Konut hakkı: Peki bu insanlar nereye gidecek?-Tolga Şirin-
Türkiye’de sosyal konut politikası büyük ölçüde konut üretip satmaya dayanıyor. Oysa düşük gelirli insanlar için TOKİ’den ev satın almak yerine gelirlerine uygun sosyal kiralık konutlara erişmek daha işlevsel olabilir. Pek çok Avrupa ülkesinde bu iş böyle görülür. Bizde bu tamamen unutuldu.
Fransız Filozof Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası isimli kitabının bir yerinde “Evin en değerli yararı nedir diye sorulsaydı, şöyle derdik: Ev düş kurmayı barındırır, düş kuranı korur, huzur içinde düş kurmamızı sağlar.” diye yazar. Ünlü düşünür, bunu evin insanın anıları, mahremiyeti ve düşleri için taşıdığı anlamı tartışırken yazmıştır.
Bachelard’ın (“Başlar” diye okunuyor) bunu derken anlatmak istediği şey, bir insan hakkı olarak “konut hakkı”nın gerekçelerinden biridir. Biz insanlar için “konut”, başımızı sokacağımız fiziksel bir yapıdan daha fazlasıdır. Konut veya daha samimi ifadeyle söylersek yuva, güvenliğin, mahremiyetin, aile yaşamının, kişiliğin gelişmesinin ve gelecek kurabilmenin mekânıdır. Bir kişi konutunu kaybettiğinde, soğuk bir hukuki tasnifle taşınmazı veya kullanım hakkını kaybetmiş gibi görünebilir ama aslında olan bundan fazlasıdır. Konut hakkını diğer ekonomik ve sosyal haklardan ayıran özelliklerden biri, insanın maddi varoluşuyla kişisel dünyasının aynı mekânda buluşmasıdır.
Bu hak öylesine önemli olsa gerek ki geçen hafta Berlin’deki seçim sonuçlarını etkileyen merkezi konulardan biriydi. Son yazımda bundan söz etmiştim.
Keza İspanya’da tam da bu satırları yazdığım günlerde konut meselesi on binlerce kişiyi Madrid sokaklarına döktü. 26 Eylül’deki gösterinin doğrudan tetikleyicisi, 87 yaşındaki Maricarmen’in yaklaşık yetmiş yıldır yaşadığı kiralık evinden tahliye edilmesiydi. Hükûmet verilerine göre 25 bin kişinin katıldığı yürüyüşün ardından yüzlerce kişi Madrid’in en ünlü meydanı olan Puerta del Sol’da çadır kurdu. Talepler arasında kira sözleşmelerinin süresiz hâle getirilmesi, kiraların dondurulması ve tahliyelerin durdurulması vardı. Meydanda yükselen sloganlardan biri meselenin siyasal ağırlığını anlatmaya yetiyordu: “Ya rantçılık düşer ya hükûmet.”
Ekonomik ve Sosyal Haklar Komitesi kararları
İspanya, konut hakkı konusunda sorun yaşayan ülkelerden biri.
Bizim de tarafı olduğumuz Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Haklar Sözleşmesi’ni yorumlayan Komitenin konut hakkı bağlamında İspanya aleyhine çok sayıda kararı var.
Nasıl ki İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi medeni ve siyasi hakları yorumluyorsa bu Komite de ekonomik ve sosyal hakları yorumluyor.
İşte bu Komitenin kararları çok önemli.
Örneğin Ben Djazia ve Bellili vakasında Madrid’de yaşayan dört kişilik bir aile vardı. Anne, baba ve iki küçük çocuk kiralarını ödeyemez hâle gelmişti. Aile sosyal konut için yıllarca başvurmuş, sonuç alamamıştı. Sonunda ev sahibi tahliye davası açtı. İspanyol mahkemeleri de kira ödenmediği için tahliyeye karar verdi. Aile evden çıkarıldı. Gidecek başka bir evleri yoktu. Bir süre belediyenin geçici barınma merkezinde kaldılar.
İlk bakışta hukuken şaşırtıcı bir durum yok gibi görünüyor. Kiracı kirayı ödememiş, ev sahibi de mülkünü geri almıştı. BM Komitesi ise meseleye başka bir soru ekledi: Peki tahliye edilen insanlar nereye gidecek?
Komiteye göre mülkiyet hakkının korunması elbette meşru bir amaçtı. Fakat bir mahkemenin işi yalnızca kira borcunun bulunup bulunmadığını saptamakla bitemezdi. Tahliye sonucunda insanların evsiz kalacağı ileri sürülüyorsa hâkim bu sonucu da değerlendirebilmeliydi. Özellikle çocukların, yaşlıların ve kırılgan durumdaki kişilerin bulunduğu ailelerde devlet, elindeki kaynakları kullanarak alternatif barınma imkânlarını araştırmalıydı. Mahkemeler ile sosyal hizmetler arasında da insanların adliye kapısından çıkıp sokağa düşmesini önleyecek bir bağlantı kurulmalıydı. Komite sonuçta İspanya’nın ailenin konut hakkını ihlal ettiğine karar verdi.
Daha çarpıcı bir dosya López Albán kararıdır. Maribel López Albán altı çocuk annesiydi. Çocuklarının beşi küçüktü. Ekonomik sıkıntı içindeki aile Madrid’de bir şirkete ait boş bir eve yerleşmişti. Yani önceki örnekten farklı olarak ortada kira sözleşmesi bile yoktu. Hukuk diliyle söylersek aile evin “haksız işgalcisi” (fuzuli şagil) durumundaydı. Evden çıkarılmalarına karar verildi. Bu da normal gibi. Ama Komite, bir insanın konuta hangi hukuki sıfatla girdiği ile tahliye edildiğinde başına ne geleceğinin iki ayrı mesele olduğunu söyledi. Bir kişinin bir evde oturmaya hukuken hakkı bulunmayabilir. Fakat bundan, devletin onu çocuklarıyla birlikte sokağa atıp çaresiz bırakabileceği sonucu çıkmaz. Kararda tahliyenin gerekli ve ölçülü olup olmadığı, ailenin koşulları ve alternatif bir konuta erişme imkânı da hesaba katılmalıydı.
