilerin evlerine ve iş yerlerine saldırmaya başladı. Devrimciler Alevi mahallelerine giden yollara barikatlar kurdu ve silahlı olarak saldırılara karşı halkı korumaya çalıştılar.

27 Mayıs’tan 6 Temmuz’a kadar faşistlerin saldırısı ve devrimcilerin savunması devam etti. Tam 40 gün. Bu rakam devletin saldırganları koruduğunun ve desteklediğinin de kanıtıdır. 40 günün sonunda 57 Alevi, solcu, demokrat Çorumlu öldü, 200’den fazlası yaralandı. Ama devrimcilerin kurduğu barikat ve direniş olmasa ölü sayısı muhtemelen yüzleri bulacaktı. İşte o günlerde bu barikatlarda bulunanlar faşistlerin söylediği gibi teröristler değil, halkın can ve mal güvenliğini korumak için canlarını ortaya koymuş halk kahramanlarıdır. Aynı günlerde tanklarla, panzerlerle ve yüzleri maskeli faşistlerle Fatsa’ya da saldırılmıştır. Zaten 2 ay sonra da 12 Eylül faşist darbesi gerçekleştirilir.

Bir düzeltme daha; barikatlardaki devrimcilerin çoğunluğu TDKP ve Devrimci Yol taraftarlarıdır. O günlerde THKO, TDKP’ ye dönüşmüştü. İmran Aydın da Ankara’ da polis işkencesi ile 1991 yılında öldürülen TDKP taraftarı işçidir.

İstihbaratçıların ve yandaş basının Deniz’in babası hakkında yaydıkları bilgiler onu ve oğlunu karalamaz, onurlandırır. Keşke Maraş’ta da Sivas’ ta da barikatlar kurulabilse ve insanların faşistlerce katledilmesi önlenebilseydi.

/././


Tutuklanan Deniz Göktaş'tan ilk açıklama: 'Neşemizi çalamazlar'

"Ölü Deniz" gösterisinde yaptığı şakalar nedeniyle "Cumhurbaşkanı'na hakaret" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamalarıyla tutuklanan komedyen Deniz Göktaş, avukatlarına yaptığı ilk açıklamada "Neşemizi çalamayacaklar" dedi.
***
Harbiye'de 1 Haziran'da sahnelediği ve YouTube'da 24 Haziran'da yayımladığı “Ölü Deniz” isimli gösterisinde kullandığı ifadeler gerekçe gösterilerek dün yurt dışından dönüşünde gözaltına alınan komedyen Deniz Göktaş, bugün sevk edildiği İstanbul Adliyesinde tutuklandı.

"Cumhurbaşkanı'na hakaret" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamalarıyla tutuklanan Göktaş, karar sonrası avukatlarına yaptığı ilk açıklamada "Neşemizi çalamayacaklar" dedi.

Göktaş'ın açıklamasını gazeteci Barış Pehlivan soyasl medya hesabından yaptığı paylaşımda aktardı. Pehlivan, paylaşımında "Deniz Göktaş’ın avukatı Metin Aslan ile konuştum. İki özel bilgi paylaştı… Bir: Deniz tutuklama sonrası avukatlarına 'Neşemizi çalamayacaklar' demiş. İki: Kendisiyle görüşen Kılıçdaroğlu’na 'CHP’yi salın' demiş" ifadelerini kullandı.


https://x.com/barispehlivan/status/2073019995185979684

Gösterisinde şakasını yapmıştı
Göktaş tutuklanmasına gerekçe edilen gösterisinde, 2023 seçimlerine dair "Neşemizi çalamayacaklar" yorumuna ilişkin de konuşmuştu. Göktaş şunları dile getirmişti: "Maalesef hayatımda siyasetten en umutlu olduğum aydı mayıs 2023. Sonunda yine aynı görüntü. Seçim gecesi, televizyonda pasta dilimleri açık. Koltuğu gömüldüm, ve dedim ki artık kaldıramıyorum. Politik bir şey izlemeyeceğim ve bir daha politka konuşmayacağım. Sonra kız arkadaşım geldi. Her seçim yenilgisinden sonra söylediği bir duası var. Ama giderek daha ruhsuz, jet imam gibi söylediği bir şeye dönüştü. Geldi, 'Neşemizi çalamazlar ya' dedi. Bana. Ben 'Evet' dedim, 'Çok doğru bir tespit. 30 yılımızı özetleyen bir tespit'… 'Evet' dedim, 'Neşemi çalmalarına izin vermeyeceğim'… Diğer insanlara bakmaya başladım bunalımla nasıl başa çıkıyorlar diye…"


***
Deniz Göktaş’ın emniyetteki ifadesi ortaya çıktı

Stand-up gösterisinde kullandığı ifadeler gerekçe gösterilerek yurt dışından dönüşünde gözaltına alınan Deniz Göktaş’ın emniyetteki ifadesi ortaya çıktı.
***

Stand-up gösterisi "Ölü Deniz"deki ifadeleri gerekçe gösterilerek, “Cumhurbaşkanı'na hakaret” ile “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamaları ile hakkında soruşturma başlatılan ve yurt dışından dönüşünde İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alınan Deniz Göktaş’ın emniyetteki ifadesi ortaya çıktı.

HaberTürk'ün haberine göre; tarafına yöneltilen “halkın belirli bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” kastının olmadığını söyledi. Bu gösteriyi yaklaşık 3 yıldır Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde yaptığını belirten Göktaş, “100 binin üzerinde seyirci bu gösterimi izlemiştir ve hiçbirisinden bu kısma dair incindiklerine dair bir şikayet gelmemiştir. Gösterim boyunca birçok konuda konuşuyorum. Sadece dindarlar değil, her türlü politik görüş ya da popüler figür hakkında konuşmalarım vardır. Burada da kötü bir şey demiyorum. Favori kitabım diyorum. ‘Çeviride sorun var’ cümlemi de yıllardır duyduğum meal tartışmalarına atıf olarak söylüyorum. İnançlı bir insanı kırmak gibi bir amacım kesinlikle yoktur, böyle bir yorumu günlük hayatta bir seyirciden duysam üzülürdüm” dedi.

Cumhurbaşkanına hakaret suçunu işlediğini kabul etmeyen Göktaş, “Herhangi bir şekilde Cumhurbaşkanını aşağılamak gibi bir niyetim yok. Gösteri boyunca bu tarz popüler figürler, ideolojiler Türkiye'ye dair sosyolojik olaylara yaptığım gibi mizahi bir yaklaşımdır, başkaca bir amacım yoktur. Üzerime atılı olan suçlamaları kabul etmiyorum” diye konuştu.

