28 Eylül 2026 Pazartesi

T-24 "Köşebaşı" -28 Eylül 2026-


131 fon mağdurunun zararı vergilerimizle mi ödenecek?-Murat Batı- 

İzlenmesi gereken yol,  ABD'deki Bernard Madoff örneğinde olduğu gibi, zararı vergi mükelleflerine paylaştırmak değil, zararı doğuranlardan tahsil etmektir. Sorumluların ve suçla bağlantılı kişilerin hukuken el konulabilecek, müsadere edilebilecek veya geri alınabilecek malvarlıklarına öncelikle başvurulmalıdır. Nitekim Sermaye Piyasası Kanunu'nun yatırımcı tazmini ve tedricî tasfiyeye ilişkin hükümlerinin mantığı da zararı doğrudan Hazineye yüklemek değil, öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelmektir.

Son günlerde ekonomi gündeminin en önemli başlıklarından biri, Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar vermesi oldu.

SPK'nın 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla tasfiye sürecine alınan bu fonlardaki yatırımcı sayısı da az değil. SPK'nın Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına dayanarak yaptığı açıklamaya göre söz konusu 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Tasfiye işlemleri için başlangıçta öngörülen üç aylık süre daha sonra altı aya çıkarıldı. SPK bu değişikliğin, fonların portföy yapıları ve piyasa koşulları dikkate alınarak varlıkların mümkün olduğunca uygun koşullarda satılabilmesine imkân sağlamak amacıyla yapıldığını açıkladı.

Dolayısıyla ortada yaklaşık yarım milyon insanı doğrudan ilgilendiren ciddi bir sorun var.

Ancak hemen bir hususun altını çizelim: Fonların tasfiye edilmesi, yatırımcıların yatırdıkları paranın tamamını kaybettikleri anlamına gelmiyor.

Tasfiye kapsamında fonların portföylerindeki varlıklar nakde çevrilecek ve elde edilen tutarlar yatırımcılara payları oranında aktarılacak. Dolayısıyla gerçek anlamda ne kadarlık bir kaybın ortaya çıkacağı tasfiye sürecinin ilerlemesiyle daha açık görülebilecek.

Buna rağmen kamuoyundaki temel soru şimdiden belli: Fon yatırımcılarının uğrayacağı zarar ne olacak?

Erdoğan'dan talimat

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki açıklamasında fonlarda yaşanan sorunun sermaye piyasalarının sınırlı bir alanıyla ilgili olduğunu, finansal sistemin tamamına yönelik bir risk bulunmadığını belirterek, sorumluluğu bulunanlardan hukuk önünde hesap sorulacağını söyledi. Erdoğan ayrıca benzer bir problemin tekrar yaşanmaması için gerekli hukuki ve idari düzenlemelerin yapılacağını ifade etti.

Bugün ise mesele yeni bir boyut kazandı.

Basına yansıyan bilgilere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında fonlardaki mağduriyetlerin giderilmesine yönelik bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda Hazine ve Maliye Bakanlığı, SPK, BDDK ve TMSF'nin konuyla ilgili çalışma yapması yönünde talimat aldığı belirtiliyor.

Hatta üzerinde çalışılan seçeneklerden birinin, 1 milyon TL'nin altında yatırımı bulunan bazı yatırımcılara ödemelerin daha hızlı yapılması olduğu ileri sürülüyor. Bunun için Takasbank'taki teminatlar ile fonların devlet iç borçlanma senetlerindeki kaynaklarının kullanılmasının değerlendirildiği; ancak henüz nihai bir karar verilmediği aktarılıyor.

Tam bu noktada benim merak ettiğim başka bir soru ortaya çıkıyor:

Bu zararlar Hazine tarafından mı karşılanacak?

Daha açık sorayım: 131 fondaki yatırımcıların zararları bizim ödediğimiz vergilerle mi karşılanacak?

Yatırım zararı kimin zararıdır?

Öncelikle sermaye piyasasının temel mantığını hatırlamak gerekiyor.

Yatırım yapmak kâr ihtimali kadar zarar riskini de bünyesinde barındırır. Devlet, kural olarak, vatandaşın yaptığı yatırımın kârını paylaşmadığı gibi yatırımın olağan riskinden doğan zararını da üstlenmez.

Nitekim 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndaki yatırımcı tazmin sistemi de bütün yatırım zararlarını güvence altına alan bir sistem değildir.

Kanunun 84'üncü maddesine göre tazmin esas itibarıyla yatırım kuruluşunun yatırımcıya ait nakit veya sermaye piyasası araçlarını teslim yükümlülüğünü yerine getirememesinden kaynaklanan talepleri kapsamaktadır. Aynı maddede yatırım danışmanlığından veya piyasadaki fiyat hareketlerinden kaynaklanan zararların tazmin kapsamında olmadığı açıkça belirtilmektedir.

Yani sermaye piyasası mevzuatımızda; “Yatırım yaptım, zarar ettim, devlet zararımı karşılasın”

şeklinde genel bir sistem bulunmuyor.

Zaten aksi de düşünülemez.

O hâlde 131 fondaki yatırımcıların uğrayacağı her zararın hiçbir ayrım yapılmadan Hazine tarafından karşılanması gündeme gelecekse, bunun hukuki gerekçesinin de açıklanması gerekir.

Çünkü Hazine dediğimiz şey, nihayetinde hepimizin parasıdır.

Ve Hazinenin en önemli finansman kaynaklarından biri de vergilerimizdir.

Üstelik Sermaye Piyasası Kanunu da yatırımcı zararlarının doğrudan kamuya yüklenmesi şeklinde bir sistem öngörmemektedir. Kanunun 84'üncü maddesinde yatırım danışmanlığından veya piyasadaki fiyat hareketlerinden kaynaklanan zararların tazmin kapsamında olmadığı açıkça belirtilmiştir. Daha da önemlisi, Kanunun 86'ncı maddesinde tedricî tasfiye hâlinde yatırımcıların alacaklarının öncelikle ilgili kuruluşların aktiflerinden karşılanması öngörülmüş; yönetim ve denetimi elinde bulunduran ortakların malvarlıkları hakkında ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz dâhil oldukça geniş koruma tedbirlerine başvurulmasına imkân tanınmıştır.

Dolayısıyla mevcut kanuni sistem de zararın doğrudan Hazineye yüklenmesi yerine öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelinmesini esas almaktadır. Bu yol tüketilmeden yatırımcı zararının Hazineye, oradan da vergi mükelleflerine aktarılması hem Sermaye Piyasası Kanunu'nun öngördüğü tazmin ve tasfiye sisteminin mantığıyla hem de Anayasa m.73'teki kamu gideri anlayışıyla bağdaşmayacaktır.