Benzer mesele El Ayoubi ve El Azouan Azouz kararında bir kez daha ortaya çıktı. Bu kez söz konusu olan, küçük çocuklarıyla birlikte bir konutta hukuki bir hakka dayanmaksızın yaşayan başka bir aileydi. Ailenin ihtiyacı vardı ve alternatif bir eve erişemiyordu. Buna rağmen tahliye sürecinde mahkemelerin, tahliyenin aile açısından doğuracağı sonuçları gerçek anlamda tartabilecekleri bir mekanizma bulunmuyordu. Komite yine konut hakkının ihlal edildiği sonucuna vardı.
Bu kararda Komite çok önemli bir noktaya daha dokundu. İspanya’da hukuki bir hakka dayanmaksızın bir eve yerleşmiş olmak, sosyal konut başvurularında kişinin karşısına çıkabiliyordu. Böylece ortaya tuhaf bir kısır döngü çıkıyordu. İnsan barınacak yeri olmadığı için boş bir eve yerleşiyor, bunu yaptığı için sosyal konuta erişmesi güçleşiyor, sosyal konuta erişemediği için de işgal ettiği evden çıkarıldığında yine barınacak yer bulamıyordu. Komite, ihtiyaç içindeki kişilerin bu nedenle sosyal konut sisteminden otomatik biçimde dışlanmasına da karşı çıktı.
Kararların Türk hukuku için söylediği şey nedir?
Bu kararlar İspanya aleyhine verildi ama Türkiye bakımından da yol gösterici ve bir ölçüde bağlayıcı (buna objektif etki denir) bir yön taşıyor. Zira konut hakkı Türkiye için de bağlayıcı. Benzer durumda olanlar bakımından bu sorunlar Türkiye’de de geçerli.
Bu kararlar “kirasını ödemeyen kiracı çıkarılamaz” demiyor. Yahut bir kişinin zorla bir evi işgal etmesine de cevaz verilmiyor. Ev sahibi koşulları varsa kiracısını tahliye edebilir.
Hukukumuzda kiracıları koruyan hükümler yok değil, var. Hatta hukukumuzda kiracıyı koruyan mekanizmanın Batılı devletlere göre görece gelişmiş olduğu dahi söylenebilir.
Fakat olağan usullerle tahliye kararı verilebilecek bir durumda bile, iş konut hakkına geldiğinde hukuk ek bir soru daha sormak zorunda: Bu kararın sonunda ne olacak? Tahliye edilecek kişi başka bir konuta geçebilecek mi? Yoksa sokağa mı düşecek? Evde çocuk, yaşlı veya engelli biri var mı? Ailenin geliri nedir? Sosyal konut için başvurmuş mu? Devlet ona gerçekçi bir alternatif sunmuş mu? Tahliye hemen mi yapılmalı, yoksa kişinin başka bir konut bulabilmesi için süre mi verilmeli?
Bizim hukukumuzda devlet bu soruları sormuyor. Daha doğrusu, mevzuat herhangi bir makamı bu soruları sormaya zorlamıyor.
Ayrıca bu sorulara verilecek yanıtlar evsizlik riskini ortaya koyuyorsa devlete (ev sahibine değil) bazı yükümlülükler düşüyor.
Bunun için çok karmaşık bir hukuk mühendisliğine gerek yok. Birkaç açık hüküm yeterli.
İlk olarak, İcra ve İflas Kanunu’na konut tahliyelerine özgü bir hüküm eklenmelidir. Tahliye kişinin evsiz kalmasına yol açacaksa tahliye edilecek kişi icra mahkemesine başvurabilmeli; hâkim, evsizlik riskini veya çocuk, yaşlı veya engelli kişilerin durumunu yahut uygun başka bir konut bulunup bulunmadığını ve ev sahibinin menfaatini birlikte değerlendirmelidir. Gerektiğinde tahliye, başka bir konut bulunabilmesi için sınırlı bir süre ertelenebilmelidir.
İkinci olarak, mahkeme ve icra dairesi ile sosyal hizmetler arasında kanuni bir bağlantı kurulmalıdır. Evsizlik riski bulunan bir tahliyede belediye ve sosyal hizmet birimleri zorunlu olarak haberdar edilmeli, bu kurumlara belirli bir süre içinde sosyal inceleme yapma ve kira yardımı, geçici barınma veya alternatif konut seçeneği sunma görevi verilmelidir. Böylece sosyal devlet, icra memuru kapıya geldikten sonra hatırlanan bir kavram olmaktan çıkar.
Üçüncü olarak, ölçülülük değerlendirmesinde ev sahibinin durumu da kanunda açıkça dikkate alınmalıdır. Kendi oturacağı tek konutunu isteyen veya geçimini bu evin kirasıyla sağlayan kişi ile çok sayıda konuta sahip şirket, banka veya yatırım kuruluşunun durumu aynı değildir. Bu ayrım tahliye hakkını ortadan kaldırmaz ama tahliyenin zamanı ve biçimi belirlenirken önem taşır.
