29 Eylül 2026 Salı

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem"-29 Eylül 2026-


Fon skandalının toplumsal boyutları -Hayri Kozanoğlu-

Günlerdir fon skandalını konuşuyoruz. Aslında gündelik yaşamda kredi kartları, ihtiyaç kredileri, fonlar, döviz, borsa derken, finans toplumun tüm dokularına nüfuz etmiş durumda. Finansal kapitalizmle birlikte, “Emekçiler kazandığını yer” ilkesi de geride kaldı. Geniş toplum kesimlerine kredi kartları, tüketici kredileriyle gelirlerinin ötesinde harcama yapma, dolayısıyla ekonomide etkin talebi artırma yolu açıldı. Ama iş geri ödemeye gelince metroda, kahvede, işyerinde bu borçların nasıl geri ödeneceğine, üç kuruşluk tasarrufların nasıl değerlendirileceğine ilişkin muhabbetler baş gündem maddeleri arasında yer alıyor.

Bir ekonomide sınıfsal pozisyonlarına göre bireylerin yatırımcı mı yoksa borçlu mu olduğunu ayırt etmenin de iyice güçleştiği çok karmaşık bir kompozisyon söz konusu. Bir emekli oğlunu evlendirmek için ihtiyaç kredisi kullanırken diğer bir emekli temel harcamalarına bile yetmeyen maaşını, sınırlı birikimleriyle mevduata veya fonlara koyarak destekleme gayreti içine girebiliyor. Tuzu kuru kesimler 2023 seçimleri öncesinde gözlemlendiği gibi, düşük faiz ortamından yararlanıp kredi kartı limitlerini zorlayarak borçlanıp borsaya yatırabiliyor. Faizden uzak durmaya çalışan muhafazakar kesimler bir eve bir arabaya sahip olabilme özlemlerini son yıllarda yaygınlaşan tasarruf finansman şirketleriyle gidermeye çalışabiliyor.

ASIL MAĞDUR KÜÇÜK YATIRIMCI

Nitekim son fon skandalında 25 bin yatırımcının para koyduğu tasfiye konusu bir fonun kişi başı ortalama portföyünün 100 bin liranın altında bulunduğu ortaya çıktı. 48 bin yatırımcı barındıran bir diğer fondaki ortalama yatırım miktarı da 110 bin lira. Buradan kolaylıkla 40-50 bin lira civarında mütevazi bir tasarrufa sahip çok sayıda küçük yatırımcıdan söz edilebileceği sonucunu çıkarmak zor değil. Buna karşın istisnalar dışında, manipülasyona başvuran, içeriden bilgi edinen, fiyatlar zirve noktalara ulaştığında çıkışa geçmeyi başaranlar da ne tesadüftür ki hep büyük oyuncular arasından çıkmış.

Burada unutulmaması gereken bir konu da şu: Doğrudur, fonlardan çıkışlarda danışıklı dövüşler, küçük yatırımcıyı yanıltacak sahte sinyaller, çıkışın zamanlamasının optimum noktada gerçekleşmesini sağlayacak tertipler devreye girmiş olabilir. Ancak 28 Ağustos’ta yayımlanan Yatırım Fonlarına İlişkin Rehberi’nin, bir fonda tek bir hissenin ağırlığına, fiili dolaşım oranına göre ayarlanacak ağırlığına, aynı yöneticinin yönetebileceği fonların sayısına ilişkin getirdiği düzenlemeler zaten mevcut fonların eski bileşimiyle devam edemeyeceğine işaret ediyor, hatta büyük olasılıkla bir çöküş yaşanmasını kaçınılmaz hale getiriyordu. Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 18 Eylül 2026 tarihli basın açıklaması; Borsa İstanbul, Takasbank, Sermaye Piyasaları Birliği, Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun yanısıra ilgili kamu kurum ve kuruluşları özel sektör temsilcileri ile iletişim halinde bulunulduğunu, yerli ve yabancı yatırımcıların görüş ve değerlendirmelerine başvurulduğunu söylüyor. Dolayısıyla piyasa profesyonelleri Rehber’de neler bulunduğunu ayrıntılarına kadar biliyorlardı ve bu “tatlı hayat” döneminin sonuna yaklaşıldığını anlayarak tüm önlemlerini ona göre almışlardı.

OLAY İKTİDAR ÇEVRELERİYLE İLTİSAKLI

Sözü edilen fon yönetim şirketleri yöneticilerinin, bu tezgah içinde bulunan büyük yatırımcıların, iktidar partisi ile iltisaklı olmasına da şaşmamak gerek. Çünkü 24 senedir iktidardalar, tüm ekonomi bürokrasisi kadroları kendi tercihleri sonucu belirlenmiş durumda ve bu sürede serveti en hızlı artanlar kendi ekosistemlerinden çıkıyor. Bir yandan öz bünyelerinden gelen kadroların iş aleminde de önü açılırken bulundukları konumdan sıçrama yapmak isteyen şirket ve şahıslar da iktidar partisine yanaşmak gereksinimi duyuyor, sonunda parti ile kar merkezleri arasında organik bir yapı şekilleniyor.