***
EVRENSEL.

EVRENSEL "Köşebaşı" -4 Temmuz 2026-


Dinin dostlukta-ayrımcılıkta, eşitlikte-eşitsizlikte, NATO’da, Madımak’ta yeri nedir? -Adnan Gümüş -


Madımak tüm yakıcılığı ve karanlığı ile duruyor.
Ankara’da NATO toplantısı var.

İkisi arasında bir bağ var mı, Türkiye’nin NATO üyeliği ile Maraş’ta Sivas’ta yaşananlar arasında bir bağ var mı? Yoksa tümden farklı konular mı?

Madımak, tarih boyunca nice din çatışmaları, Pers-Roma-Yunan seferleri, Haçlı seferleri veya dini fetihler, Maraş, Madımak, İrlanda ve daha nicesi…. Her biri kendi başına ayrı ayrı fenomenler mi, olaylar mı, yoksa sonuçta bunların hepsi din mezhep kaynaklı mı, belirlenimleri aynı mı?

Hristiyanlar Müslümanlara veya Müslümanlar Hıristiyanlara mı saldırdı, Sami dinleri Uzak Doğu dinlerine veya Uzak Doğu dinleri Sami dinlerine mi saldırıyor, Katolikler Protestanları veya Protestanlar Katolikleri mi yok sayıyor? Sünni-Şii-Alevi ayrışması, Filistin’de İsrail’de Yahudi Müslüman ayrışması, yakın coğrafyamızda Milli Görüş, Müslüman Kardeşler, Süleymancılar, Nurcular, F. Gülen, Hizbullah, IŞİD ve çeşitli dini hareketler… bunların benzeşen ve ayrışan yönleri neler?

Yeşil Kuşak Projesi ile “Gladio”, bunlarla Vatikan, NATO, CIA, MI6, MİT, 12 Eylül darbesi, Sovyetlerin dağılması vb. arasında bir bağ var mıydı, 1968’de, 78’de, 80’de, 90’larda, Maraş’ta Sivas’ta… şu an yaşadıklarımızda arada bir etki bağ var mı?

Hepsi ile birlikte ana soru şöyle belirginleştirilebilir: Din ve mezhep inancının ve mensubiyetinin toplumsal yapılanmada, eşitlik ve eşitsizliklerde, dostluk ve düşmanlıklarda yeri nedir?

Dört ana sav:
1)Din ve mezheplerin ayrımcılıklara karşı olduğu, beraberlik sağladığı savı

Dini içerden savunanlar dinin hem kişiyi daha dengeli hale getirdiği hem de ortak bir anlayış sağlayarak toplumsallaştırdığı, ön yargı ve ayrımcılıkların özden değil farklı eğilimlerden veya dışsal etkilerden kaynaklandığı savında bulunuyor.

2)Din ile ön yargı, ayrımcılık, düşmanlık arasında doğrudan bağ olmadığı savı

a)Dini kutsal inançlara bireysel olarak sahip olmak herhangi bir ön yargıya, ayrımcılığa, düşmanlığa sebep olmaz, bu kişinin dini inançlarından değil daha farklı eğilimlerinden veya dışsal süreçlerden kaynaklanır, dini inançların bunda payı sıfıra yakındır.

b)Aynı savı topluluk düzeyinde hatırlarsak, topluluğun dini inançlarının ön yargıları, ayrımcılıkları, düşmanlıkları ile bir bağı yoktur, bu ilişki sıfıra yakındır.


İlk iki sav, her dinin daha en başından bir sistemli inanç önermeleri olup olmadığı, bu amentüye inanmayanların konumunun ne olduğu konusunda içsel çelişki taşıyor. Kötülük ve günah konuları da bu içsel çelişkiler arasında yer alıyor.

3) Din ile ön yargı, ayrımcılık, düşmanlık arasında içsel bağ olduğu savı

İlk iki sava tümden karşıt veya çelişik sav ön yargı, ayrımcılık, düşmanlıklarla dini inancın sembiyotik içsel bir bağı olduğu, bunun insanlara ve olaylara bakışta “ikili” bir ayrışmayı kendi içsel bakış tarzında barındırdığı, “dini inançlı-dini inançsız” şeklinde bir anlamlandırmanın dinlerin/mezheplerin özünden esasından olduğu veya ön yargılı, ayrımcı bakışı iç anlayışı gereği içerdiği savıdır.

Örneğin B. Tibi, dinin/islamın otoriter/totaliter bir doğayı da içerdiğini iddia ediyor.

Charles B. Strozier ve ark. “The Fundamentalist Mindset Psychological Perspectives on Religion, Violence, and History” çalışmalarında hayatı iyi-kötü diye ayrıştıran keskin bir düalizmin şiddete kadar varan en temel sorunlardan birini oluşturduğunu ileri sürüyor.

Ancak eleştirel bakabilirse bu durumu bu düalizmleri kısmen aşabilecektir, ancak eleştirel bir durumda da kişi veya cemaatte dini inancına tümden iman etmediği gerilimi başlayacak, eleştirel olmama durumunda da “şizoid/ikili bir bakışı” aşamayacaktır. Dini inançla eleştirel düşünme birbiri ile en azından çelişiktir savı öne çıkmaktadır.

4) Dini ve mezhebi inançların veya kimliğin araçsallaştırıldığı savı

Her etnik örgütlenme, din mezhep

a) Saf bir inanç grubudur, her tür araçsallaşmayı dışlar, araçsallaşmaya bir dirençtir,

b) Kendi içinde saftır ama her biri araçsallaşmaya uygundur,

c) Daha en başından başka bir toplumsal sürecin araçsal bir parçasıdır savları.


Günümüzde en büyük sorulardan biri dinin kapitalizmle bağı nedir; kapitalizm tümden paracı mal mülkçü ve egoist bireyselci ise “ethnos”a/cemaatleşmeye ağırlık veren dinler kapitalizm ile çelişir mi? Dini kolektivist hareketler ile dünyevi kolektivist hareketler (örneğin sosyalizm), hangi yanları ile birbirine yakın veya hangi yanlarıyla birbiriyle çelişik karşıt durumdadır?

Sonuçları benzer olsa bile iki belirlenim çok farklı
Dinlerin oluşum süreçleri, saf halleri nedir, bu kendi başına bir fenomen midir -örneğin tanrı veya kutsal güçlerce veya insanın dünyayı ve kendini anlamlandırma, belirsizlik ve ölüm sorularına yanıt verme vb. kendi içinde saf bir fenomen mi- yoksa ta en başından diğer insani toplumsal süreçlerle iç içe, özellikle de cinsiyet veya güç ayrışmaları ile birlikte mi oluşmuştur? Veya bunlar iç içe mi geçmiştir?

Devletlerin oluşumu ile birlikte nasıl bir yer ve roldedir yoksa zaten devletlerin büyümesi ile birlikte mitolojilerden dinlere mi geçilmiştir?