Dördüncü olarak, Sosyal Hizmetler Kanunu ile sosyal konut mevzuatına “evsiz bırakmama” güvencesi eklenmelidir. Kendi imkânlarıyla konut bulamayacak kişiye, özellikle çocukların ve diğer kırılgan kişilerin bulunduğu hanelerde, tahliye öncesinde uygun bir barınma çözümü sunulmalıdır. Geçici barınma aileyi parçalamamalı; insan onuruna ve asgari mahremiyete uygun olmalıdır.
Fakat bütün bunların çalışabilmesi için bir şart daha var, o da sosyal konut stoku… Türkiye’de sosyal konut politikası büyük ölçüde konut üretip satmaya dayanıyor. Oysa düşük gelirli insanlar için TOKİ’den ev satın almak yerine gelirlerine uygun sosyal kiralık konutlara erişmek daha işlevsel olabilir. Pek çok Avrupa ülkesinde bu iş böyle görülür. Bizde bu tamamen unutuldu.
Bu nedenle Toplu Konut Kanunu’nda kamunun belirli ve yeterli bir sosyal kiralık konut stoku oluşturması, bu stokun ihtiyaçla orantılı biçimde artırılması ve sosyal amaçlı konutların başka amaçlarla elden çıkarılmasının sınırlandırılması gerekir. Tahliye nedeniyle evsiz kalma tehlikesi bulunanlar da bu konutlara erişimde öncelikli gruplardan biri olmalıdır.
/././
MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu gözaltına alındı: Mobbing ve resmi belgede sahtecilik suçlaması!
Operasyonla ilgili açıklama yapan Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Futbol, vatandaşlarımızın ortak tutkusu ve önemli bir değerimizdir. Sahadaki rekabetin adil, hakemlik süreçlerinin tarafsız ve şeffaf yürütülmesi, futbola duyulan güvenin temelidir. Devletimiz, bu güveni zedeleyen her türlü usulsüzlük iddiasının hukuk çerçevesinde üzerine kararlılıkla gitmektedir" dedi.
İstanbul merkezli 4 ilde düzenlenen operasyonda, aralarında Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Ferhat Gündoğdu'nun da olduğu 7 şüpheli gözaltına alındı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda yürütülen "Hakemler dosyası" soruşturması kapsamında, bazı şüpheliler hakkında "eziyet" ve "resmi belgede sahtecilik" suçlarına ilişkin iddialar olduğu belirlendi.
Dosya kapsamında açık kaynak araştırmaları, MASAK ve HTS çalışmaları, müşteki ve tanık ifadeleri ile bilirkişi tespitleri sonucunda MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu ile bazı MHK üyeleri olan hakem ve gözlemcilerin suçla bağlantılı olabilecekleri
Gözaltına alınan isimler
Bunun üzerine İstanbul, Ankara, Elazığ ve Manisa'da belirlenen adreslereşkan Vekili Ahmet Şahin, eski TFF Merkez Hakem Kurulu Üyesi Yu düzenlenen operasyonda Ferhat Gündoğdu, TFF Faal Hakemler Derneği Başkanı Ferdi Karadoruk, eski TFF Merkez Hakem Kurulu Banus Yıldırım, TFF Eğitim ve 4'üncü Bölge Sorumlusu Sebahattin Şahin, TFF Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul Şubesi Teşkilat Sorumlusu Alican Sağlar ile TFF Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul İl Hakem Kurulu Başkanı Emre Kosif gözaltına alındı.
Şüpheliler işlemleri için emniyete götürüldü.
MHK Başkanı Gündoğdu, sağlık kontrolünden geçirildi
Gözaltına alınan isimler hakkındaki suçlamalar
Burak Doğan'ın haberine göre gözaltına alınan Ferhat Gündoğdu ve 5 isimle ilgili suçlamalar şöyle:
- Ferhat Gündoğdu isimli şahsın; Mobing ve Kamu Görevlisinin Evrakta Sahteciliği,
- Sebahattin ŞAHİN isimli şahsın; Mobing ve Evrakta Sahtecilik (Ferhat Gündoğdu isimli şahıslar müştereken hareket ettiği)
- Ahmet ŞAHİN isimli şahsın; Evrakta Sahtecilik (Sınav sorularını TFFGHD yandaşlarına vermek sureti ile Ferhat GÜNDOĞDU isimli şahısla müştereken hareket ettiği)
- Yunus YILDIRIM isimli şahsın; Mobing ve Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Ele Geçirme
- Ferdi KARADORUK isimli şahsın; Mobing (Derneğe üye olmayan hakemler/gözlemciler üzerinde baskı kurmak suretiyle), Müstehcenlik, Güveni Kötüye Kullanma (Zimmet) suç isnatları kapsamında çalışmalar yapılmış olup yapılan çalışmaların ve iddiaların alınan müşteki-tanık beyanları ile desteklendiği, evrakta sahteciliğin yapılan inceleme sonucunda tanzim edilen bilirkişi raporu ile tespit edildiği,
Alican SAĞLAR isimli şahsın; (Ferdi KARADORUK isimli şahsın İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan Müstehcenlik dosyası kapsamında alınan telefonundan İMAJ raporları doğrultusunda yapılan inceleme sonucunda hakem listelerinin belirlenmesine yönelik iki şahıs arasında gerçekleşen WhatsApp görüşme içeriği olduğu tespit edildiği)
Akın Gürlek'ten açıklama
Ferhat Gündoğdu ile hakem ve gözlemcilerin de aralarında bulunduğu 7 şüphelinin gözaltına alınmasıyla ilgili açıklama yapan Adalet Bakanı Akın Gürlek, şunları kaydetti:
"Futbol, vatandaşlarımızın ortak tutkusu ve önemli bir değerimizdir. Sahadaki rekabetin adil, hakemlik süreçlerinin tarafsız ve şeffaf yürütülmesi, futbola duyulan güvenin temelidir. Devletimiz, bu güveni zedeleyen her türlü usulsüzlük iddiasının hukuk çerçevesinde üzerine kararlılıkla gitmektedir.