Bilindiği üzere hesapları dondurulan 455 bin kişi bulunuyor. Bu oldukça büyük bir rakam ve AKP’nin böyle geniş bir kitleyi tamamen gözden çıkarma lüksü yok. Tasfiyeye uğrayacak fonların 18 milyar dolar olarak hesaplanan kağıt üstü değeri ilk yatırım tutarları göz önüne alınırsa yarıya kadar inebilir. Bazı para fonlarında kurtarılacak oranlar %70-80’leri bulabileceği için toplam zarar daha düşük çıkacaktır. O nedenle ortalıkta dolaşan kamu kaynakları ile kişi başına 1 milyon lira kadarlık bir kurtarma yapılacağı bilgisi doğru olabilir ve bu plan bütçeyi çok zorlamadan hayata geçirilebilir.

ÇOK KATMANLI YATIRIMCI PROFİLİ

Yalnız süreci yakından izleyen, yüksek dozda tepkili ve çok katmanlı bir yapı ile karşı karşıyayız. Ancak önce şunu vurgulamak gerekiyor; elbette bu skandalda dahli bulunanların kişisel mal varlıklarına el konulması ve clawback denilen yöntemle haksız kazançlara el konulması, hatta yöneticilere yapılan yönetim ve performans gelirlerinin geri alınması gibi adımlar atılsa dahi, önemli bir zarar ortaya çıkacaktır. Ortalıkta, “bu sıfır toplamlı bir oyundur bütün zararlar kurtarılabilir” tarzı iyimser bir tez dolaşıyorsa da, tüm dünya ve ülke örnekleri belli bir zararın kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.

Olası bir kurtarma operasyonuna ilişkin, bazıları tamamen zıt kutuplarda konuşlanmış kimi taraflar şöyle sınıflanabilir:

• Aralık 2025’e kadar 1 milyon lira, sonraki girişlerde 10 milyon lira finansal varlığa sahip olan ve kendilerinin de kurtarma kapsamına alınmasını isteyen “nitelikli yatırımcı” kategorisinde yer alanlar,

• Parasını tasfiye kapsamındaki para piyasası fonlarında park etmiş, hiçbir zarara uğramaksızın yatırdıklarının ödenmesi gerektiği varsayımından hareket edenler,

• Parasını hisse ağırlıklı fonlarda park etmiş, daha yüksek oranlı zararlarla yüz yüze gelmesi olası yatırımcılar,

• Fon piyasalarındaki çalkantı sonucu hem fonlardan hızlı çıkış hem de finansal varlık fiyatlarındaki düşüş kaynaklı zarara uğrayan, ama parası tasfiye kapsamı dışındaki başka fonlarda bulunanlar,

• Fon krizinin tetiklediği borsa endeksindeki düşüş sonucu portföyleri eridiği için tepkili olan, kendilerini de kapsayacak  topyekun çözümler talep eden yatırımcılar,

• "Kârlar özel zararlar kamusal” anlayışına cepheden karşı çıkan, kamu kaynaklarından fon yatırımcılarını kurtarma amaçlı tek bir kuruş ödenmesine şiddetle muhalefet edenler.

SİYASİ FATURA KİME ÇIKACAK?

Bu pozisyonları bağdaştırmak, toplumda genel kabul görecek bir çözüm üretmek imkansız görünüyor. Manipülasyonlara başvuranların, fonlardan vurgun vuranların, gerekli düzenleme, denetim, gözetim görevlerini aksatanların hepsinin AKP iltisaklı olması ilk bakışta iktidara ağır bir siyasi fatura çıkacağını düşündürüyor. Fatma Betül Sayan Kaya’ya ilişkin haberi YENİ Partili Zeynel Emre’nin patlatması, TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın fon skandalına bulaşanların listelerini teşhir etmesi muhalefete puan kazandırmış görünüyor. Gelgelelim, iş çözüm önerisine gelince, nasıl bir pozisyon takınılırsa takınılsın, sözünü ettiğimiz geniş yelpazenin belli kanatlarından şiddetli bir tepki yükseleceğini tahmin etmek zor değil.

Muhalefet sözcüleri, kurtarma planının daha kapsamlı tutulması gerektiği; mağdurların tüm zararlarının karşılanmasının isabetli olacağı doğrultusunda yorum yapsalar; emeklilerin hali ortadayken, asgari ücretliler geçim sıkıntısı çekerken, kamu bütçesinden, halkın cebinden tek kuruş çıkmamalı görüşünü savunanlar sert tepki gösterecek. Yok eğer “bu ne cömertlik, hangi hakla halkın cebinden, risk alıp kayba uğrayan yatırımcıyı kurtarıyorsunuz?” tarzı, tam tersi bir tutum takınsalar, bu kez öfkesi tepesinde fon mağdurları galeyana gelecek.

YENİ Partili Ümit Özlale tarafından TBMM’ye sunulan kanun teklifiyle, kaybedilen paraların yüzde 80’inden fazlasının geri kazanılmasına ilişkin tasfiye önerileri geliştirirken “Kamu kaynaklarıyla zarar kapatılmasına karşıyız” tavrını ifade etti. Bu pozisyonun teknik anlamda geçerliliği tartışılır olmakla birlikte, izlenen tutum siyaseten doğru kabul edilebilir. Ancak Özgür Özel’in, “Fon krizinin çözümü için ortak masa” önerisi, oluşacak tepkilere yok yere muhatap olmak, iktidarın sorumluluğunu hafifletmek gibi istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla gereksiz bir hamle izlenimi uyandırıyor.