“Kendi içinde farklı bir fenomen olduğu halde araçsallaştırılıyor” diye yanıtlandığında da saflık kurtarılamamaktadır, bir şeyin araçsallaştırılabilmesi için o şeyin de az çok buna hazır yatkın olması gerektiği savı birlikte ileri sürülebilir.

Eğer özünde ayrımcı değilse yine de bu çok farklı bir olgu anlamına gelir, eğer fark koyma özünden ise bu çok daha başka bir anlama gelir.

Gladio: bugün Madımak’ın yıl dönümü, NATO Ankara’da toplanıyor
Bugün ABD-İsrail’in Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya, Filistin’e, Lübnan’a, İran’a vb. saldırılarında, din ve mezhep farklılaşmalarının, bunları araçsal saysak bile çok önemli bir yeri olduğu açıktır. Baltık Bölgesi, Asya-Pasifik din ve mezhepler nasıl bir rol oynuyor acaba? Koloniyal dönemde tüm Amerika, Afrika, Asya… sömürgecilik ve emperyalizmin yayılmasında dinler nasıl bir rol oynadı veya dinlere nasıl bir rol biçildi acaba? Aynı şekilde direniş hareketlerinde de bir rolleri oldu mu? Balkanların durumu nedir? En önemlisi sosyalizm, Sovyetler ve Çin’e karşı yürütülen mücadelede Batı dinleri ve siyasal hareketleri nasıl kullandı acaba?

Sadece bir kitaba gönderme yapalım. Daniele Ganser, “NATO’s Secret Armies: Operation Gladio and Terrorism in Western Europe” kitabında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra CIA ve M16 tarafından Batı Avrupa’nın tüm ülkelerinde kurulan ve bazı ülkelerde sağcı terörizmle bağlantılı hale gelen NATO’nun gizli antikomünist gizli ordularının öyküsünü anlatıyor. “Yeşil Kuşak”, “ılımlı İslam”, Gülen hareketi, komünizmle mücadele dernekleri, İmamoğlu ailesi dahil daha nicesi bu sürecin doğrudan dolaylı parçası oldu mu acaba? Milli Görüş, tarikatlar, cemaatler doğrudan dolaylı bu süreçle ilişkilendi veya ilişkilendirildi mi, bugün kimler ne kadar ilişkili?

Gladio’nün Türkiye’de rolü ne oldu, Madımak’ta da bir dahli var mı, NATO varlığını sürdürdüğüne göre bölgede ve Türkiye’de bugün hangi operasyonları yapıyor acaba? İbrahim antlaşmalarının amacı nedir acaba? NATO tarafından Türkiye’de oluşturulan uç ordular neye yönelik acaba, Ankara’daki toplantı Ortadoğu Sünni NATO uç ordusu oluşturma projesini de içeriyor mu, böyle bir projenin bir ayağı mı? Türkiye’yi gelecekte neler bekliyor? Baltık’ta, Balkanlarda, Ortadoğu’da, Asya Pasifik’te Türkiye’ye ne rol biçiliyor?

Ne yapmalı: Tarihten ders, bilimlerden araştırma, felsefeden sorgulama

Tarih boyunca tanık olunan ön yargı, ayrımcılık ve çatışmaların çoğunun görünümü maalesef din, inanç ve kimlik üzerinden adlandırılıyor. Birbirine düşmanlık edenlerin, saldıranların, saldırıya uğrayanların bir adları var.

Müslüman, Hristiyan, Yahudi veya Hindu, Budist vb. her birini inanç yapıları; özellikle de “öteki” anlamlandırmaları bakımından, yani “hayırlı işler-günahkar işler”, “iyi-kötü”, “inançlı-kafir” gibi anlamlandırma dünyaları bakımından ne tür anlamlara sahip, ne tür anlamlar üretiyor ve aktarıyor, bunlar hangi değerlere dönüşüyor, nasıl bir hayat tarzı ve tavır oluşturuyor, bir yandan tümünde ortak durum ne, diğer yandan hem her bir dinin hem de her bir mezhebin eğilimleri neler, her birini incelemek gerekmektedir.

Tarihten psikolojiye sosyolojiye tüm sosyal bilimlere din ve dini araçsallaştırma mekanizmalarını araştırma sorumluluğu düşüyor. Felsefeye bunları sorgulama ve aşılması gerekenleri aşma bakımından çok şey üzerinde düşünme sorumluluğu düşüyor. Hepimize daha iyi bir dünyayı, şiddetten silahtan arındırılmış bir dünyayı inşa rolü, bu süreçte yer alma rolü düşüyor.

Ayrımcılık yapan inanç boyutlarına, inancın araçsallaştırılmasına, NATO’ya hayır
İnsanın bazı temel varoluş biçimleri vardır. Doğayla ilişkilerimiz, kendi iç dünyamız/birey/kişi, öteki benlerle/toplumsal varlığımız üç temel yan. Silahlanmanın, şiddetin, NATO’nun bu yanlarımız içinde olumlu bir yeri yanı var mı?

Doğaya, bireye/kişiye, topluma zararlı her şeye hayır diyebilme ve bunları aşabilme dileğiyle.

En başta da NATO, Maraş ve Madımak tüm yönleriyle aydınlatılabilirse çok şey açığa çıkarılmış olacak.


/././

Musk’ın trilyon doları: Müjde mi, alarm zili mi? -Arif Koşar-

Kapitalizmin kuralları, değerleri, ilkeleri belli: Bir insan yatırımla, ticaretle, işletmeyle dolar milyoneri, milyarderi, hele de trilyoneri olmuşsa, o insan başarılı kabul edilir.

Bu “başarı”da uyuşturucu ya da silah ticareti, fuhuş gibi kulağa hoş gelmeyen icraatlar varsa bazı sorunlar çıkabilir. Ancak cezaevinde değilse ve hayatına devam ediyorsa, her şeye rağmen başarılı sayılır. Peker peker alkışlanır. “Helal olsun!” denir.

Şirketi SpaceX’in halka arzı ile Elon Musk’ın kişisel serveti bir trilyon doları aştı. Musk tarihin ilk dolar trilyoneri oldu.

Büyük başarı!

Öyle büyük ki…

Hiç paramız yokken her gün bir milyon dolar kazandığımızı varsayalım. Musk’ın servetine yetişmek için 2739 yıldan fazla yaşamamız gerekir. Bugünkü ücretimizle on milyonlarca yıl…

İşte böyle bir başarı.

Musk’ın başarısı mı?

Yoksa kapitalizmin başarısı mı?

Yoksa, insanlığın geleceği için bir alarm zili mi?

Müjde mi?