Bu çerçevede; hakem klasmanlarının oluşturulması, görevlendirme, puanlama ve atama süreçleri ile kural sınavlarına müdahale edildiğine ilişkin iddialar incelenmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımızca, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğümüzle yürütülen soruşturmada; müşteki ve tanık beyanları, bilirkişi raporları, HTS ve MASAK kayıtları doğrultusunda bu sabah operasyon düzenlenmiştir.
Operasyon kapsamında; Türkiye Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu Başkanı F.G., TFF MHK Başkan Vekili A.Ş., MHK Üyesi S.Ş., eski MHK Üyesi Y.Y., Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul Şubesi Başkanı F.K. ile A.S. ve E.K.’nın da aralarında bulunduğu şüphelilere yönelik gözaltı işlemleri uygulanmış; ikamet, iş yeri ve ofislerde adli aramalar gerçekleştirilmiştir. Sporseverlerimizin hakemlik süreçlerine ilişkin hassasiyetlerini ve adalet beklentilerini çok iyi biliyoruz. Hiç kimsenin makamı, unvanı veya görevi hukuk karşısında ayrıcalık sebebi değildir.
Bu önemli soruşturmayı büyük bir titizlikle yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımıza ve operasyonda görev alan İstanbul İl Emniyet Müdürlüğümüze özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ediyorum. Türk futbolunda güveni zedeleyen iddiaların aydınlatılması, sorumluların hukuk önünde hesap vermesi ve futbolun sahadaki emek, mücadele ve centilmenlikle anılması için temiz futbol mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz."
***
“İnsanlık onuru, ‘yolsuzluğu’ yenecek!”-Tolga Şardan-
Fon ve borsada patlayan vurgununun ortaya çıkmasıyla beraber gündeme gelen isimlerin neredeyse hemen hepsi AKP’li. İddialara bakıldığında AKP’li elitler, aralarında AKP’li seçmenlerin de bulunduğu 455 bin dolayında mağdur yarattılar. Şimdilerde, bu toplumun varlığını işkence kadar derinden etkileyen, insanlık onurunu ayaklar altına alan olgunun adı yolsuzluk...
“Para için değil, onurumuz için…”
İktidarın, emeklilere özellikle de polis emeklilerine yönelik yaklaşımını protesto etmek amacıyla katıldığı Anayasa Mahkemesi önündeki eylemde intihar eden Ali Şekeroğlu’nun elindeki pankartta yazıyordu bu cümle.
Meslek yaşamını tamamlaması sonrasında başladığı emeklilik yaşamında kendisine ait olan beylik tabancasının tetiğine basarak ağır yaralanarak hastaneye kaldırıldı.
Şekeroğlu maalesef kurtarılamadı. Geride “para için değil, onurumuz için…” sloganını dava arkadaşlarına emanet ederek ebediyete göç etti.
Bu coğrafyada “insan onuruna yakışacak hayata ulaşabilmek” amacıyla gereken emekli haklarını kazanmak amacıyla Şekeroğlu, kendisini feda etti. Kendisinden sonra gelecek ülke insanının refah düzeyinin yükseltilmesini sağlamak için hastane acil servisinde son nefesini verdi.
Sevenleri cenazesi başında saf tuttu. Ancak ne teşkilatından ne de iktidardan bir “rahmet” temennisi göremedi.
Şekeroğlu’nun derdi sadece emekli hakları mıydı? Sanmıyorum.
Çalışanların da insan onuruna yakışır hayatı ülkeyi yönetenlerden talep etmesi insan hakları kapsamında değil midir çağdaş dünyada?
Eski bakan ve eşinin büyük vurgunu
Şekeroğlu’nun cenazesinin toprağa verildiği saatlerde İstanbul’da yapılan bir açıklama ülkeyi karıştırdı.
Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın gerçekleştirdiği “büyük vurgunu” detaylarıyla duyurdu.
Emre’nin açıklamalarıyla AKP cenahı başta olmak üzere iktidar yanlıları Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğuyla yüzleşiverdiler bir gecede. Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın toplamda 4 ayda 2 milyar lira kazandıkları anlaşıldı.
Aynı zamanda mensubu olduğu aileden gelen konumu nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın çalışma ekibinde yer alan Sayan Kaya’nın akıllara durgunluk veren kazancı, pazar sabahının ilk saatlerinde netleşti.
Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya
Tabii şunu da unutmamak gerekir; süreci yakından takip eden uzmanlar, borsa vurgununun 16 milyar dolar yani 800 milyar lira dolayında olduğunu ifade ediyor.
O zaman bu vurgunun 2 milyar lirası Sayan Kaya ve eşinin üzerindeyse kalan para kimlerde?
TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın gündeme getirdiği iddialarda yer alan AKP elitlerinin isimleri doğru mu?
AKP’deki siyasi görevlerinden istifa eden Sayan Kaya’nın süreçteki rolü ve bağlantıları, büyük vurgunu gerçekleştirmesini sağladığı yaklaşık 163 milyon lirayı hangi koşullarda elde ettiği merak konusu.
Daha açık konuşmak gerekirse; bu para, Sayan Kaya ve eşine mi ait yoksa başka AKP elitinin mi?
Eski bakan ve eşi İlyas Kaya’nın ne zaman “bilgisine başvurulacağı” yazıyı kaleme aldığım dün öğle saatlerine kadar gündeme gelmemişti.