Krizin finansal piyasalardaki etkilerini ve siyaset cephesindeki sonuçlarının kolayca kestirilemeyeceği, çalkantılı yeni bir döneme giriyoruz. Zengin haber akışıyla dışarıdan izleyenler için canlı, bizzat kayba uğrayanlar açısından acılı bir süreç yaşanacak gibi görünüyor. Bu kritik kırılma noktasını siyaseten doğru değerlendirmek de toplumsal muhalefetin becerisine bağlı olacak.

/././

Avrupa'da sol-sosyalist güçlerin halleri: Umutsuzluk yok -İbrahim Varlı-

Neo faşist dalganın Avrupa'yı etkisi altına aldığı ortada. Bu durum büyük bir karamsarlık yaratmış durumda. Ancak kıtada tek onlar yok, sol da var. Die Linke Berlin'i, Avusturya’da komünistler Graz'ı aldı. İsveç’te Sol Parti Meclis'e girdi, Melenchon Le Pen ile yarışacak, Belçika İşçi Partisi %21'lere çıktı.

Bir çağ dönüşümünün arifesindeyiz. Ekonomik, siyasi, askeri, toplumsal büyük bir alt üst oluş yaşanıyor. Ekonomi-politik bize tüm bunların sebepsiz olmadığını söylüyor. Sermaye, güç, hegemonya el değiştiriyor, yeni birikim araçları ortaya çıkıyor, kapital farklı merkezlerde toplanıyor. “Eski” ölürken “yeni”nin doğum sancıları her yerde hissediliyor.

Bu sancının en yoğun yaşandığı merkezlerden birisi de Kıta Avrupası. Son Almanya eyalet seçimleri de gösterdi ki göçmen karşıtlığından, yabancı düşmanlığından, savaş politikalarından ve kapitalizmin krizinden beslenen neo faşist yapılar kıta genelinde rüzgârı arkasına almış durumda.

Aşırı sağın yükselişi iki dünya savaşının yaşandığı ara dönemdeki benzer senaryoları akıllara getiriyor. Artan otoriterlik, sosyal devletin budanması, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması sürgit gidiyor. Sağıyla soluyla “merkez” partilerin sağcılaşması popülist aşırı sağ dalgayı beslerken yaşananlar bir fasit daireye dönüşüyor, bir kısırdöngü yaşanıyor. Bir nevi tarihin tekerrürü de denebilir.

Tablo birçok açıdan karamsar. Faşizmin kara bulutları İtalya’dan İngiltere’ye, Almanya’dan Norveç’e, Fransa’dan Portekiz’e dört bir yanı esir alırken yaşananlar 20. yüzyılın önemli dönemeçlerinden olan 1929-39 sürecini hatırlatıyor.

MADALYONUN DİĞER YÜZÜ

Bu madalyonun bir yüzü. Bir de diğer yüzü var. Önder İşleyen BirGün Pazar’da “uzun zamandır emekçi halkların sistem dışında başka bir geleceğe kapı aralayacak bir mücadele içinde olmalarını, bu arayışın bir ucunda son yıllarda yükselen faşist dalganın bir ucunda da sol direnme güçlerinin olduğunu” yazdı.

Evet, Avrupa’da sadece aşırı sağ yok. Seksen yıl önce, bir asır önce faşizme “dur” diyen geniş halk kitleleri, sol-sosyalist güçler tüm bu heyula içerisinde bir şeyler yapıyorlar. Neo faşizmin ayak sesleri kıta coğrafyasını inletirken solcular, sosyalistler, ilerici güçlerin bir kez daha faşizmin kara bulutlarını dağıtabilecek güçleri var.

Son dönemlerdeki Avrupalı sol güçlerin “zaferleri”, elde ettikleri kazanımlar, sandıklardaki yükselişleri dikkat çekici. Avusturya’dan Almanya’ya, İsveç’ten Belçika’ya, Portekiz’den Fransa’ya yaşananlar “umut hala yürürlükte” dedirtiyor.

BERLİN ‘KIZIL’A BOYANDI

Almanya'da 20 Eylül’deki Berlin Eyalet Parlamentosu seçimlerini Die Linke (Sol Parti) yüzde 25,7 oyla kazandı. Oylarını 13,4 puan artıran Die Linke’nin adayı Elif Eralp şayet “Alman egemenleri” engellemezlerse Eyalet Başbakanı olacak. Eralp’e ve sola başarıyı getiren dinamikler barınma krizinin damgasını vurduğu başkent Berlin’de kamuculuğu savunmaları, emlak tekellerine cephe açmaları oldu. Emlak şirketlerinin elindeki evleri kamulaştıracaklarını ilan eden Eralp’li Sol Parti, ilk günden sadece Alman egemen sınıflarının değil tüm Avrupa sermaye kesimlerinin rüyalarını kaçırdı. Olası bir kamulaştırma politikasının kira-konut kriziyle sarılan Avrupa’da örnek bir model teşkil etmesinden endişe ediliyor.