Musk’ın trilyoner olması pek çok kişiye göre iyi bir haber. Bir tür ilerleme. Amerikan Girişimcilik Enstitüsü’nden Pethokoukis için, “sömürünün değil, kapitalizmin dinamik işleyişinin kanıtı”. Özgür bir toplumdaki yetenek, tercih ve alınan risk farklılıklarını yansıtıyor. USA Tuday’a yazan Russell’e göre; “açgözlülüğün veya eşitsizliğin bir sembolü değil; zekâ, risk alma ve azim gibi Amerikan başarısını her zaman tanımlayan özelliklerin bir ürünü.”

Birçok yorumcu ve teknoloji uzmanı da Musk’ın serveti ile onun kişiliği arasındaki bağlantıyı keşfe çıktı. Kimi onun ayrıntıcılığını, kimi risk alma cesaretini, kimi de vizyonerliğini övdü, dersler çıkardı. Mars’a gitme ve orada bir koloni kurma, yapay genel zekâ karşısında insanlığın geleceğini güvenceye alma, elektrikli araçlarla doğayı koruma gibi vaatleri ve söylemleri hatırlatıldı.

Musk gibi Nazi sempatizanı, kadın, LGBTİ+ ve işçi düşmanı bir kapitalist için gayet sempatik bir anlatı. Ancak hikâye büyük ölçüde eksik.

Çünkü Musk’un trilyonerliğe yolculuğu popüler kültürde ve Amerikan rüyası nostaljisinde anlatıldığı gibi, serbest piyasanın yeteneği ve gayretli emeği ödüllendirmesi biçiminde olmadı.

Birincisi, basbayağı devlet destekli oldu.

Washington Post'un yaptığı bir analize göre, Musk ve şirketleri yıllar içinde, genellikle kritik anlarda, en az 38 milyar dolar devlet sözleşmesi, kredi, sübvansiyon ve vergi indirimi aldı. Bu da onu dünyanın en zengin insanı yapan büyümenin temellerini attı. Örneğin NASA sözleşmeleri olmasaydı SpaceX uzun zaman önce batmıştı. 2008'de, Tesla'nın CEO'su olduktan kısa bir süre sonra Musk, gerekli şartları sağlamamasına rağmen devletteki bağlantılarını kullanarak oldukça düşük faizli bir krediyle şirketi iflastan kurtarmıştı. Tesla, uzun yıllar, araba satışı ile değil ABD hükümetinin kurduğu karbon piyasasında “kredi” ticareti yaparak kâr elde edebilmişti.

ABD Başkanı Trump, Musk’la geçen seneki gerilimi sırasında şunu söylemişti: “Devlet teşvikleri olmasaydı Elon muhtemelen dükkânı kapatıp Güney Afrika'daki evine geri dönerdi."

Devletten 38 milyar dolar destek almış birisinin dolar milyarderi olması nasıl iyi bir haber ve büyük bir başarı değilse dolar trilyonerliği için de aynı şey geçerli.

İkincisi, Musk’ın servetinin, Amerikan rüyasının varsaydığı serbest piyasayla pek bir ilgisi yok. Aksine, Musk, devlet desteği dahil çeşitli yollardan tekelleşmenin, yani tekelciliğin temsilcisi. SpaceX'in 2025 yılında tüm küresel yörünge fırlatmalarının yaklaşık %51'ini ve ABD fırlatmalarının yaklaşık %85'ini üslendi. Musk'ın Starlink'i uydu iletişim pazarında hâkim konumda. Yörüngede yaklaşık 10 bin 500 uydusu bulunuyor ve binlercesini daha göndermeyi planlıyor.

Spekülasyonda başarı
Üçüncüsü, bir başarıdan bahsedilecekse Musk başarılı bir spekülatördür.

Trilyoner oluşu da bununla yakından bağlantılıdır.

Spekülasyon borsa ve finansal piyasaların içsel bir özelliği. Ruhlara sinen teknoloji fetişizminin açtığı zeminde, bilim-kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırları bulanıklaştırarak Musk, belki de birkaç yüzyıl sonra gerçekleşecek ya da hiç gerçekleşmeyecek “kısa vadeli” hedeflerle, şirketlerinin piyasa değerini gerçek değerinin onlarca kat üstüne çıkarmayı başardı.

Örneğin uzun yıllar zarar eden ve şimdi de kârı oldukça sınırlı olan Tesla’nın ABD otomobil piyasasındaki payı %12. Ford’un piyasa değeri ile kazancı arasındaki oran 11,3, General Motors’un 13,5 iken, Tesla için bu oranın kaç olduğunu tahmin edebilir misiniz? 292. Evet, Tesla’nın toplam hisse değeri, kazancından 292 kat daha fazla ve bu geleceğe yönelik olağanüstü iyimser bir beklenti anlamına geliyor. Musk’a yüzlerce milyar dolarlık hisse sahipliği sağlayan bu orantısızlığın Tesla’nın ürettiği otomobillerle ilgisi yok. Şirketin hisse senedi fiyatı, Musk'ın uzun zamandır yerine getiremediği sürücüsüz "robot taksiler", kamyonlar ve insansı robotlar vaadine, başka bir deyişle hızla şişmekte olan finansal yapay zekâ balonuna dayanıyor.

Aynı şey SpaceX için de geçerli. 2025 yılında zarar etmesin etmesine rağmen SpaceX, olağanüstü bir piyasa değerlemesiyle Musk’ı trilyoner yaptı. SpaceX’in böyle bir değeri olmadığını bilen Musk’ın, halka arz sırasında yaptığı konuşma, yine Mars’a koloni kurma ve uzayı fethetme üzerineydi.

Ancak bu, Musk’ın sorunu değil. Çünkü işe yarıyor. Wall Street ve büyük finansal oyuncular, Musk’ın geleceğe dair vizyonuna, adını doğru koymak gerekirse ABD devletinin arkasında durduğu bir Musk’a güvendiği için, ona yatırım yapmayı tercih ediyorlar. Ve şimdilik kazanıyorlar.

Alarm mı?
Dünyanın dolar milyarderlerine, hele de bir dolar trilyonerine ihtiyacı yok.

Mesela, dünya bir dolar trilyoneri kazanınca, evsiz sayısı azaldı mı?

Yoksulluk gerileyip emekçi kitleler, halkın geniş kesimleri daha fazla gelir elde etti mi?

Çocuklar artık daha iyi beslenip daha iyi bir eğitim mi alıyor?

Daha iyi sağlık hizmeti, güvenceli bir emeklilik imkânı mı doğdu?

Hayır, tam tersi…

Tekelleşme düzeyi arttı.

Gelir ve servet dağılımı daha da bozuldu.

Musk’ın serveti, dünya nüfusunun neredeyse yarısının, yani 3,8 milyar insanın toplam servetine eşit. Bu servetinin sadece %10’uyla bile dünya genelinde 800 milyon insan aşırı yoksulluktan kurtulabilir.

Sorun sadece eşitsizliğin tarihte görülmemiş boyutlara ulaşması değil.

Bu eşitsizlik ve zenginleşmenin emekçi sınıfların yoksullaşması, çalışma koşullarının ağırlaşması, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi haklarının budanması, sosyal harcamalarının azaltılması, bağımlı ülkelerden emperyalist merkezlere kaynak transferi ile birlikte var olmasıdır.

Musk tam da bunu temsil ediyor: Tekelleşmeyi, militarizm-devlet-sermaye iş birliğini, emperyalizmi, otokratikleşmeyi, sosyal harcamaların kısılmasını…

Trump’ın seçim zaferinin ardından DOGE (Hükümet Verimliliği Departmanı) temsilcisi olarak görev alan Musk, kemer sıkma adına on binlerce işçiyi işten çıkardı, sosyal harcama bütçelerini kıstı, toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim ve sağlıkla ilgili fonları azalttı.

Ancak, ilginç olan Musk’ın, DOGE başkanlığı döneminde kendi şirketlerine ve genel olarak multi-milyarderlere yönelik kamu harcamasını azaltacak hiçbir önleme yönelmemesi, hatta, kendi şirketleri ile anlaşmazlık içindeki kurumları kapatmasıdır.

Örneğin Musk’ın şirketlerinin vergi oranı herhangi bir emekçiden kat be kat düşük. Tesla, vergi cennetlerini ve yasal boşlukları kullanarak 2025 yılında hiç vergi ödemedi. Son üç yıllık vergi oranı %0,47. Yani %1 bile değil. Sistem, Musk ve onun gibiler için çalışıyor.

Musk, gelir ve servetin merkezileşmesini koşullayan kapitalizmin bir semptomu. Dünya kapitalizminin emekçilerden çalıp multi-milyarderlere yönelttiği servet aktarımının görünümlerinden biri.

Musk’ın dolar trilyonerliği, kapitalizm için normal ama insanlık için bir alarm zili.


/././

Boya işi -Arif Nacaroğlu-

NATO toplantısının eli kulağında. Birileri çıkıp domates, yumurta, boya atmasın diye seracılar gözaltına alındı, tavukçulara kayyum atandı. Horozlardan korkmasalar tavukları da toplayacaklardı ama onlar kendilerinden çıkınca bıraktılar.

30 küsur lider geliyormuş. Yahu bu lider dediklerinin çoğunun, kendi ülkelerinde, kendi vatandaşlarından yemediği kalmadı. Üstlerine boya da atıldı. Hatta biri neredeyse omlet oluyordu da şemsiyelerle zor kurtardılar. Domatesi, biberi, boyayı yiyen Avrupalı lider, “Bizde demokrasi var, eleştiri hakkı var, insan hakkı var.” diye hava bile attı.

Eee, şimdi bizimkilere ne oluyor? Bıraksalar iki genç iki tane bıldırcın yumurtası atsa, Dünyanın içine ettiniz.” diye bağırsa, devletliler, “Bizde demokrasi var, insan hakkı var.” dese fena mı olur. Bunlara numaradan da olsa demokrasi gibi görünmemizi sağlayacak yöntemleri öğreten, öneren bir danışman yok mu? Maaşları 10, 15 emekli maaşı olan bu danışmanlar uçup, uçup ayda bir twit atmakla mı görevliler.

İşin daha garibi gri pantolon, beyaz gömlek üniformalı taksiciler. Şimdi, “Taksi” filmini izlemiş Macron bu numarayı yiyecek mi? Bunların Ankara’da yaşayan temsilcileri hiç mi anlatmadılar Cinderesi’nin arka sokaklarını?

Ama en matrak olanı da boya işi. Tamam, Kayserili eşeği boyayıp babasına satmış ama koskoca Ankara bu. Ya sabah erken kalkan bir lider hele şu ara sokağa bir gireyim derse?

Ben gençken Kenan Paşa da anayoldan görünen evleri beyaza boyatmıştı. Kenan Paşa, önce Kenan Evren, sonra sanık Kenan, sonra hayal oldu.

Boya işine dikkat...


/././

3 Temmuz 2026 Cuma

Murat Ağırel, Murat Ongun’un dikkat çektiği ‘gizli tanığın’ ifadesini ortaya çıkardı: Çarpıcı ‘Abdullah Gül’ ve ‘İlbaklar’ ayrıntıları!-CUMHURİYET-

Yazarımız Murat Ağırel, İBB soruşturmasının ek evrak klasörlerinde yer alan gizli tanık Ceviz'in ifadesine ulaştı. Onlar TV yayınında ifadenin ayrıntılarını anlatan Ağırel, Dosya kapsamında gözaltına alınan ve tutuklanan İlbak Holdingin asıl ve görünmeyen patronu, bu Holding'i son 15 yılda hızlı bir şekilde destekleyerek büyüten Abdullah Gül ve kardeşi Macit Gül'dür" kısmını aktardı. Ağırel, söz konusu gizli tanığın ifadesinin iddianamede yer almadığını da söyledi.

https://youtu.be/cK4yMhGV-vU

Cumhuriyet yazarı Murat Ağırel Onlar TV'nin yayınında İBB soruşturmasının ek evrak klasörlerinde yer alan gizli tanık Ceviz'in ifadesini aktardı. Ağırel, söz konusu gizli tanığın ifadesinin iddianamede yer almadığını da söyledi. 

Ağırel, iddianamede 64 eylemden sorumlu tutulan ve hakkında yaklaşık 1000 yıl hapis cezası talep edilen Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun'un ifadesinden İlbaklarla alakalı şu kısımları aktardı:

"İlbaklar anlattıkları eylemlerle birlikte 19 Mart'ta gözaltına alındılar ve ardından tutuklandılar. Milyarlarca dolarlık vurgunu beraber yapmakla suçlanıyoruz. Murat, Yusuf ve Ali İlbak gözaltına alınıp tutuklandı. 40-45 gün sonra Murat İlbak tahliye oldu. Murat İlbak'ın ifadesi açıklanmadı. Tutukluluk değerlendirmesi yapılacağı zaman Ali ve Yusuf İlbak'la birlikte gideceğiz. Yusuf ve Ali İlbak tutukluluk değerlendirmesinde avukatının savunmasıyla tahliye ediliyorlar. Şirketlerini geri alıyorlar, tedbirler kaldırılıyor. İddianamede adı 1087 kez geçen İlbaklar artık sanık bile değildi."

Ağırel "61-76 arasındaki 16 eylem İlbakların tahliyesi ve iddianamede olmamasından dolayı çöp oldu. Bu eylemlerde zarar varmış, ama sanıkları yokmuş. Buradaki zarar 1 milyar 40 milyon TL'ymiş. Sadece İlbaklar değil, dosyada bazı dokunulmazlar aileler var. Türk Ailesi var, Çekino var, Ertan Yıldız var, Rıdvan Dilmen var, Panout var. Panout diye bir firma var, 1,5 yıl önce kurulan şirkete 20 yıllığına İETT duraklarının reklam hakları verilmiş. Panout ile yapılan revize sözleşme iddianamede yer almıyor. Kültür A.Ş. adına bu sözleşmeyi imzalayan Serdal Taşkın arkadaşımızın her faaliyeti suç olarak ilan ediliyor. Niye bu sözleşme iddianamede yok? Çünkü bu şirketin sahibi Halil İbrahim Bacacı isimli iş insanımızdır. Murat Kapki bile itirafta bulunarak 'metrekaresine 8 bin lira verdiğim yer elimden alınıp Bacacı'ya 2 bin liraya verildi' diyor" diyerek devam etti.

GİZLİ TANIĞIN İFADESİ: İLBAK HOLDİNGİN ASIL PATRONU ABDULLAH GÜL VE KARDEŞİ MACİT GÜL’DÜR

Ağırel ulaştığı, İBB soruşturması ek evrak klasöründe yer alan gizli tanık Ceviz'in aşağıdaki ifadesini okudu: "Ben uzun yıllardır İstanbul'da ticaret ile uğraşmaktayım. İstanbul'da ve İstanbul dışında Ekrem İmamoğlu ve organizasyonu içerisinde bulunan bir kısım iş adamlarının içerisine girmiş olduğu rüşvet ve usulsüzlüklerine ilişkin şahit olduğum hususları anlatmak istiyorum.

Dosya kapsamında gözaltına alınan ve tutuklanan İlbak Holdingin asıl ve görünmeyen patronu, bu Holding'i son 15 yılda hızlı bir şekilde destekleyerek büyüten Abdullah Gül ve kardeşi Macit Gül'dür. Abdullah Gül, Diyarbakırlı Cüneyt Yakut'u 27 Haziran 2021'de özel randevu alarak Ekrem İmamoğlu'na göndermiştir. Cüneyt Yakut, İmamoğlu'nu İBB makamından alıp, kendi özel mimarı olan Gökhan Avcıoğlu'nun ofisine getirdi. Aralarındaki bu ilişkinin sebebi Cüneyt Yakut'un Mobiltel'in patronu Aydın Mıstaçoğlu ile Kırgızistan'da yapmış olduğu AVM'deki hissesini 30.000.000 USD'ye satarak, elde ettiği sermayenin bir kısmını Murat İlbak, diğer bir kısmını da Diyarbakırlı hemşehrisi Murat Kapki'ye vermiş olması ve bu kişilerden aylık bir gelir elde etmeye başlamış olmasıdır. Dolayısıyla Murat İlbak ve Murat Kapki'nin görünmeyen küçük ortaklarından biri de Cüneyt Yakut'tur. Cüneyt Yakut öncesinde reklam işleri ile uğraşmakta olup TAV işletmelerinde ve İstanbul bünyesinde bulunan açık hava ve metro reklam haklarının tamamını da Murat İlbak'a devretmiştir.


Aynı şekilde, Cüneyt Yakut, Murat İlbak, Murat Kapkı üçlüsü, Abdullah Gül ile 20 yıllık yakın ilişkileri aracılığıyla, İmamoğlu ve Murat Ongun ile 2020'den itibaren sürekli görüşmeler yapmış ve yasa dışı ticaret ve sahte fatura eylemlerini gerçekleştirmiştir. Son olarak Cüneyt Yakut, İlbak Holding ile ortak olduğu Bodrum Torba'da deniz kenarında bulunan SİT alanlı arsaya İmamoğlu'nun imar vermesi için, 27 Haziran 2021'de İmamoğlu'na Abdullah Gül'ün özel referansıyla giderek, Bodrum Belediye Başkanı Aras'ı aratıp SİT alanlı araziye imar izni verdirmişlerdir. Arsaya yapılan ve tanesi 12.000.000 USD olan villaların gizli sahipleri, Ekrem İmamoğlu, Murat İlbak, Yakut'un Diyarbakırlı hemşehrisi İmamoğlunun danışmanı Murat Ongun ve İBB'yi soyan Murat Kapkı, Cüneyt Yakut, Abdullah Gül'ün kardeşi Macit Gül'dür. Bildiğim kadarıyla bu villalardan bir tanesini de bir borsacıya Cüneyt Yakut satıp parasını alarak, aldığı parayı Murat İlbak’'a vermişti."

“İDDİANAMEDE YER ALMIYOR, SAVCILARIMIZ KIYMETLİ GÖRMEMİŞ DEMEK Kİ”

Ağırel ifadeyi okumasının ardından “Bu şu anda İBB soruşturmasının ek evrak klasörlerinde yer alan gizli tanık Ceviz'in beyanı. İddianamede yer alıyor mu? Hayır. Savcılarımız kıymetli görmemiş demek ki. Değer vermiş olsalardı belki Cumhurbaşkanı'na dair de gözaltı kararı vb olurdu. Buradaki gizli tanığın ifadeleri ciddi alınmamış. Bu ifade 7 Nisan 2025'te veriliyor. Bu ifadeden yaklaşık 40 gün sonra İlbaklar tahliye ediliyor. Sonrasında İlbaklarla ilgili kısımların büyük kısmı dosyadan çıktı. İBB'nin soruşturmaya konu olan zararları 200 kusür milyon TL. Ama İlbaklar dosyada yok veya Bacacılar nasıl araştırılmıyor?" diye konuştu. 

https://twitter.com/i/status/2072766706737348629

CUMHURİYET


2 Temmuz 2026 Perşembe

BİRGÜN "Köşebaşı +Gündem" -2 Temmuz 2026-

Dönemin icadı okul türü: Fen imam hatip liseleri -Feray Aytekin Aydoğan

2010 referandumu ve 2012 4+4+4 eğitim yasası sonrası ülkemizde çok şey değişti. İktidarın “Yeni Türkiye Yüzyılı” gibi ifadelerle ilan ettiği yeni bir rejimin inşa edilme adımları hızlandırıldı. Her alanda rejim inşası adımları hızlandırıldı. Ancak en çok etkilenen alan eğitim oldu.

Eğitim kamusal hak olmaktan çıkarıldı. Özel okulların devlet okullarına oranı yüzde yirmilere ulaştı. Devlet okullarında da proje sınıflar, katkı payı, kayıt parası, bağış gibi isimler altında eğitimin ancak parayla satın alınarak ulaşılabilecek bir meta olduğu fikri olağanlaştırıldı. Mesleki eğitimde atılan adımlar MESEM, dört yeni okul modeli gibi uygulamalarla okullar, eğitim kurumları sermaye için erken yaşta ucuz hatta bedava iş gücü bulma kurumları haline getirildi. Mülakat, Milli Eğitim Akademisi, proje okullar gibi uygulamalarla liyakat artık ilke olmaktan çıkarıldı. Kişisel, sendikal, siyasal yakınlıkların, keyfiyetin hakim olduğu bir sistem yaratıldı.

Proje okullar yine gündemde. Ülkemizin köklü liseleri ile başlayan dönemin bakanı Nabi Avcı’nın “Sayıları üçü beşi geçmez” dediği proje okul uygulaması ile liselerin önemli bir bölümü proje okul haline getirildi. Ölçüsüz, kuralsız, kritersiz bir şekilde bu okullarda çalışan öğretmen ve eğitim yöneticilerinin bakanlıkça belirlendiği bir sistem yaratıldı.

Tuz öyle koktu ki; bir proje okulunda Sincan Anadolu Lisesi’nde müdür olan Ali Osman Köse bir “sendikanın” belirlediği isimlerin müdür yardımcısı olarak atanmasına itiraz edip istifa etti. Geçen yıl 9 bin 252 öğretmen proje okullarından fiili sürgün edildi. Geçtiğimiz yıl “Öğretmenime Dokunma” diyerek ülkemizin her yerine yayılan öğrenci eylemlerinin etkisi o denli rahatsız etmiş ki öğretmen görevlendirmeleri 26 Haziran karne gününe ertelendi. Öğrencilerin, öğretmenlerin okulda olmadığı saatlerde açıklandı.

Çok sayıda öğretmenin görev süresi uzatılmadı. Öğretmenler yine mağduriyetlerle, belirsizliklerle karşı karşıya bırakıldı.

Proje okullar ülkemizin temel gündemi olmaya devam edecek. Çünkü mesele bir okul türü, bir program türü uygulanması meselesi değil. Hangi öğretmenin, hangi okulda, ne kadar süre çalışıp çalışmayacağında hatta Akademi ile atanıp atanmayacağında kişisel, sendikal ve siyasal yakınlıkların belirleyici olduğu bir sistem inşa edildi.

Proje okullardaki değişikliğin ayak izlerini proje okul yönetmeliği değişikliğinde ve kalkınma planlarında görmüştük. Bazı okullar proje okul kapsamından çıkarıldı, yeni okullar proje okul kapsamına alındı. Kamuoyunda gündem olan Sincan Anadolu Lisesi de yeni proje okul olan okullardan.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verileri üzerinden güncel olan proje okullar verilerini incelediğimde yine iktidar icadı olan bir okul türündeki artış oldukça dikkat çekici. 2010 referandumu ve 2012 4+4+4 yasası sonrası atılan adımlardan biri de “Fen ve Sosyal Bilimler Programı / Projesi Uygulayan Anadolu İmam Hatip Liseleri” adıyla yeni bir okul türü icadıydı. 1 Eylül 2016 tarih ve 29818 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Millî Eğitim Bakanlığı Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumları Yönetmeliği” esas alınarak başlatıldı.

Milli Eğitim Kanunu’na göre çok açık bir şekilde “İmam Hatip Liseleri; imamlık, hatiplik ve Kur'an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetleri yerine getirecek elemanları yetiştirmek amacıyla kurulan” ifadesi bulunmasına rağmen fen, sosyal bilimler imam hatip liseleri ismiyle bir okul türü yaratıldı.

MEB verileri üzerinden incelediğimizde örneğin İstanbul’da merkezi sınavla öğrenci alan 20 fen lisesi, 4 sosyal bilimler lisesi var iken proje okullar kapsamına alınan ve merkezi sınavla öğrenci alan 80 fen ve sosyal bilimler proje ve programı uygulayan imam hatip lisesi var. Yerel yerleştirme ile öğrenci alan imam hatip liseleri arasında da fen ve sosyal bilimler proje ve programı uygulayan imam hatip liseleri var.

Eğer bu sayılar güncellenmemiş rakamlar ise yine de aradaki fark ciddi boyutta.

Ayrıca imam hatip liseleri içinde açılan proje imam hatip ortaokulları da yalnızca imam hatiplere özel bir uygulama. Mesleki ve teknik eğitim politika belgesi ve proje okul yönetmeliği değişikliği ile meslek ortaokullarında, güzel sanatlar müzik, spor ortaokullarında da şimdilik sınırlı sayıda başlatılan bu uygulama da dönemin icadı.

Fen, Sosyal bilimler, Anadolu Liseleri bünyesinde açılan ortaokul uygulaması ismiyle bir uygulama yok iken imam hatipler bünyesinde açılan sınavla öğrenci alan sayıları ciddi boyuta ulaşan proje imam hatip ortaokulları da AKP dönemi eğitim politikalarından oldu.

/././

Uç beyliğinden cepheye iktidar jeopolitik satıyor -İbrahim Varlı- 

Gelecek haftaki NATO Zirvesi öncesi Ankara’ya gelen Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas, Türkiye’nin güvenlik, göç ve enerji konularında kilit olduğunu, NATO'nun “Doğu Kanadı”nı korumaya da önemli katkı sağladığını söyledi. Erdoğan ile de Ukrayna’yı, Ortadoğu’daki çatışmaları ve İran’ı ele aldıklarını söyledi.

Türkiye coğrafi konumundan ötürü jeopolitik açıdan önemli bir kavşakta. Bu yadsınamaz bir gerçeklik. Saray rejimi de bunun farkında. Zirve üzerinden meşruiyet sağlama arayışındaki iktidar, jeopolitik satarak varlığını sürdürmeye çalışıyor.

Bu ithal “meşruiyet”in bir faturası var. Yeni sürümü piyasaya sürülecek olan NATO’da doğu kanadının yanında kuzeyde de önemli görevler veriliyor.

Saray rejimi buna dünden razı. Görev kâğıdına gönüllü yazılmış durumda. Türkiye’yi sadece NATO'nun güney (doğu) kanadını koruyan bir sınır ülkesi değil, Baltıklar’dan Karadeniz’e, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya dört bir yanda kullanılacak bir “cephe ülkesi” yapmak istiyorlar.

360 DERECE NATO

Geçen hafta NATO Zirvesi kapsamında medya temsilcileriyle buluşan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Türkiye'nin NATO'daki yeni konumlanışına dair şu ifadeleri kullanacaktı: “Türkiye artık sadece NATO sınırlarını koruyan bir ülke değil, merkezi konumda bir müttefik. Türkiye NATO'nun 360 derece güvenlik anlayışının merkezinde. NATO'nun yalnızca doğudan gelen tehditlere odaklanması bir eksiklik. Zira tehditler artık tek yönden gelmiyor.”

Zirve pek çok yönüyle önemli. İktidarın sıkıyönetim ilan edercesine Ankara dahil pek çok kentte başvurduğu yasaklar olağan bir ev sahibi gayretkeşliğinin de ötesinde manalar içeriyor.

BİR ZİRVEDEN DAHA FAZLASI

ABD liderliğindeki küresel güç merkezleri yeni bir emperyalist düzen arayışında. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Amerika merkezli düzen su alıyor. Bu yeni emperyal düzen arayışında savaş sonrası 1949’da kurulan NATO da hegemon güç ABD’nin yönelimleri doğrultusunda biçimlendiriliyor.

ABD Savaş Bakanı Peter Brian Hegseth bunu "NATO 3.0” olarak duyurdu. Buna göre “ittifak”ın yapısı da, misyonu da, üyelere düşecek sorumluluklar da yeniden belirlenecek. Hegseth’in “Soğuk Savaş'ı kazanan NATO 1.0 modelini esas alan bir NATO 3.0 inşa ediyoruz” sözleri ittifakın kanlı pençelerini keskinleştireceğinin göstergesi.

ROLLER YENİDEN DAĞITILACAK

Ankara Zirvesi’nde Türkiye'nin ve diğer ülkelerin NATO içindeki yeri yeniden tanımlanacak. Rejimin niyeti belli. Türkiye’yi “ileri karakol”luktan merkeze çekerek daha fazla yük ve görev üstlenmek. Duran “Türkiye artık NATO'nun merkezinde” derken Ankara’nın pozisyonunu işaret ediyor.

ZİRVEDE ALINACAK KARARLAR

“3.0 vizyonu”nun temelinde Avrupa ülkelerinin daha fazla sorumluluk üstlenmesinin bulunduğunu belirten NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Ankara zirvesinde bu taksimatın yapılacağını söyledi. 7-8 Temmuz’daki zirvede şunlara karar verilecek.

• Külfet paylaşımı: Trump-ABD’nin dayatmasıyla üye ülkeler ilk etapta bütçelerinin yüzde 3’ünü, sonra da yüzde 5’ini savunmaya (NATO) harcayacak. Türkiye yüzde 3,5+1,5 hedefine 2030 sonunda ulaşmayı hedefliyor.

• Silahlanmaya yatırım: Savunma harcamalarının artırılması kapsamında askeri üretim kapasitesi büyütülecek. Silahlanmaya hız verilecek, tedarik süreçleri hızlandırılacak.

• Ukrayna’ya destek: Rusya ile savaş halindeki Ukrayna’ya mevcut destek daha da artırılacak. Bir askeri-mali paket daha hazırlanacak.

Ukrayna düğümün kopacağı yer. Trump’ın emir eri konumundaki Rutte, uzun vadede NATO açısından en büyük tehdidin Rusya olmaya devam ettiğini belirterek kuşatmanın devam edeceğini açıkladı.

Rusya’nın yanında Çin, İran ve Kuzey Kore de radarda. Rutte’ye göre özellikle Çin’in hızla büyüyen askeri kapasitesi göz ardı edilmemeli.

TÜRKİYE'YE BİÇİLECEK GÖREVLER

• Sınırdan merkez üsse: Türkiye kuruluşundan bu yana NATO’nun güney kanadının uç karakoluydu. Yeni konseptte Baltıklar’dan Karadeniz’e uzanan hatta kuzey cephesinde de kritik roller alacak.

• Askeri sorumluluk: Türkiye 2028'den itibaren NATO'nun en kritik gücü olan Müttefik Mukabele Kuvveti (ARF) liderliğini üstlenecek.

• İttifaka cephanelik: Rutte Türkiye’nin savunma sanayi altyapısının NATO’nun caydırıcılığı açısından kritik önemde olduğunu söyledi. Bu alt yapı Rusya ile kapışmaya hazırlanan “ittifak” için kritik önemde. Duran bunu, “NATO'nun gelecekte yalnızca asker sayısına değil, üretim kapasitesine, teknolojik esnekliğe ve tedarik güvenliğine ihtiyacı olacak” sözleriyle açıklıyor.

• Kuzeye cephesinde bekçilik: NATO Rusya’ya karşı hazırlıkları yoğunlaştırırken Karadeniz cephesinde Türkiye kilit bir rolde. Boğaz’da konuşlandırılacak NATO Deniz Komutanlığı’nın ana hedefi Rusya olacak.

YENİ SAHNEDE TEHLİKELİ ROLLER

Rejime göre Ankara Zirvesi yalnızca bir ev sahipliği meselesi değil. Türkiye'nin NATO içindeki yükselen ağırlığını gösteren diplomatik bir sahne!

Saray Sözcüsü, “NATO'nun güvenlik haritası yalnızca Batı Avrupa merkezli değil, Güney ve Doğu Avrupa, Karadeniz ve Ortadoğu bağlantılı düşünülmelidir” derken Trump ile işbirliği içindeki rejimin Türkiye’yi NATO’nun merkezine yerleştirecek olmasının faturası tüm ülkeye çıkacaktır.

/././

Merkez Bankası rezervleri 13 ayın en düşük seviyesinde! 

TCMB'nin toplam rezervleri 26 Haziran 2026 haftasında, 16 Mayıs 2025 haftasından bu yana ilk kez 150 milyar dolar seviyesinin altına indi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) toplam rezervleri, 26 Haziran haftasında bir önceki haftaya göre 7 milyar 991 milyon dolar azalışla 149 milyar 205 milyon dolar oldu. TCMB, haftalık para ve banka istatistiklerini açıkladı. HEM DÖVİZ HEM ALTIN REZERVİ AZALDI  Buna göre, 26 Haziran itibarıyla Merkez Bankası brüt döviz rezervleri 5 milyar 260 milyon dolar azalarak 54 milyar 251 milyon dolara indi. Brüt döviz rezervleri, 19 Haziran'da 59 milyar 511 milyon dolar seviyesinde bulunuyordu. Bu dönemde altın rezervleri ise 2 milyar 731 milyon dolar düşüşle 97 milyar 685 milyon dolardan 94 milyar 954 milyon dolara geriledi. Böylece Merkez Bankası'nın toplam rezervleri 26 Haziran haftasında bir önceki haftaya göre 7 milyar 991 milyon dolar azalarak 157 milyar 196 milyon dolardan 149 milyar 205 milyon dolara indi.

***

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Ağustos 2026-

Geleceğe ipotek: Borç kamburu(I)-Binhan Elif Yılmaz-  Yüksek faiz yükü bütçe açıklarını büyütmekte, büyüyen bütçe açıkları yeni borçlanma ih...