Yeri gelmişken, Sayan Kaya ve eşinin adli olarak çok sorun yaşayacağını sanmıyorum. Zira, dediğim gibi, mensubu olduğu ailenin özel bir ağırlığı var. Tıpkı Kavakçı Ailesi, Topbaş Ailesi gibi.
Kaldı ki, vurgun parasında başka isimlerin var olma olasılığı mevcut!
AKP’li Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya’nın anlatacakları önemli.
Henüz haklarında bir adli işlem kararı verilmediği için dijital ekipmanlarına el konulamadı. Dijitallerinden elde edilecek veriler önemli. Bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkacak bilgiler ve belgeler önemli.
28 yaşındaki vurgunun baş aktörü
Bu arada fon ve borsada patlayan vurgununun ortaya çıkmasıyla beraber gündeme gelen isimler var ki neredeyse hemen hepsi AKP’li.
İddialara bakıldığında AKP’li elitler, aralarında AKP’li seçmenlerin de bulunduğu 455 bin dolayında mağdur yarattılar.
Bu çerçevede, eski bakanın adı gündeme gelmeden evvel 28 yaşındaki bir AKP’li gencin adı “vurgunun baş aktörü” olarak ortaya atıldı.
Pusula Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed Yarız
Yurt dışına çıkmak üzereyken yakalanan 28 yaşındaki Muhammed Yarız, henüz AKP Gençlik Kolları’nda görevliyken birden kendisini fon yönetim kurulu başkanı olarak buldu.
Böylesi bir “altın çocuğun” kısa zamanda bir özel jet ile bir tekneye nasıl ve hangi koşullarda sahip olduğunun ortaya çıkması, paranın değil onurunun peşinden giden Şekeroğlu’nun ardında bıraktığı mesajı daha anlamlı hale getirecek kuşkusuz.
Ayrıca dün sabah soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla vurgunda adı geçen Destek Faktoring A.Ş. ile Özata Denizcilik yönetim kurullarında görev yapan 6 şüpheli gözaltına alındı.
Borsada dikkat çekici karşılığı bulunan Özata Denizcilik’ten gözaltına alınması talimatı verilen ve halen firarda olan Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı ile Özata firmasının sahiplerinden Tuğba Hicran Ataseven ve Duygu Ataseven Somay yakalanmaları sonrasında nasıl bir ifade verecekler, merak konusu!
Kimler nasıl akıl vermiş? Kimler hangi aklı almışlar? Kamuoyu öğrenecek, detaylı ifade alınırsa elbette.
“Eski nesil” suç örgütleri liderlerinin ayan beyan buluşması
Hafta sonundaki “kriminal” gündemin üçüncü ayağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye’deki yeraltı dünyasının önde gelen iki suç örgütü liderini “tanınmış aile” adı altında bir araya getirmesi oldu.
Yakın zamanda yeraltı dünyasında birbirlerine karşı silahlı eylemler gerçekleştiren, cinayet işleyen, adam yaralayan kısacası kamu güvenliğini tehdit eden mafya gruplarından Şahinler grubunun lideri Sedat Şahin ile Sarallar suç örgütünün lideri Burhanettin Saral, MHP Genel Merkezi’nde Bahçeli tarafından barıştırıldı. Barışma birlikteliğinde son dönemde adı sıkça duyulan Ali Uğur Uzun da yer aldı.
Burhanettin Saral ve Sedat Şahin, MHP Genel Merkezi'nde Devlet Bahçeli ile
İşin tuhaf yanı, ortada “yeni nesil suç örgütleri” ile mücadele ettiğini belirten bir İçişleri Bakanı var.
Yıllarca mafya eylemleriyle yarattıkları korku ikliminde insanların can ve mal güvenliğine yönelik eylemler yapan iki suç örgütünün lideri, kamu güvenliğinin sağlanmasından sorumlu olan İçişleri Bakanı’nın gözlerine baka baka iktidarın küçük ortağının lideri tarafından buluşturuluyor. Ve bu tablo kamuoyuna “mutluluk” aşısıyla sunuluyor.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, MHP Genel Başkanı’na amacının ne olduğunu sordu mu acaba? Ya da ne yaptığını?
Bu gelişmeler ışığında ilk mesai gününü karşılamaya hazırlanırken bu kez MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, firari konumdaki bir başka suç örgütü lideri Sedat Peker’in ülkeye döneceği haberini verdi.
Görüldüğü kadarıyla; MHP Genel Başkanı Bahçeli, yeni bir çözüm süreci başlatmış!
Mevcut İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “yeni nesil” suç örgütleriyle mücadele ettiğinden olsa gerek “eski nesil” suç örgütlerini de Bahçeli ele almış anlaşılan.
Kısa süre önce cezaevinden tahliye edilen ve bir süredir Ankara faaliyet yürüttüğü bilinen Selahattin Yılmaz da özgürlüğüne kavuşunca soluğu MHP Genel Merkezi’nde almıştı.
Sedat Şahin, Burhanettin Saral ve Sedat Peker’in arasının düzelmesi halinde süreçten karlı çıkacak olan bir siyasetçi var. Rahat bir nefes alacaktır zannımca.
İşkence kaybetmedi, bari yolsuzluk yenilsin!
Büyüteç’in başlığının aslı bilindiği üzere “İnsanlık onuru, işkenceyi yenecek.”
Nefes aldığımız topraklarda, 1970’lerden itibaren yaşananların özetidir. Ziverbey Köşkü’nden günümüze dek süre gelen bir faaliyetin yansımasıdır.
Peki, insanlık onuru işkenceyi yendi mi? Kimilerine göre; yanıt, evet. Ama büyük çoğunluk “hayır” der.