Alman egemenleri günlerdir “Sol Parti”yi canavarlaştırmaya çalışırken başbakanlığın Eralp’e verilmemesi için yoğun bir kara propagandaya başvurmuş halde.

İSVEÇ’TE SOL BLOK İKTİDARA

İskandinav solunda da çarpıcı hareketlilik var. İsveç'te 13 Eylül'deki seçimde, Sosyal Demokratlar liderliğinde Merkez Parti, Yeşiller Partisi ve Sol Parti’nin oluşturduğu “sol blok” seçimin galibi oldu. Sosyal Demokratlar oyların yüzde 28’ini alarak 99 milletvekili çıkardı. Sol Parti yüzde 8,4 ile 30, Yeşiller yüzde 6,1 ile 22 sandalye kazandı.

Sol blok 349 sandalyeli Riksdag’da (Parlamento) 176 koltuk elde eden parti, sağa karşı üç sandalyelik bir çoğunluğa sahip. Burada da Almanya’daki gibi “Sol Parti” alerjisi var. Liberal-sağ Merkez Parti, Sol Parti’ye kabinede yer veren bir hükümete destek vermeyeceğini açıkladı. Sol Parti ise bakanlık düzeyinde temsil talep ediyor. Oy kaybetse de Sosyal Demokratlar 20. yüzyılın büyük bölümünde ülkeyi yönetmiş ve hâlâ en büyük parti konumunda.

BRÜKSEL’DE BİR HAYALET

Belçika'da ise sol-sosyalist Belçika İşçi Partisi (PVDA/PTB) bambaşka bir hikaye yazıyor. İşçi Partisi başkent Brüksel bölgesinde anketlere göre yüzde 21,4 ile ilk sırada, sosyal demokrat Sosyalist Parti (PS) yüzde 20,3 ile ikinci. Ülkenin Fransızca konuşulan Valon bölgesinde, sosyal demokrat Sosyalist Parti (Parti Socialiste/PS) yüzde 29 oy oranı ile birinci. Belçika İşçi Partisi’nin Fransız kolu PTB Valonya genelinde yüzde 18,9’larda. Son seçimlerde İşçi Partisi Valonya'da PTB adıyla yüzde 12,1 oy elde etmişti.

BOYUN EĞMEYENLER

En büyük devinim ise belki de Fransa’da yaşanıyor. Anketlere göre gelecek yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı Seçim’inde ilk kez sosyalist bir isim ikinci tura kalacak: Jean-Luc Mélenchon. Fransız egemenlerinin ve müesses nizamının “aşırı solcu” olarak kodladığı Boyun Eğmeyen Fransa'nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon'un aşırı sağcı Marine Le Pen ile kapışacak. Le Pen ilk tur senaryolarının tamamında açık ara önde yer alırken Mélenchon ikinci sıraya yükseldi. LFI hafta sonundaki Senato seçiminde de bir koltul elde etti. Mélenchon yüzde 20’lerde seyrediyor. İkinci turda merkez sağ ve solun tavrı Macron’un ardından Mélenchon’u Elysse Sarayı’na taşıyabilir.

Marttaki yerel seçimde 59 oy farkla Ulusal Cephe (RN) adayı Côme Dunis’in kazandığı Montargis’te mahkeme seçimi iptal etti. Dunis ikinci turda oyların %34,64’ünü, Fransa Komünist Partisi (FCP) adayı Bruno Nottin %33,10 almıştı.

GRAZ’DA BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ

Orta Avrupa’da ise sesiz sedasız büyük başarılara imza atılıyor.Avusturya Komünist Partisi (KPÖ) ülkenin ikinci büyük kenti Graz’ı ikinci kez kazandı haziran ayında. Steiermark eyaletinin başkenti Graz Avusturya’nın sanayi merkezi. Elke Kahr liderliğindeki KPÖ, 29 Haziran’da oylarını 7 puan artırarak yüzde 35.6 ile kaleyi korudu.

Komünistlerin Salzburg ve Innsbruck gibi kentlerde de oylarını artırmayı başardı. KPÖ Salzburg’da yüzde 11,7 oy oranıyla ikinci parti olarak Parlamento’da. Graz Belediye Başkanı Elke Kahr, barınma ve geçim krizini öncelerken ödenebilir konut, güçlü altyapı ve halkla doğrudan temas kuran belediyecilik anlayışıyla öne çıkıyor. Partili meclis üyeleri maaşların büyük kısmını doğrudan ihtiyaç sahiplerine bağışlıyor. Mahallelerde kurulan semt evleri, dayanışma ağları ve kamucu politikalara dayalı model Avrupa’daki diğer sol partilere de ilham veriyor. Almanya’da Die Linke’nin Parlamento ve Berlin seçimlerindeki başarısının temelinde de bu “model” var.

İBERYA’DA İLERİCİLER VAR

İsrail ve ABD’nin hedefindeki başbakan Petro Sanchez dolayımıyla gündemden düşmeyen İspanya’da Sumar (Sol İttifak) son seçimde %12,3 oy ile 31 sandalye elde etti. Podemos, Más País ve Yeşil Partiler dahil olmak üzere geniş sol bileşenlerin oluşturduğu koalisyonun yanında EH Bildu (Bask Solu) da %1,3 almıştı.

Portekiz’de ise geçen yılki seçimde sol ve merkez sol yelpazedeki partilerin oy oranları toplamda yüzde 32’lerde. Yeşil-sol koalisyon LIVRE %4,1 oy alarak 6 sandalye elde etti. Portekiz Komünist Partisi (PCP) ve Yeşiller birlikteliği %2,9 oy alarak 3 sandalye kazandı. Sol Blok (BE) 1 sandalye aldı. “Radikal" sol ve yeşil partilerin (LIVRE, CDU, BE) toplam oy oranı %9,0.

İtalya’da, Yunanistan’da, İrlanda’da ve daha pek çok ülkede görülmese de sol-sosyalist güçler güç biriktiriyor.

∗∗∗

HALKA DOKUNAN SİYASET KAZANIYOR

Berlin ve Graz seçim zaferleri çıkarılacak derslerle dolu ve çok şey anlatıyor. Elif Eralp ve Die Linke yöneticileri başarının arkasında halka doğrudan temas kurmalarının yattığını söylüyor. Berlin genelinde 250 bin kişinin kapısını bire bir çaldıklarını, sokak sokak, mahalle mahalle faaliyet yürüttüklerini can alıcı temel sorunlara odaklandıklarını açıkladılar. Berlin gibi kira-barınma sorununun akut bir hale geldiği kentte emlak kartellerine savaş açan Die Linke’nin kamulaştırma vaadi etkili oldu. Bunun yanı sıra gıda sorunundan ekonomik krize ve militarist politikalara karşı yapılan itiraz gençlerin, kadınların, geçinemeyenlerin yüzünü sola dönmesine vesile oldu.

Sosyal medya çağında iletişim kanalları iyi değerlendirilse de asıl verim “konvonsiyonel” yöntemlerle elde edildi: Yüz yüze temas, kapı kapı propaganda.

Benzer başarı modelini Berlin’in rol modeli Graz’da da gördük. Elke Kahr ve genç komünistlerin gıda-kira krizine karşı kurdukları dayanışma ağları, kapı kapı, sokak sokak halkla temas kurmaları, evlere yapılan ziyaretler hepsi sonuç üretti. Merkezi mitinglere, sosyal medya videolarına, X paylaşımlarına bel bağlanmadı.

BÜYÜK DÖNÜŞÜMÜN ARİFESİNDE

Başta da belirttik, büyük bir çağ dönüşümünün arifesindeyiz. Sistem dışına itilen halklar, toplumlar yeni arayışlarda. Bu arayışlar “zıt” kutuplara çıkabiliyor. İşleyen’in de yazdığı gibi “sandıklardan hem sosyalistler hem de faşistler çıkarken” bu durumdan alınması gereken çokça ders var.

Solun, sosyalistlerin bir adres olabileceği, kitlelerle temasın, başarılı yönetimlerin, halkçı modellerin solu yeniden umut haline getirdiğini gördük.

Tabi ki gerçekçi olunmalı; “Avrupa’daki kazanımların bu haliyle gerçek bir alternatif olarak görebilmek kuşkusuz ki mümkün değil.” Ancak “merkez” çökerken Almanya’da, Fransa’da, Belçika’da, İngiltere’de ve daha pek çok yerde yeni bir siyaset zemini ortaya çıkıyor. Halk katmanlarının “yeni” arayışı içerisindeyken yüzünü sola dönmeleri önemli. Ve bu da gerçek bir sol-sosyalist alternatif için önemli bir mücadele zemini sunuyor.

/././

Yedi yıl sonra aynı soru: Bu ne cüret?-Özge Güneş- 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bu hafta dünya gündeminin merkezindeydi. ABD ile Çin arasındaki rekabet, İran’a karşı savaş, Gazze ve Netanyahu’ya yönelik protestolar öne çıktı. Netanyahu kürsüye çıkarken delegasyonların salonu terk etmesi, Genel Kurulun en çok konuşulan sahnelerinden biri oldu. Ukrayna ve Sudan’daki savaşlar, yapay zekânın denetimi ve BM’nin bütün bu krizler karşısındaki etkisizliği de tartışıldı. Farklı başlıkların altında ise aynı soru dolaşıyordu: Dünya siyasetini belirleyen kararların bedelini kim ödüyor?

Enerji tedariki bu tartışmaların önemli bir parçasıydı. Zira İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, petrol ve doğal gaz akışının nasıl güvence altına alınacağı sorusunu yeniden öne çıkardı. Enerji tedariki İran’a yönelik saldırıların başladığı ilk günden beri savaşın ve pazarlığın doğrudan konusu olmuştu. Tedarikin kesilmesiyle ortaya çıkan sonuçlar ise tüm dünyada üretime ve gündelik hayata kadar uzanıyor.

∗∗∗

İklim meselesi de bu tablonun içinde ele alındı. Fosil yakıtlara bağımlılık, hem savaşların yarattığı tedarik sorunları hem de ekolojik yıkım üzerinden tartışıldı. BM Genel Sekreteri António Guterres, kirletenlerin bedel ödemesi gerektiğini vurguladı; gelişmiş ülkelere iklim değişikliğine uyum finansmanını artırma çağrısı yaptı. İklim krizini savaş, eşitsizlik ve yapay zekâyla birlikte gücün nasıl ve kim tarafından kullanıldığı sorusuna bağladı. Böylece teknik hedeflerin ötesinde siyasal tercihlere de dikkat çekti.

Bu çerçevede merakla beklenen konuşmacılardan biri de Nepal Başbakanı Balendra Shah idi. Geçen yılki gençlik ayaklanmasının ardından mart ayında yapılan seçimlerden çıkarak göreve gelen Shah, henüz bir ay önce büyük bir sel felaketi yaşamış ülkesini temsil ediyordu. Bu çerçevede dünyaya ne söyleyeceği de önem taşıyordu. Shah, ülkesinin küresel emisyonlardaki payının çok düşük olmasına rağmen ağır bir bedel ödediğini anlattı. Felaketin yolları, okulları, evleri ve geçim kaynaklarını yok ettiğini; Nepal’i yol açmadığı zararı onarmak için borçlanmak zorunda bıraktığını söyledi. Yeni krediler ve yetersiz hibelerle yetinilemeyeceğini belirterek yeterli, hibe temelli destek istedi.

Nepal, Hindistan ve Çin arasında ortak izleme ve erken uyarı sistemlerini içeren bir Himalaya iklim dayanıklılığı mekanizması önerdi -bu bölgedeki taban hareketlerinin de dile getirdikleri bir öneriydi. İklim adaletini, bedeli kimin ödediği kadar kararlarda kimin söz sahibi olduğuyla da ilişkilendirdi.

∗∗∗

Aynı günlerde New York’ta İklim Haftası düzenleniyordu. Bu çerçevede BM Genel Kurulu’yla eşzamanlı olarak gerçekleştirilen etkinlikler, hükümetleri, şirketleri, uzmanları ve sivil toplum temsilcilerini buluşturdu. Burası iklim politikalarının yanı sıra sermayenin, piyasaların ve yatırımların yönünün tartışıldığı bir alandı. Kurumsal programın dili de düşük karbonlu ekonomi, enerji güvenliği ve iş dünyasının dönüşümdeki rolü etrafında kuruluyor. Ancak şirketlerin çözümün aktörleri olarak yer aldığı bu buluşmalar da itirazlara sahne oldu. Örneğin öğrenciler Nvidia panelini veri merkezlerinin çevresel etkileri ve şirketin İsrail’le ilişkileri nedeniyle protesto etti. Bu protesto, savaş ve iklim tartışmalarının şirketlerin faaliyetlerinde nasıl kesiştiğini de gösteriyordu. Teknoloji yatırımlarının hangi ihtiyaçlara hizmet ettiği, enerji ve su kullanımının bedelini kimlerin üstlendiği, şirketlerin nasıl bir gelecek üzerinde söz sahibi olduğu da iklim siyasetinin konusu.

Dahası bu hafta, Greta Thunberg’in 23 Eylül 2019’da BM İklim Eylemi Zirvesi’nde yaptığı konuşmanın yedinci yıldönümüydü. O gün Greta, dünya liderlerine “How dare you?” diye seslenmişti: “Bu ne cüret?” İnsanların ve ekosistemlerin uğradığı yıkım karşısında para ve sınırsız büyüme vaatlerinin konuşulmasına itiraz ediyordu.

Aradan geçen sürede iklim hakkında konuşmanın, iklim hedefleri açıklamanın ve yeşil yatırımlar duyurmanın olağanlaşması sorunun yanıtlandığı anlamına gelmiyor. Asıl ölçü, bu hedeflerle şirketlerin büyüme planları çatıştığında hangi kararın öncelikli hale geldiği. İklim adaleti çağrısı, bu öncelik sırasını ve karar alma süreçlerini de değiştirmeyi gerektiriyor.

New York’tan yaklaşan COP31’e taşınması gereken de bu tartışma. Kaynakların kullanımını ve üretimin yönünü belirleyen kararların değişmesi gerekiyor. Bunun için zarar gören toplulukların, emekçilerin ve geniş halk kesimlerinin taleplerini, bu kararlar üzerinde etkili olacak bir siyasal güce dönüştürmek gerekiyor. Greta’nın sorusu hâlâ yerinde duruyor. Bugün mesele, sorumlulardan hesap soracak ve halkın ihtiyaçlarını esas alan kararların alınmasını sağlayacak bu gücün nasıl kurulacağı.

/././

"Zalim Mekke olmaz inşallah Yemen!"-Hüseyin Aygün- 

Hakan Fidan bu aralar Pakistan ve Arabistan ile mesaide. Kısa bir süre evvel bu üç ülke arasında imzalanan bir anlaşma ile ilgili bu mesai. Bu anlaşmayı kimse bilmiyor; ne TBMM'de konuşuldu, oylandı, kabul edildi, ne de anlaşma metnini gören var. Ama anlaşma ile şu sıralar Yemenlilerin fena vurduğu Suudi ailesine yardıma gitmemiz bekleniyor. En azından Trump bunu istiyor.

Tüm dünyada açık bir nefret simgesi, Amerika'nın Ortadoğu'daki bekçisi Suudi hanedanına destek arayışları, Türk halkı içinde de kabul görmüyor. Bizim o derin uykudaki sevgili halkımız çünkü, "Müslüman ülkeye açılan savaşlar"a sıcak bakmaz.

Tarihte, halkımızın -yine- uykuda olduğu yıllarda, o günün Hakan Fidanlarının aldığı kararla Mehmetçikler bir savaşa gönderilmişlerdi. Uzak bir kıtada, üstelik Müslüman olmayan bir halklaydı bu savaş.

O zaman da ortada bir anlaşma yoktu. Mecliste herhangi bir oylama da. Ancak askerlerimiz yine de Kore'ye yollandılar, yüzlercesi öldü orada, kayboldu bir kısmı, sakatlandı. Ama Türkiye de, "NATO'ya girdi", o "ölüler" ve "sakatlar" sayesinde.

25 Haziran 1950'de Kuzey Kore askerlerinin Güney Kore topraklarına girmesiyle başlayan savaş, Soğuk Savaş'ın "kutuplarını" ilk kez "sıcak temas" haline getirmiştir. Demokrat Parti (DP), BM'nin "Kore'de komünizm tecavüzü"ne karşı mücadelesine aktif destek vereceğini belirtmiştir.

∗∗∗

DP'nin (tüm liberallerin esin kaynağı, bugünkü AKP'nin 1950'lerdeki prototipi) Kore'ye asker gönderme kararı, TBMM'ce çıkarılan bir kanuna dayanmadığı gibi, ortada bir Bakanlar Kurulu kararı da yoktu. Resmi Gazete'de yayınlanan bir yasa, emir, hükümet tezkeresi, hiçbir şey yoktu. Karar, Başbakan "Menderes'in konuşmaları" idi. -Bugünkü gibi- "tek adam"dı Menderes.

Menderes, Kore'ye askerin, "NATO üyeliği için köprü olacağı" görüşündeydi. 25 Temmuz'da Kore'ye asker "müjdesi" veren Menderes, 1 Ağustos'ta NATO'ya girmek için -3 ay evvel yapılan- başvuruyu tazelemişti.

Bu karara tek itiraz Türkiye'nin Barışseverler Cemiyeti'nden geldi. O zamanlar "barış savaşçıları", Amerikan karşıtıydı. "Barış" demek "anti-emperyalizm" demekti, savaş ise "made in Amerika."

Aralarında Behice Boran (sonra TİP'in başına geçti), Adnan Cemgil (21 sene sonra Malatya'daki Amerikan üssünü basmaya giderken Nurhaklar'da öldürülecek THKO'lu Sinan'ın babası), Nevzat Kemal Özmeriç, Reşat Sevinçsoy ve Naci Ormansoy dağıttıkları bildiriden ötürü hapse atıldılar. Askeri mahkemede yargılanan bu şerefli insanlar, on beşer ay hapis cezası aldılar.

CHP dahil muhalefet, asker gönderme kararının "TBMM'de alınmaması"na karşıdırlar. "BM'nin karar alması yetmez, TBMM ayrı bir karar almak zorundadır." Evet, "harp ilan edilmez", çağımızda "ilansız harp vardır", ama harp kararının alınması yetkisi de TBMM'ye aittir.

∗∗∗

Tartışmalar sürerken 4.500 asker, Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında Kore'ye gönderilir, savaşın ilerlediği dönemde bu sayı 5.000'i geçer. Savaş bittiğinde 721 ölü, 2.000'den fazla yaralı, 163 "kayıp" ve 244 "esir" verildiği ortaya çıkar. Günümüzde Kore, Türkiye'nin hafızasında, hemen her şehrindeki "Kore Gazileri" ile bilinmektedir.

Sonuçta ABD, DP'nin bu büyük "fedakarlığı"nı görecek, Yunanistan ve Türkiye'yi 19 Eylül 1951'de Kuzey Atlantik Paktı Konseyi'ne (NATO) üye olmaya davet etmiştir. "NATO üyeliği", SSCB'ye karşı Amerika'nın ve Batı için "güvenlik duvarı" demektir.

Kore için deyişler söyleyen Geycekli Aşık Hasan, savaş günlerinde, "Aşık Hasan der ki uyarız hemen/ Allah'ın emrine etmeyiz gümen/ Zalim Kore olmaz inşallah Yemen/ Ölüsü gurbette kalanlardanız" der. Ama Kore, "Yemen olur."

Bugünlerde "üçlü itifak"a dahil olup, "Mekke Anlaşması imzalayan" AKP, 1950'lerdeki DP'nin yolunda ilerlemekedir. Bir kere daha "Yemenle savaş" yolu ufuktadır. Halk ve gençler, bu tuzağın farkında olmalıdır. Kuşkusuz "Yemen'in Müslüman ülke" olduğu akılda tutulmalıdır. Yemen'e bir kere daha gidilmemelidir. Aşık Hasan'a bu kez kulak verilmelidir: "Zalim Mekke, olmaz inşallah Yemen!"

/././

Bahis masası kuruldu, kasayı kim tutuyor?-Fikri Sağlar- 

Türkiye’de vatandaşın parasını söğüşlemenin yöntemleri değişiyor; fakat düzen değişmiyor.

Bir gün fon dolandırıcılığı, bir gün saadet zinciri, bir gün yasa dışı bahis… Vatandaşın cebindeki para, farklı isimlerle aynı karanlık ekonominin içine çekiliyor.

Şimdi gelelim yasa dışı bahse.

Türkiye’de yasal bahis pazarının 2024 yılı hacmi 590,9 milyar liraya ulaştı. Devlet kaynaklarına dayanan değerlendirmelere göre yasa dışı bahis pazarı bunun iki katına kadar çıkabiliyor. Yani karşımızda trilyonlarca liralık bir kayıt dışı ekonomi bulunuyor.

Şimdi kimse bana “Birkaç genç telefondan maç oynuyor” masalını anlatmasın.

Bu büyüklükte bir para varsa, bunun içinde finans vardır, aracılar vardır, kara para vardır, uluslararası para transferleri vardır. Ve elbette organize suçun iştahı vardır.

Nitekim devletin kendi soruşturmaları da bunu gösteriyor. Son beş yılda yasa dışı bahis bağlantılı 109 organize suç örgütüne operasyon yapıldığı açıklandı. 2024–6 Ekim 2025 dönemindeki operasyonlarda ise 15,8 milyar liralık para ve mal varlığına el konuldu.

MASAK’ın 2025 raporu da meselenin boyutunu ortaya koyuyor. Rapora göre 192.128 kişi yasa dışı bahis kapsamında analiz edildi. Organizatörlerin kullandığı üçüncü kişilere ait hesaplarda toplam 5,1 milyar liralık 2.219 işlemin ertelenmesine karar verildi.

Peki mesele yalnızca bahis mi?

Hayır.

Asıl mesele, paranın kaynağı ve vardığı yer.

Bir yasa dışı bahis ağı vatandaşlardan para topluyor. Para çeşitli hesaplardan geçiriliyor, kripto varlıklara aktarılıyor, yurt dışına çıkarılıyor ve ardından aklanmaya çalışılıyor.

İstanbul’daki bir soruşturmada savcılık ve emniyet, yasa dışı bahis gelirlerinin kripto hesapları üzerinden yurt dışına çıkarılmaya çalışıldığını ve yaklaşık 600 milyon liralık bir finansal döngünün bulunduğunu açıkladı.

Daha da önemlisi, Halil Falyalı suç örgütüne ilişkin iddianamede yasa dışı bahis gelirlerinin bankacılık sistemi ve aracı hesaplar kullanılarak izinin kaybettirildiği anlatıldı.

O halde soruyu açık soralım:

Bu kadar büyük para neden yıllarca dolaşabiliyor?

Devlet “mücadele ediyoruz” diyor. Elbette operasyonlar yapılıyor, siteler kapatılıyor, hesaplar ve mal varlıkları donduruluyor.

Ancak 2024’te yasal bahis pazarı 591 milyar liraya ulaşmış, yasa dışı bahis pazarının ise bunun iki katına kadar çıkabildiği ifade ediliyorsa, ortada yalnızca polislik bir mesele yoktur.

Ortada devasa bir ekonomik ve toplumsal sorun vardır.

Çünkü yasa dışı bahis yalnızca vergi kaybı yaratmaz. İnsanları borçlandırır, aile bütçelerini çökertir, kayıt dışı ekonomiyi büyütür ve suç gelirlerinin dolaşımına zemin hazırlar.

İçişleri Bakanlığı da yasa dışı bahsin gençleri borca, suça ve ailelerin ekonomik çöküşüne sürükleyebildiğini açıkça vurguluyor.

Üstelik devlet yasal bahse neden izin veriyor?

Çünkü yasal olan denetlenebilir, vergilendirilebilir ve kurallara bağlanabilir. Yasa dışı olan ise devletin denetiminden kaçar.

Ancak burada devletin önündeki asıl sınav şudur:

Yasa dışı bahis trilyonluk bir ekonomiye dönüşmeden önce neden durdurulamıyor?

Vatandaşın parasını çalan dolandırıcıya operasyon yapmak yetmez.

Paranın izini sürmek gerekir.

Bankaya giren, kriptoya giden, yurt dışına çıkan, şirketlere aktarılan, gayrimenkule dönüşen paranın tamamı takip edilmelidir.

Çünkü mesele artık yalnızca “bahis oynayan vatandaş” meselesi değildir.

Mesele, Türkiye’de trilyonlarca liralık kayıt dışı paranın kimlerin elinde toplandığı ve bu paranın hangi kanallardan dolaşıma sokulduğudur.

Ve demokratik bir hukuk devletinde sorulması gereken en basit soru şudur:

Bu masada vatandaş kaybediyorsa, devlet neden bu kadar büyük masanın tamamını görmekte zorlanıyor?

/././

BİRGÜN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Kağıttan milyarder - (Evrensel Gazetesi - Manşet)

Fon krizinin etkileri sürerken, 2.7 milyar dolarlık servetiyle Türkiye’nin en zengin 55. ismi haline gelen Astor Enerji patronu Feridun Geçg...