Vergilerimiz her gider için kullanılabilir mi?

Ben bu meseleyi yıllar önce kur korumalı mevduat nedeniyle yapılan kur farkı ödemeleri bakımından da tartışmıştım.

Mesele aslında Anayasa'nın 73'üncü maddesine dayanıyor.

Anayasa m.73 şöyle: “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.”

Buradaki en önemli ifade “kamu giderlerini karşılamak üzere” ifadesidir.

Anayasa Mahkemesi de bunu “verginin, kamu giderlerinin karşılığı olması” olarak nitelendiriyor ve bu ilkenin kamu giderlerinin vergiyle finanse edilmesini ve kamu giderleri gerektirmedikçe vergi alınamamasını ifade ettiğini belirtiyor.

Dolayısıyla vergi ödememizin anayasal gerekçesi kamu giderlerinin finansmanıdır.

Sağlık için vergi ödüyoruz.

Eğitim için ödüyoruz.

Savunma, adalet, güvenlik ve diğer kamu hizmetleri için ödüyoruz.

Peki özel bir yatırım fonuna para yatıran kişinin uğradığı yatırım zararı da “kamu gideri” midir?

Bence tartışılması gereken asıl mesele budur.

Bütçeye koymak tek başına yeterli mi?

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 3'üncü maddesinde kamu gideri; kanunlara dayanılarak yaptırılan işler, alınan mal ve hizmetler, sosyal güvenlik katkı payları, borç faizleri, ekonomik, mali ve sosyal transferler, bağış ve yardımlar ile diğer giderleri kapsayacak şekilde oldukça geniş tanımlanmıştır.

Diyelim ki önümüzdeki günlerde bir kanuni düzenleme yapıldı ve 131 fondaki yatırımcıların zararlarının belli bir kısmının Hazine tarafından karşılanacağı hüküm altına alındı.

Ardından bütçeye de bunun için ödenek konuldu.

Sorun çözülmüş olur mu?

Şeklen evet denilebilir ama Anayasa m.73 açısından tartışma bitmez.

Çünkü benim uzun zamandır üzerinde durduğum mesele tam da budur:

Bir harcamayı bütçeye koymak, o harcamayı kendiliğinden Anayasa m.73 anlamında meşru bir kamu giderine dönüştürür mü?

Başka bir ifadeyle devlet; “Ben bunu bütçeye koydum, dolayısıyla kamu gideridir ve vergilerle öderim” diyebilir mi?

Bu soruya kayıtsız şartsız “evet” demek bana göre Anayasa'nın 73'üncü maddesindeki “kamu gideri” ibaresini anlamsızlaştırır.

Ancak burada çok önemli bir ayrım var

131 fon meselesinde yapılması gereken asıl ayrım bence şudur:

Zarar neden doğdu?

Eğer yatırımcıların kaybı yatırımın olağan riskinden, piyasa hareketlerinden veya yatırım yapılan varlıkların değer kaybetmesinden kaynaklanıyorsa bu, kural olarak yatırımcının üstlendiği risktir.

Bu zararın Hazine tarafından karşılanması hâlinde özel bir yatırım zararının toplumun tamamına, yani vergi mükelleflerine aktarılması söz konusu olur.

Bu durumda şu soruyu sormamız gerekir: Bu fonlara hiç yatırım yapmamış milyonlarca insan, bu fonlara yatırım yapanların zararını neden vergileriyle karşılasın?

Üstelik bunun devamında başka bir eşitlik sorunu daha çıkar.

Fon yatırımcısının zararı karşılanıyorsa hisse senedinde zarar edenin zararı neden karşılanmasın?

Başka bir yatırım aracında zarar eden vatandaş neden aynı haktan yararlanmasın?

Fakat zarar yatırımın olağan riskinden değil de fon yöneticilerinin veya başka özel kişilerin hukuka aykırı işlemlerinden kaynaklanmışsa durum değişir.

Bu durumda öncelikle zarara sebep olanların hukuki ve cezai sorumluluğuna gidilmesi, bunların mal varlıklarından mümkün olan tahsilatın yapılması gerekir.

Nitekim kamuoyunda tartışılan alternatif çözüm önerilerinden biri de zararın kamu kaynağı kullanılmadan, zarara neden olanların mal varlıkları ve fonlarda mevcut değerler üzerinden karşılanmasıdır.

Ama bir ihtimal daha var.

Ve bence hukuken en önemli ihtimal de bu.

Ya devletin denetim kusuru varsa?

Sermaye piyasası, devletin düzenleme ve denetimine tabi bir alan.

SPK'nın kendisi de yaptığı açıklamada, 2025'in son çeyreğinden itibaren bazı fonların düşük fiili dolaşımlı paylarda ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiğini ve konunun 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesinde gündeme geldiğini açıkladı.

Bu bilgi önemli.

Ancak buradan hareketle bugün için “SPK görevini yapmadı” şeklinde kesin bir sonuca varmak doğru olmaz. Bunun hukuken ortaya konulması gerekir.

Fakat ileride yapılacak incelemelerde kamusal gözetim ve denetimin gerektiği gibi yapılmadığı, zamanında alınması gereken tedbirlerin alınmadığı ve bu nedenle yatırımcı zararının doğduğu ya da büyüdüğü ortaya çıkarsa mesele tamamen değişir.

Çünkü Anayasa'nın 125'inci maddesinde çok açık bir hüküm bulunmaktadır: “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”

Anayasa Mahkemesi de idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan zararların tazmin edilmesinin anayasal bir yükümlülük olduğunu açıkça kabul etmektedir.

İşte o durumda Hazine tarafından yapılacak ödemenin hukuki niteliği farklılaşır.

Artık devlet; “Yatırım yaptın, zarar ettin, zararını karşılıyorum” demiyor olacaktır.

Devlet; “Benim hukuki sorumluluğum nedeniyle ortaya çıkan zararı tazmin ediyorum” diyecektir.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Birincisi özel yatırım zararının topluma yüklenmesidir.

İkincisi ise şartları oluşmuşsa idarenin kendi hukuki sorumluluğundan doğan bir zararı tazmin etmesidir.

İkinci durumda yapılan ödemenin kamu gideri niteliğini ve vergilerle finansmanını açıklamak çok daha kolaydır. Çünkü ödeme, Anayasa'nın 125'inci maddesinden kaynaklanan kamusal bir yükümlülüğün yerine getirilmesidir.

Önce zararın kaynağını bulalım

Bu nedenle 131 fon meselesinde “Devlet mağdurların zararını karşılasın” demeden önce başka bir soruya cevap vermemiz gerekiyor:

Zarardan kim sorumlu?

Yatırımın olağan riskinden doğan zarar yatırımcının; özel kişilerin hukuka aykırı eylemlerinden doğan zarar öncelikle o kişilerin; idarenin hukuka aykırı işlem, eylem veya hizmet kusurundan doğan zarar ise şartları oluştuğu ölçüde idarenin sorumluluk alanındadır.

Bu üç zararı aynı sepete koyup tamamını Hazineye yüklemek doğru değildir.

Çünkü Hazine sahipsiz para değildir.

Hazinenin harcadığı paranın önemli bir bölümü bizim ödediğimiz vergilerden oluşmaktadır.

Bu nedenle 131 fon mağdurlarına kamu kaynağından ödeme yapılacaksa önce şu soruların cevaplandırılması gerekir:

Ne kadar zarar var?

Bu zarar neden doğdu?

Zarara kim sebep oldu?

Sorumluların mal varlıklarından ne kadarı tahsil edilebilir?

İdarenin zararın doğmasında veya büyümesinde hukuki sorumluluğu var mı?

Ve ancak bütün bunlardan sonra:

Hazine ne kadarını ödemeli?

Çünkü mesele yalnızca 455 bin 758 fon yatırımcısının parasını geri alıp alamayacağı meselesi değildir.

Mesele aynı zamanda o fonlara hayatında tek kuruş yatırmamış milyonlarca vergi mükellefinin parasının hangi hukuki gerekçeyle kullanılacağı meselesidir.

Özetle; zararın varlığı, tek başına kamu giderinin varlığı anlamına gelmez.

Önce zararın kaynağını ve sorumlusunu bulmak gerekir.

Yoksa özel bir yatırım zararını bütçeye koyup vergilerle karşılamak, onu hukuken tartışmasız biçimde “kamu gideri” yapmaz.

Belki sadece kamunun gideri yapar.

Son olarak…

Sonuç olarak 131 fondaki yatırımcıların uğradıkları zararın, hiçbir ayrım yapılmaksızın Hazine tarafından üstlenilmesine ve dolayısıyla toplumun tamamının ödediği vergilerle karşılanmasına açıkça karşıyım.

Önümüzdeki süreçte yatırımcı mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla SPK'nın gözetim ve denetim sorumluluğunun öne çıkarılması ve buradan hareketle zararın finansmanının Hazine'ye aktarılması ihtimali bulunmaktadır. Ancak SPK'nın hukuki sorumluluğu somut olarak ortaya konulmadan böyle bir yolun tercih edilmesi, özel bir yatırım zararının kamuya, daha açık ifadeyle milyonlarca vergi mükellefine yüklenmesi anlamına gelecektir.

Anayasa'nın 73'üncü maddesi son derece açıktır: Vergiler “kamu giderlerini karşılamak üzere” ödenir. Özel bir yatırım faaliyetinden kaynaklanan zarar, sırf kanunla Hazineye yüklenerek veya bütçeye ödenek konularak Anayasa m.73 anlamında kamu giderine dönüştürülemez. Aksi bir kabul, Anayasa'daki “kamu giderlerini karşılamak üzere” ibaresini işlevsiz hâle getirir.

İzlenmesi gereken yol, önceki gün yazdığım bu yazıda değindiğim ABD'deki Bernard Madoff örneğinde olduğu gibi, zararı vergi mükelleflerine paylaştırmak değil, zararı doğuranlardan tahsil etmektir. Sorumluların ve suçla bağlantılı kişilerin hukuken el konulabilecek, müsadere edilebilecek veya geri alınabilecek malvarlıklarına öncelikle başvurulmalıdır. Nitekim Sermaye Piyasası Kanunu'nun yatırımcı tazmini ve tedricî tasfiyeye ilişkin hükümlerinin mantığı da zararı doğrudan Hazineye yüklemek değil, öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelmektir.

Elbette yapılacak incelemeler sonucunda SPK'nın hukuka aykırı işlem veya eyleminin ya da hizmet kusurunun zararın doğmasına veya büyümesine neden olduğu hukuken ortaya konulursa tablo değişir. Bu durumda Anayasa m.125 gereğince idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı tazmin etmekle yükümlüdür. Ancak sorumluluk ortaya konulmadan Hazineye başvurmak, tazmin değil; özel yatırım zararını toplumsallaştırmaktır.

Özel kişilerin sebep olduğu yatırım zararının adresi Hazine değildir; adres, o zarara sebep olanlardır.

Aksi yöntem zararı ortadan kaldırmaz, yalnızca zararın sahibini değiştirir; fon yatırımcısının zararını, o fonlara hayatında tek kuruş yatırmamış milyonlarca vergi mükellefinin sırtına yükler.

Bu, Anayasa m.73 anlamında kamu gideri değil; özel bir zararın kamuya, yani hepimize yüklenmesidir.

/././

Tasfiyesine karar verilen fonlarla ilgili gelişmeler ve görüşlerim…-Erdoğan Sağlam- 

Fon tasfiyesi nedeniyle yatırılan sermayenin geri alınamaması nedeniyle sermayede vuku bulan zararlar diğer gelirlerden indirilemeyecektir. Ancak bu değerlendirme tasfiyenin sonuçlandığı tarih itibariyle yapılacaktır. Değer artış kazançlarında ise kazanç tespiti topluca yapılmakta olup satış işleminin birinden doğan zarar diğerinden doğan kazançtan indirilebilecektir. Ancak tasfiyede, bu indirimden yararlanmak bence mümkün değildir.

Son günlerde kamuoyunun gündemini, tasfiye kapsamına alınan fonlar oluşturuyor.

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) 17/09/2026 tarihli kararları ile 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verdi.

Tasfiye süresi önce 3 ay olarak belirlenmişti; sonra tasfiye konusu fonların portföy yapıları ve piyasa gelişmeleri dikkate alınarak 3 aylık sürenin, 6 ay olarak değiştirilmesine karar verildi.

Tera Portföy'ün tasfiyesini İş Bankası, diğer fonlarınkini ise Ziraat Bankası yürütüyor.

SPK, Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre anılan fonlardaki tekil yatırımcı sayısının 455 bin 758 kişi olduğunu kamuoyuna duyurdu.

Görüldüğü üzere, tasfiyeden etkilenen yatırımcı sayısı bir hayli yüksek. Ancak bu kişilerin homojen olmadığını, üç gruba ayrıldığını söyleyebiliriz.

Birinci gruba manipülasyonu yapanlarla birlikte çalışan kişiler giriyor.

İkinci grubu, manipülasyonun parçası olmasa da bu durumdan yararlanmak isteyen, risk iştahı yüksek ve bence etik değerleri düşük olup son yıllarda sayıları hızla artan yatırımcılar oluşturuyor. SPK’nın “nitelikli yatırımcı” kapsamına girmekle birlikte bu kişilerin “nitelikli” oldukları tartışmalıdır!

Üçüncü gruba ise masum kişiler giriyor. Bence bu grubun mağduriyetlerinin en kısa sürede giderilmesi gerekir. Nitekim Cumhurbaşkanı da bu konuda talimat verdi.

Ancak mağduriyetlerin nasıl giderileceği merak konusu…

Cumhurbaşkanı liderliğinde 26 Eylül günü ekonomi yönetimi ile fon krizi toplantısı yapıldı. Sabah muhabiri Dilek Güngör’ün yazısından öğrendiğimize göre, sistemde 1 milyon TL'den az parası olanlara hemen ödeme yapılması kararı alındı. Bankalarla ilgili henüz karar verilmedi. 66 fonun tasfiye listesinden çıkarılma ihtimali de değerlendirildi. Salı günü tekrar toplantı yapılarak kararlar kesinleştirilecek. Anlaşılan çoğu olayda yaşandığı gibi bu krizde de tartışmalı kararlar alınacak.

1 milyon TL'den az yatırımı olanlara ödenecek tutarın nasıl belirleneceği henüz belli değil.

Bence krizin maliyeti bu işle hiçbir alakası olmayan (fona yatırım yapmayan) vatandaşlarımızın sırtına yüklenmemelidir, yani zarar bütçeden karşılanmamalıdır. Bu riski alan kişiler maliyetine katlanmalıdır!

Konunun vergisel boyutuna gelince, bunu bireysel ve kurumsal yatırıcımlar bakımında ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

Bireysel yatırımcılar açısından

Ticari nitelik göstermeyen bireysel yatırımcılar açısından fon katılma paylarının fona iade işlemlerinden elde edilen gelirler “menkul sermaye iradı” niteliğindedir. Fona iade dışında başka kişilere satışından elde edilen kazançlar ise “değer artış kazancı” niteliğindedir.

Gelir Vergisi Kanunu'na göre, menkul sermaye iradında gider fazlalığından kaynaklananlar hariç olmak üzere, sermayenin kendisinde meydana gelen eksilmeler veya değer azalışları zarar olarak kabul edilmez ve diğer gelirlerden mahsup edilemez.

Fon tasfiyesi nedeniyle yatırılan sermayenin geri alınamaması nedeniyle sermayede vuku bulan zararlar diğer gelirlerden indirilemeyecektir. Ancak bu değerlendirme tasfiyenin sonuçlandığı tarih itibariyle yapılacaktır.

Değer artış kazançlarında ise kazanç tespiti topluca yapılmakta olup satış işleminin birinden doğan zarar diğerinden doğan kazançtan indirilebilecektir. Ancak tasfiyede, bu indirimden yararlanmak bence mümkün değildir.

Kurumsal yatırımcılar açısından

Ticari işletmeye dahil yatırım fonlarından şu gelirler elde edilir:

* Yatırım fonlarından elde edilen kâr payları ile katılma paylarının fona iadesinden doğan gelirler,

* Fonların katılma paylarının Vergi Usul Kanununun 279 uncu maddesi kapsamında değerlenmesinden kaynaklanan değer artış kazançları,

* Katılma paylarının elden çıkarılmasından doğan kazançlar.

Sermaye şirketlerinin tasfiye sürecinde şirketin varlıkları satılır, tüm alacakları tahsil edilir ve borçları ödenir. Geriye kalan bakiye ortaklara payları oranında dağıtılır. Sermaye payını aşan tasfiye bakiyesi menkul sermeye iradı olarak değerlendirilir, altında kalan tutarlar ise zarar olarak dikkate alınır. 

Tasfiyeye alınan fonlar bakımından konuyu değerlendirecek olursak, geçici vergi ve yıl sonu itibariyle yapılacak değerlemelerde güncel değere itibar edileceği için fon tarafından ilan edilecek değere göre oluşacak zararlar kurum kazancından indirilebilir.

Tasfiye sonucunda tahsil edilen tutarların kayıtlarda yer alan bedelden düşük olması halinde ise bu zarar kurum kazancından indirim konusu yapılacaktır.

Bu yazı için son sözlerim…

SPK’nın 18 Eylül 2026 tarihli “Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber Düzenleme Süreci Açıklaması”nda detayları açıklandığı üzere, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet ŞİMŞEK başkanlığında toplanan 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesi’nde (FİK), 2025 yılı son çeyreğinde, yatırım fonları içerisinde, bilhassa serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları vasıtasıyla; belirli portföy yönetim şirketlerine ait fonların, fiili dolaşım oranı düşük olan paylarda ekonomik gerçeklik ve şirket temel finansal büyüklükleri ile açıklanamayacak şekilde fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlenmiş olduğu gündem konusu yapılmış ve SPK tarafından alınabilecek makroihtiyati tedbirler hususunda tavsiye kararı verilmiştir.

Anılan FİK kararı sonrası, 3 Aralık 2025 tarihinde, SPK bünyesinde Çalışma Grubu oluşturularak, çalışmalara başlanmıştır.

Bu dönemde başlayan çalışmalar SPK tarafından ancak 2026 yılında sonuçlandırılarak, 28 Ağustos 2026 tarihinde kamuoyuna duyurulmuştur.

Son fon krizi kamunun daha çevik olması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Ülkemizde bu tür olayların üzerine gidilmezse, gelecekte buna benzer pek çok olaya tanık olacağımızı şimdiden söyleyebiliriz.

AKP Genel Başkanvekili Mustafa Elitaş’ın fon soruşturmasına ilişkin açıklamasının bu konuda biraz umut verdiğini söyleyebilirim. Sayın Elitaş’ın açıklaması aynen şöyle:

"Kim varsa, bizden veya başkalarından. Bu işte manipülasyon yaptıysa, bilerek giriş tarihini, çıkış tarihini bilerek o 4-5 aylık süre içerisinde 1 lirası 10 lira olanlar, 10 milyon lirası 100 milyon lira olanlar, milyar olanlar varsa bunlar hesabını verecek kardeşim. Kimin bebesi, kimin oğlu, kimin çocuğu olursa olsun hiçbir ayrım yok. Tayyip Erdoğan bu işe el attı. İnşallah gereğini yapacak. Emeklilerin sorunu var, biliyoruz. İnşallah onu yapmaya gayret edeceğiz."

/././

Bireysel başvuru adaleti -Fikret İldiz- 

Terazi kimin elinde? Adaleti kim tartıyor? Uygulanmayan AYM kararlarının “uygulanmaması” kararını verenlerin ve bu kararlara karşı ses çıkarmayanların zihniyetleri, nasıl bir yargı kültürüdür? Bireysel başvuru hakkı ve AYM'nin hak ihlali kararları; hak ihlallerine karşı yaşamın ve insan haklarının muhalefet şerhidir!

Cezaevlerinde unutulanlar…

Mahkûmiyetleri hak ihlali olduğu halde hapiste tutulanlar…

Bir yanda umutlar ve adalet, diğer yanda adaletini yitirmişlerin adaletsizliği…

Bir kaya parçası gibi özgürlük umutlarını dağın zirvesine kadar çıkarmayı başaranlar…

Öte yanda adaleti zirveye taşıyanları cezalandıran ve kaya parçasını dağın eteklerine geri itekleyenler!

Adaletin kötülüklerini yaratmayı hukuk zannedenler!

İnsan haklarını adalet yolu kabul edenlerin direnişi ve umutları…   

Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurunun 14. yılını kutladı.

23 Eylül 2012’de başlayan bireysel başvuru yolu insanların adalet arayışlarında önemli bir role sahiptir, eğer Anayasa Mahkemesinin verdiği kararlar uygulanırsa… 

Eğer tek bir hak ihlali kararı uygulanmıyorsa; Türkiye’de bireysel başvuru hakkı yoktur.

Anayasa Mahkemesi 23 Eylül 2026 tarihinde “Türk Anayasa Mahkemesinin Norm Denetimi Kararlarının Bireysel Başvuruya Etkisi” temalı sempozyum düzenledi.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya yaptığı açış konuşmasında “bireysel başvurunun” on dört yıllık geçmişini ve adaletin ulaştığı noktayı rakamlarla ortaya koydu.

23 Eylül 2012 tarihinden 23 Eylül 2026 tarihine kadar Anayasa Mahkemesine 756 bin 726 bireysel başvuru yapılmış. Mahkeme tarafından 648 bin 410’u sonuçlandırılmış ve başvuruların yaklaşık yüzde 85,7’si karara bağlanmış. 8 Haziran 2026 tarihinde derdest başvuru sayısı 102 bin 143’tü. 26 Eylül tarihinde 40 bin 769 ve yaklaşık 30 bin bireysel başvuru sonuçlandırılmış.

İhlal kararlarının yerine getirilmesinin Anayasa Mahkemesince yakından takip edildiğini ileri süren Başkanın anlatımına göre; bireysel başvuru “Anayasa’da güvence altına alınan bir hakkın kamu gücü tarafından ihlal edildiğini ileri süren bir insanın adalet arayışını” ifade etmektedir.

Gerçekten Anayasa Mahkemesi uygulanmayan kararlarını takip ediyor mu?

Kaç kararının uygulanmadığını tespit etmiş midir? 

Uygulanmayan kararlar hak ihlali midir?

Daha ilginci ise AYM Başkanı diyor ki; “AYM istatistiklerine göre bugüne kadar verilen 86 bin 849 ihlal kararının yüzde 99,9’u uygulanmıştır. Uygulama konusunda yaşanan sorunlar ise çok sınırlı sayıdaki somut olay ve bazı teknik hususlarla sınırlı kalmıştır. Bu yüksek uygulama oranı, bireysel başvurunun on dört yıllık tecrübesi bakımından son derece anlamlıdır. Zira bireysel başvurunun gerçek etkisi, verilen ihlal kararlarının hayata geçirilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bir ihlalin tespit edilmesi kadar, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması da temel hakların etkili biçimde korunmasının vazgeçilmez bir unsurudur.”

Uygulanmayan sınırlı sayı kaçtır? Neden uygulanmadı? Kimler uygulamadı? 

Deniyor ki; ihlal kararlarının %99,9 uygulanmıştır… Acaba?

Yaşanan sorunların nedeni çok sınırlı sayıda “somut olay ve teknik hususlar” mıdır?

İnsan hakkı ihlalinin tespiti kadar ortadan kaldırılması da temel hakların korunmasında vazgeçilmez bir unsur mudur acaba?

Bireysel başvurularda verilen ihlal kararlarından birinin uygulanmamış olması hak ihlalidir! 

Adana’da 8 Haziran 2026 tarihinde yapılan konuşmasında AYM Başkanı; “Esasen anayasa yargısının nihai amacı yalnızca ihlal tespiti yapmak değildir. Daha önemlisi, ihlallerin tekrarını önleyecek anayasal bir bilinç ve uygulama kültürü oluşturmaktır.”

İlginç bir söz….

Acaba böyle bir yargı kültürü oluştu mu?

Böyle bir yargı kültürü var mı?

Bireysel başvuru kararları ihlallerin tekrarını önleyecek yargı kültürünü oluşturdu mu?

Cezaevlerinde hak ihlaline uğratılmış olduğu hâlde unutulanlar yok mu?

Yargı kültüründen yoksunluk yüzünden hapis yatırılanlar yok mu?

Sadece aklınıza gelenleri bir çırpıda sayacak olursanız eğer hak ihlali kararlarının uygulanmama oranı % 0.01 bile olsa “somut hak ihlali” demek değil midir? 

Adaletiniz böyle bir kültür yaratırsa insan haklarının güvencesi kalmamıştır.

Uygulanmayan Anayasa Mahkemesi kararlarının “uygulanmaması” kararını verenlerin ve bu kararlara karşı ses çıkarmayanların zihniyetleri, nasıl bir yargı kültürüdür? 

Yargı kültürü olmayanların insan haklarına aykırılıkları nasıl bir anlayıştır?

Anayasa Mahkemesi Başkanlığına 2015,2019 ve 2023 yıllarında üç kez seçilen Prof. Dr. Zühtü Arslan demişti. Bireysel başvuru hakkının kabul edilmesiyle başlayan süreçte anayasa mahkemesi bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasını esas alan “hak eksenli” bir paradigmayla karar vermeye başlamıştır. Böylece Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmak demek adalet için umut olmuştur.

Sayın Arslan bireysel başvuruların getirdiği değişimin sonuçları için şöyle yazdı:

“ Son olarak belirtmek gerekir ki Türkiye’de bireysel başvuru yolu devletin üzerine bina edildiği evrensel değerlerden bir olan temel hak ve özgürlükleri daha iyi korumak için getirilmiştir. Bu hak arama yolunu etkili ve başarılı kılan önemli unsurlardan biri, ihlal kararlarının geciktirilmeksizin yerine getirilmesidir.

Esasen Anayasa Mahkemesinin, Anayasa’nın ve kanunların kendisine tanıdığı yetkilerini kullanarak verdiği kararlar, herkesi ve her kurumu bağlamaktadır. Bu nedenle tarihsel sınavımızı hak ve adalet eksenli bir medeniyetin inşası ve idamesidir: Bu sınavı verenlerin başında yargı kurumlarının ve mensuplarının geldiği ise izahtan varestedir. Zira hak ve özgürlüklerin en büyük güvencesi hemen her medeniyette bağımsız ve tarafsız yargı olmuştur.(…)”

Tarihsel sınavdan geçtiğini görmezden gelenlerin adalet terazisini tutarken eli titriyordu, artık tutamıyor bile!

Terazi kimin elinde? Adaleti kim tartıyor?

Bireysel başvuru kararları sonucunda verilen Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmazsa; bu uygulamama hali hak ihlallerinin süreklilik kazanmasının “idari pratik” hâline gelmesidir. 

O nedenle bireysel başvurular uygulanmazsa; hak ihlalleri süreklilik kazanır.

Adaleti adaletsizliğe dönüştürmeye yarar!

Uygulanmayan Anayasa Mahkemesi kararları insan haklarının utancına dönüşür.

Utanç sürüyor! 

Yargıda insan haklarına aykırılık yaratan yokluk ve kültürsüzlüktür.

Bireysel başvuru ile hak arayışı kalmaz ve Anayasa Mahkemesi ikincillik görevini yapamaz hâle gelir. Adalet yoktur, yargı kültürü yok demektir. 

Bireysel başvuru hakkı ve Anayasa Mahkemesi'nin hak ihlali kararları; hak ihlallerine karşı yaşamın ve insan haklarının muhalefet şerhidir.

/././

Dört parmak havaya, paralar cukkaya!-Umur Talu- 

“Enflasyonun sebebi faiz” diyen bir ekonomi bilgiçliğinin bir ülkeyi, milyonlarca insanı, çocukların geleceğini getirdiği yer böyle bir “Türkiye Yüzyılı.” Bir yanda çaresizliğin intiharları, bir yanda cinnetin cinayetleri, bir yanda uyuşturucu müptelalığı, bir yanda onca yoksulluk ve yoksullaşma, öte yanda yüksek enflasyonda faizin de çok ötesinde kazanç elde edebilme ihtirası da yanılgısı da.

Çocuk iktidarın gençlik kollarında “dört parmak” işareti yapmış… eh adı da müsait… sonra 28 yaşına kadar bal tutmuş o parmaklar; yatlar, uçaklar, lüks otomobil filosu, milyonlarca dolar, anormal getiriye heveslenenlerden uçurulan milyonlar… 

“Türkiye Yüzyılı”nda böyle bir şey de oldu işte! 

Aynı anda Kavala hapis, aynı anda seçilmiş milletvekili Can Atalay hapis, aynı anda gazeteciler hapis, aynı anda sendikacı hapis, aynı anda LGBTİ+ bu ülke ve “ailem” için en büyük tehlike… 

Aynı anda madenci aç kalarak aç kalmamaya çabalıyor, aynı anda köylüler topraklarını, ağaçlarını savunmak isterken yerlerde sürükleniyor, kelepçeleniyor; aynı anda seçilmiş belediyeciler hapis, aynı anda seçilmediğin hatta seçilmenin yanına bile yaklaşmadığın, hatta seçime bile girmediğin belediyeler gasp; aynı anda emekli perişan, aynı anda kadınlar katlediliyor, aynı anda çocuklar okulda öldürülüyor; aynı anda senede iki binden fazla işçi ayakta kalabilmek isterken işyerinde can veriyor. 

Tamam operasyon yapıldı ama “operasyon” zaten çoktan yapılmış. O ağlar nasıl kuruldu, ortadaki örümcekler dışında hangi böcekler ağa girip çıktı harami mağarası gibi; on binlerce kişi ya elindeki parayı biraz çoğaltıp rahatlamak isterken ya da kimileri sadece açgözlülük veya zannınca açıkgözlülük yüzünden ağa takılırken bunları besledi, “dört parmak” çocuk ve diğerleri hangi siyasi-idari sırtlara yaslanıp onları da yemledi? 

Çocuk iktidarın gençlik kollarında konuşlanıp “dört parmak” Rabia işaretini de çakmış. Esma’ydı değil mi, Mısır’da öldürülen “kızımız”ın adı? Esma’yı öldüren darbenin kralı Sisi artık “kardeşimiz” olurken, bizim “dört parmak” da çuval çuval, lüks lüks, anormal anormal servet yapmış. 

Açılışını da iktidar şürekâsının yaptığı bir bankaya para yatırdı diye onca kişi hapse girdi bu ülkede. Aynı anda bu dört parmaklar, avuç avuçlar, bal tutanlar, çoluk çocuklar beraber yürümüş bu yollarda, yürütmüş bu diyarda. 

TV ekranlarında popüler profesörler görüyorsun o sırada. Sana vaaz veriyorlar, şunu yap, şunu yapma, ekonomi şöyle, para politikası böyle, piyasalar öyle, diye. Meğer aynı anda, dört parmakların yanına takılı aklı; iliştirilmiş akademisyen, çok bilmişliğini sana kusuyor. 

19 yaşımdaydım. Demiryolu Sendikası’nda çalışmaya başladım. Baktım sendikanın işçilere eğitim kadrosunda bu kardeşlerin profesör babası da var. Bak; iyi, neşeli, sıcak bir hocaydı. Öğrencileri severdi. Ama kapitalizmin kölesi işçilere kapitalizmin değişmez sanılan yasaları anlatılıyor. Sermaye dünyasının profesörleri işçilere de ahkam kesiyor. Yaşım 19 ama aklım başımda, kalbim zaten tarafını seçmiş. “Güle güle hocam” yapıverdim; teslim edeyim, sendika yönetimi de haklı buldu ve gerçekten işçi sınıfının yanından, içinden, ruhundan konuşabilen “hocalar”la eğitim vermeye başladık. 

“Piyasa akademisyenliği” servet yaparken ve servet arsızlarına payanda olurken, aynı anda, bir imza attı diye onca akademisyen hapse de sürgüne de ölüme de sürüklendi. Bir tweet attı, bir yazı yazdı, bir yürüyüşe katıldı diye kovuldu; kayyum rektörlerin cebrine maruz, hayatta ve ayakta kalmayı zorlaştıran her ahval ve şeraitin içinde mahsur kaldı. 

“Enflasyonun sebebi faiz” diyen bir ekonomi bilgiçliğinin bir ülkeyi, milyonlarca insanı, çocukların geleceğini getirdiği yer böyle bir “Türkiye Yüzyılı.” Bir yanda çaresizliğin intiharları, bir yanda cinnetin cinayetleri, bir yanda uyuşturucu müptelalığı, bir yanda onca yoksulluk ve yoksullaşma, öte yanda yüksek enflasyonda faizin de çok ötesinde kazanç elde edebilme ihtirası da yanılgısı da. 

Milyonlarca insan, iktidara oy vereni de var vermeyeni de açlıkla, yoklukla, yoksunlukla boğuşurken, kurulan “saadet zinciri” bu. Çünkü görüyorlar, burası yağma dünyası. 

Sonra denizin suyunu içmek ne kelime, yiyorlar; deniz bitiyor. Kumunu çuval çuval servete çeviriyorlar; kum da bitiyor. “Saadet zinciri” kopuyor. Neymiş, “operasyon!” Bravo, yolsuzlukla mücadeleye! 

Dört parmağını tutan bal yalamış. Geriye tek parmak kalmış; o da millete dönmüş, havada! 

Not: Beşiktaş’ın forması! Ne olacak şimdi?

/././

Üç metrelik İskender’den geriye ne kaldı; tabaklar değil gastronomi büyümeli!-Gürkan Akgüneş- 

Gastronomi yalnızca yemek pişirmek ve yemek değildir. Gastronomi festivali de iki-üç gün boyunca insanları doyurmak için düzenlenmez. Festival, bir kentin mutfak mirasını görünür kılmalı; üreticisine yeni müşteri, ürününe yeni pazar, ustasına yeni çırak, ziyaretçiye de o şehre yeniden gelme nedeni kazandırmalı.

Ortada üç metre uzunluğunda dev bir tabak, üzerinde 50 kilo etle hazırlanmış İskender…

Tabağın çevresinde yüzlerce insan. Çatallar birbirine karışıyor, bazıları elleriyle yiyor. Herkes önündeki son lokmayı kapmaya çalışırken, Bursa’nın dünyaya tanıtmak istediğimiz yemeği birkaç dakika içinde tükeniyor.

Görüntüler geçen hafta düzenlenen 5. Uluslararası Bursa Gastronomi Festivali’nden.

Festivalin amacı Bursa’nın yedi asırlık mutfak mirasını tanıtmak, yerel ürünleri yeni pazarlara ulaştırmak; çiftçileri, şefleri, akademisyenleri ve turizm sektörünü bir araya getirmekti. Programda kadın kooperatifleri, coğrafi işaretli ürünler ve yerinde hasat etkinlikleri de vardı.

Ancak üç gün süren festivalden geniş kitlelerin hafızasına kalan ne Keles kirazı ne Karacabey soğanı ne de Bursa şeftalisi oldu.

Geriye, aynı tabağa uzanan yüzlerce elin görüntüsü kaldı.

Peki, bu görüntü Bursa mutfağını mı tanıttı? Yoksa yüzyılı aşan bir yemek kültürünü topluca tüketilen gösteri malzemesine mi dönüştürdü?

https://www.dailymotion.com/video/xba6f2m

Dev sucuklu yumurta, en uzun kebap!

Aslında Bursa’daki üç metrelik İskender tekil bir örnek değil.

Türkiye’nin farklı şehirlerindeki gastronomi festivallerinde yıllardır tabaklar büyüyor, dürümler uzuyor, kazanlar ve tavalar ağırlaşıyor.

Afyonkarahisar’da 25 metrelik tavada yaklaşık bir ton sucuk ve 15 bin yumurtayla 1.930 kilogramlık sucuklu yumurta hazırlandı.

7. Uluslararası GastroAfyon Festivali’nden yansıyan en dikkat çekici görüntü; vinçle kaldırılan dev tencereyi 2-3 metrelik kaşıklarla karıştıran şeflerdi.

Kentteki festivalin bir yıl önceki sembolü ise, “en uzun lokum” rekor denemesiydi.

Bursa’da bir önceki yıl gastronomi festivalinde dev kazana yaklaşık beş ton süt helvası konulmuştu. Edirne’de iki ton ağırlığındaki tavada üç ton ciğer pişirildi. Adana’da 35 metrelik kebap, İstanbul’da 231 metrelik çiğ köfte dürümü yapıldı.

Yani şehir ve yemek değişse de, “gastronomi festivali” fikri pek değişmiyor. Bir yerde tava büyüyor, diğerinde dürüm uzuyor, başka bir şehirde kazanın ağırlığı artıyor.

Gastronomi bilincimizin ölçü birimi sürekli büyüme eğiliminde.  Üstelik gelecek festivaller için de “en büyük Anadolu sofrası”, “en uzun peynir masası” veya onlarca yemeğin aynı anda hazırlanacağı yeni rekor denemeleri planlanıyor.

Yakında coğrafi işaret belgesinin yanında her belediyenin deposunda dev bir tava veya tencere bulundurması gerekecek.

Bir kenti doyurmak başka, gastronomisini büyütmek başka

Elbette festival eğlence de içermeli. İnsanlar müzik dinlemeli, yemek yemeli, birlikte güzel zaman geçirmeli. Sorun eğlenmek değil. Sorun, gösterinin gastronominin kendisi hâline gelmesi.

Gastronomi yalnızca yemek pişirmek ve yemek değildir. Bir ürünün yetiştiği toprakla, çiftçiyle, mevsimle, tarifle, ustalıkla, sofra kültürüyle ve kent hafızasıyla kurduğu ilişki de gastronominin ayrılmaz bir bileşenidir.

Gastronomi festivali de iki-üç gün boyunca insanları doyurmak için düzenlenmez. Bunu lokantalar, sokak şenlikleri ve panayırlar da yapabilir.

Festival, bir kentin mutfak mirasını görünür kılmalı; üreticisine yeni müşteri, ürününe yeni pazar, ustasına yeni çırak, ziyaretçiye de o şehre yeniden gelme nedeni kazandırmalı.

Başarılı gastronomi festivallerinde ne oluyor?

Dünyada iz bırakan gastronomi etkinliklerine baktığımızda da kentin yemek kültürüne kattığı değeri görüyoruz. Lezzetlerin markalaşmasına, üreticilerin ve çiftçilerin, yerel ürünlerle bütünleşmesine tanıklık ediyoruz.

Mesela Torino’daki Terra Madre’de küçük üreticiler ve gıda toplulukları yalnızca stant açmıyor. Kaybolma tehlikesindeki yerel ürünler kayıt altına alınıyor, üreticiler uluslararası alıcılarla buluşuyor, biyoçeşitlilik ve gıda politikaları tartışılıyor.

Alba Beyaz Trüf Fuarı’nda amaç dünyanın en büyük trüfünü bir kazana atıp halka dağıtmak değil. Ürünün gerçekliği ve kalitesi denetleniyor, mantar avcıları doğrudan alıcılarla buluşuyor, müzayedeler ürünün ve bölgenin ekonomik değerini yükseltiyor.

San Sebastián Gastronomika gibi etkinliklerde ise şefler yalnızca sahnede yemek pişirmiyor. Yeni teknikler, üretim biçimleri, restoran kültürü ve gıda sisteminin geleceği tartışılıyor. Festival bilgi üreten bir platforma dönüşüyor.

Birinde üretici ağı, diğerinde kalite standardı, ötekinde yeni bilgi ve mesleki ilişki oluşuyor.

Bizde ise festival sona erdiğinde çoğu zaman açıklanan iki rakam var: Kaç kişi geldi ve kaç ton yemek dağıtıldı?

Bu nedenle her festivalin daha hazırlık aşamasında tek bir soruya cevap vermesi gerekiyor: Bu etkinlik bittikten sonra şehre ne kalacak?

Festivaller için açık hedefler belirlenmeli. Yerel üretici yalnızca stant kiralayan satıcı değil, programın karar vericisi olmalı. Şeflerle üreticiler buluşturulmalı, kaybolan tarifler ve ustaların sözlü tarihleri kayda alınmalı. Gıda güvenliği ve atık planı daha kapılar açılmadan hazırlanmalı.

Festival sonrasında da satış, ziyaretçi, konaklama, israf ve ekonomik etki verileri kamuoyuyla paylaşılmalı.

Çünkü festivaller aynı zamanda toplumsal bilinçlenme açısından da önemli fırsat alanları. Ailesiyle gastronomi festivaline gelen bir çocuk, yemek yemek için birbirini iten insanlardan ziyade; gıdanın nasıl üretildiğine, neden değerli olduğuna, atıksız mutfak uygulamalarına ve artan yemeklerin nasıl değerlendirilebileceğine tanıklık etmeli.

Zira onlar için gıdaya ulaşmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.

Gıda israfı artık çok daha pahalı

Son 12 aylık ortalamalara göre meyve fiyatları yüzde 98,9, sebze fiyatları yüzde 90,9 yükseldi. Türk-İş'in yaşam maliyeti araştırmasına göre bugün meyvenin kilosunu ortalama 150 liraya, sebzenin kilosunu ise 113 liraya yiyoruz.

Dolayısıyla gıda israfının artık aile bütçesinde de çok somut bir karşılığı var. Bir kilogram meyveyi tüketmeden çöpe attığınızda, kabaca 150 liranız da çöpe gidiyor.

Üstelik mesele yalnızca ödediğimiz para değil. O ürünün arkasında çiftçinin emeği, tarım toprağı, su, gübre, mazot, elektrik ve nakliye var. Örneğin bir kilogram domatesin su ayak izi yaklaşık 214 litre. Bir kilogram sığır etinde ise hayvanın tükettiği yemin üretimi de hesaba katıldığında yaklaşık 15 bin 400 litre sudan söz ediyoruz.

Tam da bu nedenle Birleşmiş Milletler'in 29 Eylül Uluslararası Gıda Kaybı ve İsrafı Farkındalık Günü öncesinde bu rakamları bir kez daha hatırlamakta fayda var.

Dünyada 2022 yılında perakende, yeme-içme sektörü ve hanelerde 1,05 milyar ton gıda atığı oluştu. Bunun yüzde 60'ı hanelerden kaynaklandı. Dünya genelinde her gün 1 milyardan fazla öğüne karşılık gelen yenilebilir gıda çöpe gidiyor.

Türkiye'de de TÜİK'in 2025 araştırmasına göre hanelerde en fazla israf edilen gıda grubu yüzde 39,7 ile taze meyve ve sebzeler. Ardından yüzde 32,5 ile ekmek geliyor. Daha çarpıcı olan ise israfın yüzde 74,4'ünün ürünlerin bozulmasından kaynaklanması.

Yani çözüm her zaman büyük projeler gerektirmiyor. İhtiyacımız kadar satın almak, alışverişi planlamak, gıdayı doğru koşullarda saklamak, elimizdekini tüketmeden yenisini almamak, tüketilemeyecek organik atıkları kompost gibi yöntemlerle yeniden değerlendirmek bile önemli bir başlangıç.

İşte gastronomi festivalleri bütün bunları anlatmak için de iyi birer sahne olabilir.

Bir çocuğun festivalden eve dönerken hatırladığı şey yalnızca gördüğü üç metrelik İskender, dev sucuklu yumurta ya da tonlarca yemek olmak zorunda değil. O çocuk yerel bir ürünün nasıl yetiştirildiğini öğrenebilir, bir çiftçiyle tanışabilir, gıdanın çöpe gitmeden nasıl değerlendirilebileceğini görebilir. Belki tabağına yiyebileceği kadar yemek almayı da orada öğrenebilir.

Gastronomiyi büyütmenin yolu zaten tabağı büyütmekten geçmiyor. Üreticiyi, yerel ürünü, mutfak kültürünü, bilgiyi ve gıdaya duyduğumuz saygıyı büyütmekten geçiyor.

Festival bittikten sonra geriye kalması gereken de belki tam olarak bunlar.

/././

T-24


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -29/09/2026-

  Politik susturucu (Derleyen : mstfkrc)