Şimdilerde, bu toplumun varlığını işkence kadar derinden etkileyen, insanlık onurunu ayaklar altına alan olgunun adıdır yolsuzluk. Üstelik, yoksulluğun da ana etkenidir.
Bu toplum, işkenceyi her türlü çaba, girişim ve kayıplara rağmen engelleyemedi. Tek umudumuz, yolsuzluğu yenmesidir, insanlık onurunun sağlanması, korunması ve yaşatılması için.
Gelecek kuşaklara güzel bir ülke bırakılması için.
/././
Onuru için değil, para için!-Umur Talu-
İktidara oy vermiş olan, bilhassa kadınlar ve genç kızlar, bir durup düşünmeli… Ali Şekeroğlu neden nihayetinde onuruna düşkündü; BSK neden anormal paraya düşkün! Başka polis Erollar, Aliler, emekliler, işçiler, gençler de düşünecek: Kim halkı aşağılıyor acaba!
Ali Şekeroğlu, emekli polis: 22 bin lira aylıkla, Anaya Mahkemesi önünde intihar etti.
Fatma Betül Sayan Kaya, eski Aile Bakanı, AKP Genel Başkan Yardımcısı: Nisandan eylüle, 167 milyon lira yatırdığı tek hisseden, kocasıyla birlikte o 22 bin liranın 1 milyon katı kadar 2 milyar lirayı bir anda çekti, ortaya çıkınca istifa etti.
Ali Şekeroğlu, “Para için değil, onurumuz için” pankartı taşıyordu, SGK emeklisi olarak.
BSK ise “CHP’de yolsuzluk, utanmazlık diz boyu” diye diye “Onurumuz için değil, para için” diye özetlenebilecek bir ihtirasın ardından sadece partideki görevlerinden istifa etti.
Ali Şekeroğlu, belki de daha önce AKP’ye oy vermişti; BSK seçilsin, aileden, kendi ailesinden de sorumlu bakan olabilsin diye. Belki emekli olmadan önce muhalefete, muhaliflere öfkeli bir polisti, bilmiyoruz tabii. Belki değildi.
BSK, dört parmak kaldırarak 28 yaşında servet üstüne servet yapan foncunun özel uçağıyla mı Hacca gitti? Durmadan “İmamoğlu’nun özel uçağı var, orada ahlaksızlıklar var” diye çığırdıktan sonra!
Ali Şekeroğlu, belki emekli olmadan önce de zor geçiniyor, amirlerinden baskı görüyor, belki o zaman bile bunalıyor, çoluk çocuğundan, belki onca gencin işsiz kalmasından da utanıyordu.
BSK’nın kardeşleri ise Hazine ve Maliye Beakan Yardımcısı, biri Büyükelçi, biri eski İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis üyesi olmuş, oğlu LGS’yi birincilikle kazanmış bir talihe sahipti. Partili hanım arkadaşı Özlem Zengin zaten, belki de tüm iktidar adına, bu arada herhalde BSK namına da “Liyakatsiz atamalar” konusunda “Utanmıyoruz” deyivermişti.
Öyle ya, bu fon vurgunundaki kilit hisselerin ait olduğu şirketin yönetiminde de Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek’in yardımcısının damadı vardı. Acele acele istifa etti. Utançtan değil elbette!
Ali Şekeroğlu, onuru adına utanmıştı. Onlar utanmaz çıkmıştı!
65 yaşındaki emekli Ahmet Karan da çocuğunun düğün masraflarını ödeyememekten utanmış, yol işçiliği yapmaya başlamıştı ki… bir araç çarptı, can verdi; çarpan ev hapsinden bile çoktan çıktı.
Ferhat Öz, MKE’nin Gazi Fişek Fabrikasında bakım işçisiydi. Bakım yaparken infilakta can verdi. MKE kendi kendine de baş sağlığı diledi, utanmadan!
6 yaşındaki Halime Okkalı, evet 6 yaşındaymış Halime, Şanlıurfa’da fıstık fabrikasında iş makinesi altında kalarak can verdi. 6 yaşında. “Ailem Güvende” ülkesinde. BSK ve benzerleri ise cukkalı işlerden hiç utanmamıştı; İBB bursuyla 85 bin dolar alıp ABD’ye gitmekten de, tek bir hisseye bir anda 170 milyon lira yatıracak kadar parayı istiflemekten de… o istifle de yetinmeyip 5 ayda onu 2 milyar lira yapıp fon patlamadan çekmekten de.
Ama aynı anda Deniz Göktaş’a “Cumhurbaşkanına hakaret”ten, “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik ve aşağılamak”tan 9 yıla kadar hapis istenebilir… Gazeteci Tuğba Tekerek LGBTİ+ bir yayın organına yazdı diye içeri atılabilir… “İçerdeki” kin ve intikam mahkumları ayları, yılları devirebilirdi…
Ali Şekeroğlu’ndan 13 yıl önce, Çeşme’de Adliye önünde, emekli bile olmadan, 37 yaşındaki polis Erol Benzer tabancasını şakağına dayamış ve geride küçücük borcundan duyduğu utancı yazan bir mektup bırakmıştı. Çok polis, emekli, asker intiharı da gördü ülke ve Meclis’te araştırma istendiğinde iktidar hep reddetti.
Polis Benzer, “Değerli Meslektaşlarım… Polisin de adalete, insan gibi yaşamaya hakkı yok mu? Vakıfbank'a 2 adet kredim ve bir miktar bonus kredi kart borcum vardı. Geride kalanlara bunları bıraktığım için ayrıca özür diliyorum” diye yazarken, belli ki o anda bile utanıyordu, bu utanmazlar ülkesinde. Vasiyeti ise “meslektaşlarının özlük haklarının sağlanması”ydı.
Muhtemelen o zaman görevde bir polis olan Ali Şekeroğlu, bu olayı duymuş muydu, ne düşünmüştü, nasıl oy kullanmıştı, insanlara nasıl davranmış, kendisine nasıl davranılmıştı; bilmiyoruz tabii.
Bildiğimiz şu: İktidara oy vermiş olan, bilhassa kadınlar ve genç kızlar, bir durup düşünmeli… Ali Şekeroğlu neden nihayetinde onuruna düşkündü; BSK neden anormal paraya düşkün! Başka polis Erollar, Aliler, emekliler, işçiler, gençler de düşünecek: Hayatımızı, ailemizi güvensiz kılanlar, bir sözü, bir itirazı, bir yazısı, bir eleştirisi, bir esprisi yüzünden iktidarın topladıkları, polisin copladıkları mı, yoksa…
Kim halkı aşağılıyor acaba!
/././
Yunanistan'da seçim furyası: Seçimlerin vazgeçilmez konusu “Türkiye”-Stelyo Berberakis-
Cumhurbaşkanı Erdoğan Türk-Yunan ilişkileri ve Yunanistan’daki seçimlerle ilgili soruları yanıtlarken açıklamalarında “bu gibi hassas konular, seçim malzemesi yapılacak kadar hafife alınmaması gerekir” türündeki görüşü Yunan basınında da yayınlanmasına rağmen “Türkiye” konusu Yunanistan’daki seçimlerin vazgeçilmez bir malzemesi olduğunu ve olacağını gösteriyor.
Yunanistan’da seçimler, sürpriz bir gelişme olmazsa, 2027’nin bahar aylarında yapılacak.
Yayınlanan son anketlerin hepsi iktidardaki muhafazakâr Yeni Demokrasi Partisinin (YDP) bu seçimleri de kazanacağını gösteriyor.
Ancak aynı anketler, YDP’nin tek başına hükümet kuracak kadar oy alamayacağını da gösteriyor.
Son anketlerde yüzde 27 ile 30 arasında dalgalanan YDP’nin tek başına hükümet kurabilmesi için en az yüzde 38 oy alması gerekiyor.
Muhalefetteki partilerin “YDP ile iş birliği yapmayacakları” yolundaki açıklamaları göz önünde bulundurulursa seçim sonuçlarının açıklanmasından en geç bir ay içinde seçimlerin tekrarlanması söz konusu olacak. İrili ufaklı Muhalefet partileri bu nedenle ellerindeki kartları saklı tutuyorlar.
Ancak Yunanistan’da hangi partinin ana muhalefet partisi olduğu da kesin değil.
Anketler,şu anda Parlamento içinde ana muhalefet partisi konumundaki sosyalist PASOK ‘un, radikal sol SYRİZA’nın eski lideri Aleksis Çipras’ın kurduğu sol eğilimli yeni partisi EL.A.S ’ın gerisine düştüğünü gösteriyor.
Anket sonuçlarının ortalamasına göre:
Muhafazakâr YDP: yüzde 27-30;
Sol eğilimli EL.A.S: yüzde 14-17;
Sosyalist PASOK: yüzde 10-13;
Komünist KKE: yüzde 6-7 oranlarında seyrederken,
Aşırı milliyetçi partilerden ELYSİ yüzde 6;
ve ELPİDA partisi de yüzde 5’lerde dalgalanıyor.

Görüldüğü gibi YDP’nin ikinci ve üçüncü sıradaki partilerle arasında oldukça büyük fark var. Bu farkların seçimlere kadar kapatılması -şimdilik-mümkün görülmüyor.
Miçotakis’in başka bir baş ağrısı da, YDP eski liderlerinden ve eski Başbakanlardan Andonis Samaras’ın da yeni bir parti kurmaya hazırlanması ile ilgili.
Samaras, Başbakan Miçotakis’i sistematik olarak “Türkiye’ye karşı ılımlı bir siyaset izlemekle ve sert bir tavır almamakla” suçladığı için YDP’den ihraç edilmişti.
Samaras’ın yeni bir parti kurarak seçimlere katılması olasılığında, zaten kan kaybeden gerek YDP’den gerekse aşırı milliyetçi daha küçük partilerden gerekli milliyetçi oyları kopararak parlamentoya girebileceği görüşleri hakim.
YDP lideri ve Başbakan Kiryakos Miçotakis hayat pahalılığından ve geçimsizlikten şikâyetçi olan YDP seçmenlerini konsolide etmek için giderek artan akaryakıt ve enerji faturaları için uygulanan gerek KDV gerekse yüksek değerdeki ÖTV’leri asgariye indirecek programlar hazırlıyor.
Market raflarındaki ürünlerin fiyatlarına tavan konması için Market zincirleriyle müzakerelerde bulunuyor ve büyük enerji ve doğal gaz projeleri açıklamaktan da kaçınmıyor.
Harita 1
Bu çerçevede İyon denizinden Girit adasının güney batısına kadar uzanan deniz bölgesinin 18.parselinde (bk.harita 1) Amerikan Chevron petrol şirketiyle Yunan Helleniq Energy şirketinin doğal gaz arama ve sondajlarının yapılması için anlaşmaya varıldığını açıkladı.
Hükümet yetkilileri bu projenin sonucunda 10 milyar Euro değerinde getirisi olacağı ve 270 milyar metre küp doğal gazın çıkarılması beklentisi içindeler.

Harita 2
Ayrıca Türkiye ilişkilerini de yakından ilgilendiren Kıbrıs adası ile Yunanistan’ın Girit adası arasında su altı elektrik kablosunun (Great Sea Interconnector-GSI) döşenmesi (bk harita 2) için Fransız Meridiam şirketi ile Yunan EDMHE enerji şirketi arasında imzaların atıldığını açıklıyor.
Miçotakis bu arada “Yunan egemenlik haklarının korunması amacıyla ülkenin caydırıcılık gücüne İsrail yapımı Aşil Kalkanı gibi sistemlerin eklendiğini ve Yunan halkının olası tehditlere karşı müsterih olması” çağrılarında bulunuyor.
Ancak Yunanistan-İsrail yakınlaşması ile ilgili yapılan anketler Yunan Başbakanının İsrail Başbakanı Netanyahu ile kucaklaşmasının ve İsrail ile kurulan yakın ilişkilerin Yunan halkının yüzde 70 gibi ezici bir çoğunluğu tarafından tasvip edilmediğini, hoş görülmediğini gösteriyor.
Türk-Yunan ilişkileri de seçim malzemesi oluyor.
Türkiye’nin Kıbrıs-Girit adaları arasında GSI projesi için döşenmesi planlanan su altı kablosunun “Türkiye’nin kıta sahanlığı üzerinden geçeceği” gerekçesiyle bu konuda “bilgilendirme” istemesi Yunanistan’da tam anlamıyla bir seçim malzemesi oluşturdu.
Yunan hükümeti “Yunanistan’ın kimseden izin almasına ihtiyacı yok!” açıklamasını yaparken, muhalefet partileri YDP hükümetinin “Türkiye’den tırstığını” ve “ödün vermeye hazır olduğunu” iddia ediyor.
Ancak edindiğimiz bilgilere göre “Türkiye’yi bilgilendirme” vazifesi GSI’nin yüzde 66’sını elinde bulunduracak olan Fransız şirketi Meridiam’a verilmiş bulunuyor.
Meridiam’ın aynı zamanda “Kıbrıs-Girit arasında döşenmesi planlanan ve 1.9 milyar euro’ya mal olacak 898 km’lik GSI’nın sualtı kablosunun Türkiye’yi rahatsız etmeyecek bir yoldan geçmesi” için alternatif bir güzergâh arayışı içinde bulunduğu belirtiliyor.
Yunan hükümet yetkilileri bu nedenle “GSI’nin Türk-Yunan ilişkilerini krize sürükleyecek bir durum yaratmayacağından emin olduklarından” söz ederken Türk-Yunan ilişkilerini her zaman gündeminde sıcak tutan Yunan basını “bu yıl sonu itibariyle Meridiam ve Yunan Elektrik şirketi EDMHE’nin bölgede yapacağı araştırmaların, hem Türk-Yunan ilişkileri için hem de Miçotakis hükümeti için bir crash test oluşturacağında” ısrar ediyor.
Ancak yalnız muhalefet partileri ve basını değil; YDP’nin önde gelen isimleri de Türk-Yunan ilişkilerini ön plana çıkarmaya özen gösteriyorlar.
Örneğin Adalet Bakanı Yeorgos Florides’in, “seçimlerde YDP hükümet kuramazsa, ülkede doğacak siyasi boşluktan yararlanacak Türkiye Yunanistan’a saldırabilir!” diyecek kadar oldukça ileri paranoya boyutuna ulaşan görüşü Miçotakis’i “küplere bindirdiği” haberleri yayılıverdi.
Fakat yalnız bu da değil. Örneğin ana muhalefet konumundan anketlerde üçüncü sırada gösterilen sosyalist PASOK lideri Nikos Androulakis, sırf Başbakan Miçotakis’i sıkıştırmak amacıyla “Hükümet niçin hala Ege’deki Yunan kara sularını 12 mile çıkarmadığı” sorusunu sorarken, SYRİZA lideri iken “savaş uçakları alacağımıza itfaiye uçakları almalıyız” diyen bugünkü EL.A.S lideri Aleksis Çipras da “Ege’deki kara sularımızı 12 mile çıkarmamızın tam zamanı.” gibi açıklamalarda bulunuyor.
Bu arada Cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ın BM ‘de yaptığı konuşmasını kelimesi kelimesine canlı olarak yayınlayan Yunan TV kanalları, Erdoğan’ın Yunanistan ile ilgili söylediklerini “tansiyon düşürücü ve olumlu” karşıladılar.
Ancak yine de Erdoğan’ın bu konuşmasında “Yunanistan’a bu kez niçin çatmadığı, niçin sataşmadığı, Erdoğan Atina’ya karşı niçin tavır değiştirdi?” gibi sorulara cevap aradılar.
Öyle ki TV kanallarına davet edilen konuklar “Erdoğan sizce niçin bu kez Yunanistan’a karşı tehditkâr bir dili kullanmadı? Diyalogdan yana olduğundan söz etti” türünde sorulan sorulara maruz kaldılar.
Oysa aynı TV programları daha önceleri “Erdoğan niçin Yunanistan’ı sürekli tehdit ediyor?” sorularını ne diyeceklerini bilemeyen aynı konuklara soruyordu.?
TA NEA gibi gazeteler ise Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanacak olası büyük bir krizden sonra çıkabilecek bir savaşın senaryoları yayınlıyor.!
Cumhurbaşkanı Erdoğan Türk-Yunan ilişkileri ve Yunanistan’daki seçimlerle ilgili soruları yanıtlarken açıklamalarında “bu gibi hassas konular, seçim malzemesi yapılacak kadar hafife alınmaması gerekir” türündeki görüşü Yunan basınında da yayınlanmasına rağmen “Türkiye” konusu Yunanistan’daki seçimlerin vazgeçilmez bir malzemesi olduğunu ve olacağını gösteriyor.
/././
T-24







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder