30 Eylül 2026 Çarşamba

soL "Köşebaşı + Gündem"-30 Eylül 2026-

Fon vurgunu kaza değil: Amsterdam Borsası'nın 400 yıllık hikayesi -Emre Alım- 

İlk borsa, ilk açığa satış yasağı, ilk manipülasyon davası ve ilk yatırım fonu aynı şehirde doğdu. Bugün yaşananların kökü orada.

Türkiye'de yaşanan fon vurgunu, borsayı ve finans piyasalarını yeniden tartışmaya açtı.  

Herkesin aklına aynı sorular takıldı. Bu nasıl oldu? Sorumlular kim? Denetim neredeydi?

Bu sorular önemli. Ama düzenin verdiği yanıt hep aynı yere varıyor: "Bir aksilik oldu. Birkaç kötü niyetli kişi sistemi kötüye kullandı. Kuralları sıkılaştıralım, her şey yoluna girer."

Oysa bugün yaşananlar sistemin arızası değil. Sistemin çalışma biçimi bizzat böyle.

Bu gerçeğe işaret eden TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, soLTV'de yayınlanan Komünist Bakış programında vurgunun bugüne özgü olmadığının altını çizdi ve Amsterdam Borsası örneğini hatırlattı. 

Bugüne nasıl gelindiğini anlamak için 400 yıl öncesinin Amsterdam'ına, dünyanın ilk düzenli borsalarından birinin kurulduğu şehre gitmekte fayda var.

Orada, daha ilk yıllarda, bugün tanıdığımız her şeyi göreceğiz. Hisse satışı, spekülasyon, fiyat oyunları, devletin yasakları ve o yasakların işe yaramaması…

Sermaye serpiliyor

16. yüzyılın sonunda İspanya Krallığından ayrılarak kurulan Hollanda Cumhuriyeti, oldukça küçüktü ve tarıma pek elverişli değildi. Ama denizi vardı.

Hollandalılar bu yüzden ağırlıklı olarak balık tutuyor ve gemi yapıyordu. Bu gemiler daha sonra aracılık için kullanılmaya başlandı. Malı bir yerden alıp başka yerde pahalıya satıyorlardı.

Hem İspanya’dan getirilen sermaye hem büyüyen gemicilik Amsterdam’ı kısa sürede büyük bir ticaret kenti haline getirdi.

117. yüzyılda Amsterdam limanı. Küçük ülkenin zenginliği ticaretten ve sömürüden geliyordu.

O yıllarda baharat çok değerliydi. Karabiber, karanfil, hindistan cevizi, tarçın… Etleri saklamak, yemeğe tat vermek, ilaç yapmak için kullanılıyorlardı. Kendisi altın kadar değerliydi.

Doğu’dan baharat almak için 1595'te ilk Hollanda filosu yola çıktı. Sonra yenileri geldi. Ama bu iş kolay değildi.

Bir sefer yaklaşık iki yıl sürüyordu. Yolda fırtınalar, hastalıklar, korsanlar vardı. Gemilerin yarısı dönmeyebiliyordu. Ama dönerse kâr çok büyüktü.

Gemi almak, tayfa tutmak, silah ve mal almak için sermayedarlara para gerekiyordu. Hepsi peşin ödeniyordu. Getirisiyse iki yıl sonra belli oluyor, belki hiç gelmiyordu.

Devlet gibi şirket

Başta çözüm basitti. Birkaç tüccar bir araya geliyor, bir sefer için ortaklık kuruyor, gemiler dönünce kâr paylaşılıyor, ortaklık dağılıyordu. Sonraki sefer için yeni ortaklık kuruluyordu.

Ama bu düzen bir noktada tıkandı. Çünkü şirketler birbirine rakip olmaya başladı. 

1602'de hepsi Birleşik Doğu Hindistan Şirketi adı altında birleştirildi. Kısaca VOC.

Şirkete verilen yetkiler şaşırtıcıydı. Ümit Burnu'nun doğusundaki bütün ticarette 21 yıllık tekel olma hakkı. Savaş ilan etme hakkı. Barış anlaşması yapma hakkı. Kale kurma, asker besleme, yerel yöneticilerle anlaşma yapma hakkı.

Yani VOC yalnızca bir ticaret şirketi değildi. Yarı devletti.

1VOC'nin amblemi. Bu şirketin ordusu, kaleleri ve donanması vardı.

İlk hisse piyasaya düştü

VOC'nin sermayesi yaklaşık 6,4 milyon florin oldu. Bu para hisse senedi satarak toplandı.

Hisse senedi ne demek? Şirketin küçük bir dilimi demek. Bir dilim alırsan şirketin ortağı olursun. Kâr olursa payını alırsın. 

Kâğıt üstünde herkes hisse alabiliyordu. Zengin tüccar da alıyordu, esnaf da. Yalnızca Amsterdam'da bin kadar kişi katıldı.

Ama işin asıl önemli kısmı şuydu, para verenlerin şirketi yönetme hakkı yoktu. Şirketi "17 Beyler" denen küçük bir yönetim kurulu yönetiyordu. Hisse sahibi hesap defterlerini göremiyordu. Kararlara karışamıyordu. Sadece para yatırıyor ve bekliyordu.

1Bilinen en eski hisse senetlerinden biri. VOC ortaklarına verilen kâğıtlar bunlardı.

'Paramı geri istiyorum'

Derken yeni bir sorun çıktı.

Diyelim ki VOC'ye para yatırdın. Para şirkete gitti. Gemilere, kalelere, mallara dönüştü. Sonra bir gün paraya ihtiyacın oldu. Ya da ölmek üzeresin, çocuklarına nakit bırakmak istiyorsun. Ya da şirketin gidişatından kuşkulanıyorsun ve çıkmak istiyorsun.

Şirket paranı geri veremiyordu. Çünkü para çoktan harcanmış oluyordu.

Buna da “çözüm” bulundu. Hissenin kendisini başkasına satmak.

Böylece likidite ortaya çıktı. Yani elindeki bir varlığı hızlıca nakde çevirebilmek.

Bu ihtiyaç borsayı doğurdu. Daha ilk yıl VOC hisseleri el değiştirmeye başladı. Alıcılar ve satıcılar Amsterdam'da sokaklarda, köprü üstlerinde, pazar yerlerinde buluşuyordu. Kısa sürede işler o kadar arttı ki, 1611'de bu iş için özel bir bina yapıldı. Adı Beurs idi. Borsa kelimesi de 'kese, cüzdan' anlamına gelen bir sözcükten (Beurs) geliyor.

Hisselerin fiyatı da artık şirketin gerçek değerinden çok, beklentilere bağlıydı. Gemiler döndü mü? Battı mı? Savaş çıktı mı? Haber para etmeye başladı. Söylenti para etmeye başladı.

Borsa burada bir iş daha görüyordu, sorumluluğu ortadan kaldırıyordu. Hisse alan, işlerin nasıl yürüdüğünü bilmek zorunda değildi. Kâr geliyor, para kazanılıyor. Nereden geldiği önemli değildi.

Borsa oyunu: Kim kazanır, kim kaybeder?

Hisse alınıp satılmaya başlayınca ortaya çıkan fiyat farkı yeni bir kazanç kapısı açtı.

Basit bir örnek verelim. Bir hisseyi 100 liraya alıyorsun. Fiyat 150 oluyor. Satıyorsun. 50 lira kazandın.

Bu 50 lirayı kim üretti? Şirket üretmedi. Şirket aynı şirket, aynı gemi, aynı mal. O 50 lirayı senin hisseni 150'den alan kişi ödedi. Eğer o kişi sonra 80'e satmak zorunda kalırsa, 70 lira kaybeder.

Yani fiyat oyununda bir kişinin kazancı başka birinin kaybı. Ortada yeni bir zenginlik oluşmuyor. Sadece el değiştiriyor. Üstüne bir de komisyoncuların payı var. Yani oyun toplamda kaybettiriyor bile.

Amsterdam'da bu oyun hemen geliştirildi. Yeni araçlar ortaya çıktı. Vadeli satış, opsiyon vs…

Hollandalılar bu tür işlere windhandel dedi. Yani "rüzgar ticareti". Çünkü ortada gerçek bir mal yoktu. Bir söz vardı. Bir bahis vardı. Rüzgar satılıyordu.

En tehlikeli olanı ise şuydu, elinde olmayan hisseyi satmak. Buna bugün açığa satış diyoruz.

Nasıl çalışır? Hisse 100 lira. Sen "bir ay sonra 100'den vereceğim" diye satıyorsun. Ama elinde hisse yok. Bir ay sonra fiyat 70'e düşerse, gidip 70'ten alıyorsun. 100'den teslim ediyorsun. 30 lira kazanıyorsun.

Yani şirketin değer kaybetmesine bahis oynuyorsun. Şirket ne kadar kötü giderse sen o kadar kazanıyorsun.

Isaac Le Maire'nin portresi.

İlk büyük vuruş: Isaac le Maire

Bu oyunun en ünlü oyuncusu Isaac le Maire'dir.

Le Maire, VOC'nin kurucu ortaklarından biriydi. Şirkete büyük para yatırdı ve Amsterdam yönetim kurulunda görev aldı.

Sonra şirket yöneticileriyle kavga etti. Yöneticiler onu şirket kaynaklarını kendi çıkarına kullanmakla suçladı. Le Maire bunu reddetti. 1605 civarında yönetimden ayrılmak zorunda kaldı.

Yaklaşık 1609'da Le Maire ve birkaç ortağı VOC hisselerini açığa satmaya başladı. Hem de büyük ölçüde. Fiyatı düşürmek istiyorlardı. Çöküşü hızlandırmak için şirket hakkında olumsuz söylentiler yaydılar. Gemilerin dönmediğini, kârın azalacağını uydurdular.

Le Maire'in gerçek niyeti hâlâ tartışılıyor. Kimi tarihçi intikam diyor. Kimi para kazanmak diyor. Belki ikisi birden. Girişiminin ne kadar işe yaradığı da belirsiz.

Ama şu kesin, tarihin kayda geçen ilk büyük borsa saldırısı buydu.

Bu hikayeden ne çıkarıyoruz?

Birincisi, Le Maire kahraman değil. Bu kavga zenginlerin kavgası. Bir yanda VOC'nin yöneticileri, öbür yanda eski ortakları.

İkincisi, bu kavgada bedeli ödeyen küçük yatırımcı oldu. Fiyat oyunlarında sıradan hisse sahibinin bilgisi de yoktu, gücü de.

Üçüncüsü, borsa daha ilk on yılında manipülasyonla tanıştı. Yani hile, sonradan gelen bir bozulma değil. Oyunun ilk günden beri içinde.

İlk yasak

Le Maire'in vuruşundan sonra devlet devreye girdi.

1610'da Hollanda yönetimi hisselerin açığa satışını yasakladı. Halkı koruyor gibi görünen karar aslında şirketi koruyordu.

Zaten yasağı çıkaranlarla hisse sahipleri aynı çevreden geliyordu. Şehri ve devleti yöneten zengin tüccar aileler, aynı zamanda VOC'nin yöneticileri ve büyük hissedarlarıydı. Yasayı yapan da yasadan etkilenen de aynı masadaydı.

Yasak işe yaramadı. Çoğu tarihçi böyle söylüyor. 1621'de, 1623'te, 1630'da tekrar tekrar çıkarıldı. Oyuncular yasağı deldi. 

Bu döngü tanıdık geliyor mu? Kriz çıkıyor. Yasak geliyor. Kısa sürede unutuluyor. Yeni yollar bulunuyor. Sonra bir başka kriz.

Fon doğdu, kriz perçinlendi

Bugünkü konumuza en yakın hikaye ise 1770'lerde yaşandı.

1772-1773'te Amsterdam'da büyük bir kredi krizi patlamıştı. Spekülatörler iflas etmişti. 

İşte tam bu sırada, 1774'te, Abraham van Ketwich adında bir komisyoncu yeni bir ürün çıkardı. Adı Eendragt Maakt Magt. Yani "Birlik Güç Verir".

Fikir şuydu: Birçok kişinin parasını topla. Hepsini tek bir sepete koy. Bu parayı farklı yerlere dağıt. Yabancı devlet tahvillerine. Karayipler'deki plantasyonlara verilen kredilere. Biri batarsa diğerleri ayakta kalır. Yatırımcılar için daha güvenli olur.

Bu, tarihin bilinen ilk yatırım fonlarından biri. Bugünkü fonların atası.

Peki gerçekte ne oluyordu? Küçük tasarrufçu parasını veriyordu. Paranın nereye gittiğini gerçekten denetleyemiyordu. Komisyoncu yönetim ücretini alıyordu. Paralar, uzak bir kıtada köle emeğiyle işleyen plantasyonlara kredi olarak gidiyordu. Savaşlar ve temerrütler patlayınca fon getirileri düştü. 1780'lerde, İngiltere ile savaş ve arkasından gelen krizlerle bu fonlar zor günler yaşadı.

Kısacası "güvenli fon" fikri, krizlerden çıkmıyordu. Krizlerden doğuyordu.

VOC'nin sonu: Kâr özelleşti, zarar toplumsallaştı

VOC yaklaşık iki yüzyıl yaşadı. 18. yüzyılın sonunda çöktü.

1796'da Hollanda devleti şirketin borçlarını ve mallarını devraldı. 1799'un sonunda VOC'nin imtiyaz süresi doldu. Şirket kapandı.

Bu ne demek? Şirket iyi giderken kâr payını hissedarlar aldı. Şirket batınca borcu devlet üstlendi. Yani vergi veren halk.

Kâr özel. Zarar kamusal. Bu düzeni bugün de çok iyi tanıyoruz.

Amsterdam bize ne bıraktı?

Bugünkü finans piyasalarının DNA'sını Amsterdam'da görüyoruz.

İkincil piyasa: Üretimden kopuk fiyat oyunu. Yeni bir şey üretilmiyor. Kâğıtlar el değiştiriyor.

Türev ürünler: Vadeli işlemler, opsiyonlar. Bugün bunlar trilyonlarca dolarlık bir devasa kumar alanı.

Açığa satış: Bir şirketin batmasına bahis. Hâlâ tartışılıyor. 2008 krizinde ve 2020 pandemisinde Türkiye dahil birçok ülke geçici olarak yasakladı. Tıpkı 1610'da olduğu gibi.

Yatırım fonu: Küçük tasarrufçuyu büyük piyasaya bağlayan boru hattı. Güven satıyor. Riski,satan tarafta değil, alan tarafta kalıyor.

Bugüne dönelim: Fon vurgunu bir anomali mi?

Bugünkü fon vurgununu 1774'teki fonla kıyaslayabilir miyiz? Elbette farklar var. Sistem farklı. Yasalar farklı. Ülke farklı. Ama mantık aynı.

Çok sayıda insanın parası toplanıyor. Karar birkaç kişide kalıyor. Bilgi de onlarda kalıyor. Hiçbir değer üretilmiyor. Halka "güven" satılıyor. "Sen anlamazsın, uzmanlar yönetiyor" deniyor. Gün gelince balon patlıyor. Zararı küçük oyuncu karşılıyor.

Bugün Türkiye'de birçok insan enflasyon karşısında birikimini korumak için fonlara yöneliyor. Eğer bu sistem gerçekten güvenli olsaydı, o zaman fon vurgunu istisna olurdu. Ama Amsterdam'dan bu yana her dönemde aynı şeyi görüyoruz. İstisna sanılan şey, kuralın kendisi.

Çünkü sorun kötü insanlar değil. Sorun, finans piyasalarının yapısı.

***

Donroe Doktrini’ninden Brezilya seçimlerine -Fatih Yaşlı- 

Lula aslında hiçbir zaman Küba ya da Chavez dönemi Venezuela’sı gibi bir sosyalist siyaset izlemedi, hep “pembe dalga”nın bir temsilcisi oldu, “sosyalizmi inşa” gibi bir projeye hiç girişmedi. Ancak onun döneminde Çin'le geliştirilen ilişkiler, Brezilya'nın ABD emperyalizminin hedef tahtasına yerleştirilmesi için yeterli oldu.

Birleşmiş Milletler zirvesi bu sene de her sene olduğu gibi New York’ta toplandı ve bu sene de her sene olduğu gibi uluslararası sistemin eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu yapısının üzerini örten büyük bir müsamere sergilendi.

Dünya liderleri BM kürsüsünden demokrasi, insan hakları, adalet, barış vb. gibi başlıklar üzerinden nutuklar atarken, küresel gelir dağılımı daha da adaletsizleşiyor, savaş tamtamları daha da fazla duyuluyor, insanlığın kaderi küresel şirketlerin çıkarlarına daha da bağımlı hale getiriliyor ve en önemlisi Gazze’deki soykırım devam ediyordu.

Bu sene BM zirvesine eş zamanlı olarak yapılan toplantılardan biri Türkiye’de fazla gündem olmadı; çünkü konu Amerika kıtasıyla ve özellikle de Latin Amerika’yla ilgiliydi. “Amerikalar Kalkanı” adı verilen yeni oluşum için yapılan bu toplantı ABD emperyalizminin Trump dönemindeki yeni yönelimlerinin somutlaşmış bir göstergesiydi ve gelecekte kıtada yaşanacaklara dair de önemli ipuçları veriyordu.

ABD’nin yeni ulusal güvenlik belgesi, Trump ikinci kez iş başına geldikten sonra, geçen yıl Aralık ayında yayınlanmıştı ve biz de söz konusu belgeyi bu köşede yayınlanan “ABD emperyalizmine Trump ‘ilave’si” adlı yazıda ele almıştık. “İlave” sözcüğünü kullanmamızın nedeni ise belgenin Monroe Doktrini’ne yeni bir ilave yapması ve güncellemesiydi. 1823 tarihli Monroe Doktrini, ABD’nin Avrupa’ya karşı Latin Amerika’daki hegemonyasını tekelleştirmesinin ilanıyken, şimdi bu doktrine bir “Trump ilavesi” yapılıyor ve Donald adına atıfla “Donroe doktrini” olarak anılacak bir şekilde, Latin Amerika ABD emperyalizminin öncelikli meselesi ilan ediliyordu.

O yazıda da söylediğimiz üzere;

Stratejik olarak öncelik Latin Amerika’ya verilmiştir ve burası adeta ABD’nin yeni “lebensraum”u/“yaşam alanı” ilan edilmiştir; burada göç ve uyuşturucu öne çıkarılmakta, bunlarla mücadele merkeze yerleştirilmektedir; esas hedef ise kıtadaki anti-Amerikan, anti-emperyalist iktidarları devirmek ve yerine Amerikancı ve radikal sağcı rejimleri yerleştirmektir. Trump’ın hem Venezuela’yı hedef alması hem de son Şili seçimlerinde yaşananlar gidişatın nereye doğru olduğunu göstermektedir.

Sahiden de belgenin yayınlanmasından kısa bir süre sonra ABD, kendi tarihinin en haydutça eylemlerinden birini gerçekleştirerek Venezuela’ya bir operasyon düzenleyerek devlet başkanı Maduro’yu kaçırdı. Bugün gelinen noktada ise işbirlikçi Rodriguez hükümetiyle varılan mutabakat uyarınca Venezuela petrolü yeniden sömürgeleştirilerek ABD şirketlerine peşkeş çekildi.

ABD bugün Venezuela’dan sonra Küba için de bir askeri operasyon seçeneğini masada tutuyor, hatta Pentagon’da hazırlıklar da yapılıyor. Ancak Latin Amerika’ya yönelik yeni emperyalist projeksiyon sadece askeri müdahalelerle sınırlı değil ve işte “Amerikalar Kalkanı” adlı oluşum ve yapılan toplantı da tam olarak bu projeksiyonla ilgili.

Amerikalar Kalkanı, Trump yönetimi tarafından Latin Amerika ve Karayipler’deki 13 ülkenin katılımıyla bu yılın Mart ayında kurulmuş ve ABD’nin Latin Amerika’daki yeni politikalarına uygun bir şekilde öncelikli hedef olarak önüne “uyuşturucu kartelleri”ni ve “sınır güvenliği”ni koymuştu.

Oysa bu ABD’nin kıtaya yönelik emperyalist müdahaleleri için bulduğu yeni bir gerekçeden başka bir şey değildi ve esas amaç kıtayı geçmişte olduğu gibi bir kez daha ABD dışındaki güçlere, en başta da Çin’e kapatmaktı.

İşte bu seneki BM zirvesi esnasında yapılan toplantıda tam da buna uygun kararlar alındı ve Amerikalar Kalkanı’nın basitçe “uyuşturucuyla mücadele” eksenine oturmuş bir ittifakın ötesine geçmesi adına önemli adımlar atıldı. Üye ülkeler arasında bir ekonomik entegrasyonun kurulması, kartellerle devrimci örgütlerin aynı listede buluşturularak bunlarla ortak mücadele edilmesi ve ABD Güney Komutanlığı bünyesinde kurulan “Batı Yarımküre Müşterek Görev Gücü”nün askeri bir merkez haline getirilmesi, alınan kararların temelini oluşturuyordu.

Bu ittifaka en sert tepkiyi veren ülkelerden biri Brezilya oldu; Brezilya Devlet Başkanı Lula bölge ülkelerini ABD’nin yeni hegemonik heveslerine karşı uyarırken, Latin Amerika’yla ilgili o çok bilindik tabire de başvurarak “Brezilya kimsenin arka bahçesi değildir” dedi.

Lula iktidarı, Latin Amerika’da iş başında olan son birkaç sol hükümetten biri ve devlet başkanlığı seçimleri bu hafta, 4 Ekim’de yapılacak. Eğer ilk turda adayların hiçbiri yüzde 50’yi geçemezse 25 Ekim’de ikinci tura gidilecek.

Lula başkanlığa bir kez daha aday; karşısında ise geçen seçimlerde yendiği Bolsonaro yok ama başka bir Bolsonaro var. Önceki seçimde aldığı yenilgiden sonra darbe girişiminde bulunduğu gerekçesiyle ceza alan Jair Bolsonaro aday olamıyor ama oğlu senatör Flavio Bolsonaro Lula’nın en güçlü rakibi olarak sahnedeki yerini almış durumda. ABD ve Trump açıktan Bolsonaro’yu destekliyor ve Lula’nın iktidarı kaybetmesiyle birlikte kıtadaki son pürüzleri de ortadan kaldırmak istiyor.

Aslında Brezilya siyasetinde yaşananlar bize yabancı değil. Önce Lula’nın halefi olarak hem 2010 hem 2014 seçimlerini kazanan İşçi Partili Devlet Başkanı Dilma Roussef yolsuzluk iddiaları üzerine kurulu bir komployla 2016 yılında görevden azledildi. Ardından benzer bir süreç Lula için işletildi ve Sergio Moro adlı bir savcı evine baskın yaparak Lula’yı gözaltına aldı. Lula’nın bir inşaat firmasından rüşvet aldığı iddiası üzerine kurulu yargılamaların neticesinde Lula 9 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı ve yüksek yargının da onaylaması üzerine Nisan 2018’de hapse atıldı. Yüksek Seçim Mahkemesi Lula’nın aynı yıl yapılacak seçimlerde aday olamayacağına hükmetti ve seçimi radikal sağcı Bolsonaro kazandı. Bolsonaro’nun Adalet Bakanı ise Lula’yı hapse attıran Sergio Moro oldu.

Lula’nın cezaevine atılması ve seçimleri Bolsonaro’nun kazanması Brezilya İşçi Partisi öncülüğündeki sol koalisyonun temel mücadele başlıklarından birini oluşturdu; destekçileri Lula’nın hapiste tutulduğu 580 gün boyunca cezaevinin önünde nöbet tuttu, ellerindeki megafonlarla seslerini içerideki Lula’ya ulaştırarak onun moralini yüksek tutmaya çalıştı. 2019’da Lula’ya yönelik komplonun kanıtları medyaya düştü ve mahkeme Lula’yı serbest bırakmaya mecbur kaldı, 2021 yılında bütün siyasi hakları iade edilen Lula, yeniden Bolsonaro’nun karşısına çıktı ve onu yendi. Şimdi Lula iktidarda, Bolsonaro cezaevinde, karşısındaki ise onun oğlu Flavio var.

ABD, yeni ulusal güvenlik doktrini doğrultusunda bütün bir Latin Amerika kıtasında işbirlikçi rejimleri iktidara getirmeyi ve Çin’i kıtadan kovmayı hedefliyor. Lula aslında hiçbir zaman Küba ya da Chavez dönemi Venezuela’sı gibi bir sosyalist siyaset izlemedi, hep “pembe dalga”nın bir temsilcisi oldu, “sosyalizmi inşa” gibi bir projeye hiç girişmedi. Ancak onun döneminde Çin'le geliştirilen ilişkiler, Brezilya'nın ABD emperyalizminin hedef tahtasına yerleştirilmesi için yeterli oldu.

Trump yönetiminin Bolsonaro’ya verdiği destek öyle bir boyuta ulaştı ki Facebook ve Instagram’ı bünyesinde bulunduran Meta, Lula’nın seçim kampanyası kapsamında bu mecralara reklam vermesini yasakladı. Dahası İsrailli teknoloji şirketlerinin de Lula’nın kaybetmesi için sosyal medyayı manipüle etmeye yönelik operasyonları ortaya çıktı.

Lula’nın daha ilk iki döneminin sonlarında, yani 2009’da, 1929 yılından beri Brezilya’nın en büyük ticari ortağı olan ABD’nin yerini Çin almıştı. Bu dönemde Brezilya Çin’e şeker, kahve, demir cevheri, soya fasulyesi, sığır eti gibi ürünler sattı ve Çin’den gelen milyarlarca doları sosyal devlet mekanizmalarına ve yoksullukla mücadeleye aktardı, bu da Brezilya’da gelir dağılımında adaleti ve refah artışını gözle görülür bir hale getirdi.

Bugün ise iki ülke arasındaki ilişkiler hammadde ticaretinin ötesine geçmiş durumda; Çin ve Brezilya yakın zamanda nadir minerallere, yapay zekâya, elektrikli araba üretimine ve yenilenebilir enerjiye dair sayısız anlaşmaya imza attı, BRİCS içerisinde de iki ülke ortak hareket ederek çok kutuplu bir dünya düzeninin inşası adına önemli hamleler yaptılar.

İşte ABD emperyalizmi ve Brezilya sağı bu seçimleri tüm bu gidişatı tersine çevirmek için bir fırsat olarak görüyor; seçimleri Lula’nın kazanması kendisine yönelik her türlü haklı eleştiriye rağmen insanlık açısından bir mevziinin korunması anlamına gelecek, Bolsonaro’nun zaferi ise yaşadığımız karanlığı biraz daha büyütecek ve maalesef sıranın Küba’ya gelmesini kolaylaştıracak.

/././

Plansız tarımın faturasını çiftçiler ödüyor: Amik Ovası'nda sular 9 aydır çekilmiyor, çiftçi tarlasını ördeklere ve kuşlara bıraktı -Özkan Öztaş- 

Hatay'da Antakya'nın Aşağıoba çevresindeki tarlalar Aralık ayından beri su altında. Çiftçiler geçen yıl da ekim yapamadı, buğday ekim dönemi yaklaşırken bu yıl için de aynı tehlike yaşanıyor. Aşağıoba Muhtarı Faris Gezer, DSİ yetkililerinin “Mevcut çalışmalar bitmeden suyun tahliyesine katkı sunamayız” dediğini aktardı. Bölge halkı, suyun geç tahliye edilmesi nedeniyle ekim döneminin kaçırıldığını, yağışların yeniden başlamasıyla tablonun tekrarlanmasından endişe ediyor.

Hatay'da Amik Ovası'nın havaalanı çevresindeki köylerinde tarım arazileri 9 aydır su altında. Geçen yıl bu zamanlarda ekim yapılan tarlalarda bugün ördekler ve göçmen kuşlar yüzüyor, sular çekilmediği için kamışlar büyüyor.

soL'a konuşan Aşağıoba Mahalle Muhtarı Faris Gezer, Antakya merkezde sürdürülen altyapı ve kanalizasyon çalışmalarının ovadaki suyun tahliyesini engellediğini söyledi. Gezer'in aktardığına göre DSİ de sorunun bu altyapı çalışmalarından kaynaklandığını belirtiyor. Yetkililer, mevcut çalışmalar tamamlanmadan ovadaki suyun tahliyesine katkı sunamayacaklarını ifade ediyor. Bu nedenle halen su altında bulunan arazilerdeki sorun çözülemiyor.

Gezer, DSİ'nin çalışmalarının şu anda Karasu Deresi'nde sürdüğünü de kaydetti.

Çiftçiler isyan noktasında

Gezer, çiftçilerin isyan noktasına geldiğini söyledi. Geçen yıl da doğru düzgün ekim yapamayan üreticilerin bu yıl buğday ekmek istediğini ancak tarlalara giremediklerini anlatan Gezer, etkilenen alanın yaklaşık 10 bin dönüm olduğunu ve yüzlerce çiftçinin mağdur olduğunu belirtti.

Bölgede etkilenen alanın 10-15 bin dönüme kadar çıktığı belirtiliyor.

Ekim yapmak isteyen çiftçilerin sabah DSİ müdürlüğüne gideceğini ancak burada da bir çözüm bulunamadığını ifade eden Gezer, drenaj sondajı yapılsa bile bunun ekim dönemine yetişmeyeceğini söyledi. Üreticilerin bu yılı da ekim yapamadan geçirmek zorunda kalmasından endişe eden Gezer, çiftçilerin yaşadıkları sorunlar nedeniyle perişan olduğunu vurguladı.

Erken tahliye edilseydi ekim yetişirdi

Bölgedeki yurttaşlar da soL'a benzer bir tablo anlattı.

Suların tahliyesinin uzun sürmesi nedeniyle birçok yerde tarım yapılamadığını söyleyen yurttaşlar, tahliye erken yapılsaydı en azından ekim dönemine yetişilebileceğini belirtti. Halen su altında bulunan bölgelerde tarım yapılamıyor. Suyun geç tahliye edildiği yerlerde ise ekim dönemi kaçırıldığı için üretim yapılamıyor.

Bu nedenle çiftçilerin perişan olduğunu söyleyen yurttaşlar, yağışların yeniden başlamasıyla benzer bir tablonun yeniden yaşanmasından endişe ediyor. Yurttaşlar, tahliye ve drenaj sistemini güçlendirmeye yönelik çalışmaların da yapıldığını aktardı.

Bölgedeki çiftçiler ise setlerin sorunu çözmediğini, kanalların zamanında temizlenmediğini dile getiriyor. Sular zaman zaman köyün içine kadar giriyor.

Şubat'ta da aynı manzara vardı

Sorun yeni değil.

Şubat ayında Asi Nehri'ne bağlı kanalların tıkanması nedeniyle Aşağıoba, Paşaköy ve Zülüflühan mahallelerinde ekili araziler, çok sayıda ev ve ahır su altında kalmış; çok sayıda hayvan telef olmuş, balyalarca yem kullanılamaz hale gelmişti. CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, bölgede sandalla inceleme yaparak "Sebep Şubat yağmuru değil, sebep Asi kanallarını temizlemeyen DSİ'dir" demişti.

Depremin yaralarını sarmaya çalışan üretici, bu kez de sel felaketiyle karşı karşıya kalmıştı.

Göl kurutuldu, bedelini çiftçi ödüyor

Amik Gölü, 1960'ların ortasından 1970'lerin başına kadar DSİ eliyle kurutuldu ve kazanılan topraklar tarıma açıldı. Ancak göl yatağı, ovanın çevresine göre daha çukurda kaldığı için bölgenin kuru tutulması kanalların sürekli bakımına bağlı.

Ovada 1956 ile 2012 arasında en az 11 büyük taşkın yaşandı. 2019'da yaşanan selde 5 yaşındaki bir çocuk hayatını kaybetti. Gölün tam ortasına 2007'de havaalanı yapıldı. Hatay Tabiatı Koruma Derneği Başkanı Abdullah Öğünç, gölün kurutulmasını ve havaalanının konumunu yanlış planlama olarak nitelendiriyor.

Meteoroloji verilerine göre Hatay, 2025'i son 65 yılın en kurak yılı olarak geride bırakmıştı. Ardından gelen şiddetli yağışlar tabloyu ağırlaştırdı. Ancak taşkınların yıllardır tekrarlanması, sorunun yalnızca yağışlardan kaynaklanmadığı yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

/././

Nükleer denizaltı hayalinden nükleer teknoloji stratejisine -Ogün Eratalay- 

AKP iktidarında Türkiye sermayesinin nükleer tahrikli denizaltı hedefi, giderek genişleyen nükleer teknoloji gündeminin askeri ayağı olarak öne çıkıyor. Akkuyu ile başlayan süreç, küçük modüler ve yeni nesil reaktör arayışlarıyla genişlerken NÜKDEN en ileri hedefi oluşturuyor. Asıl soru ise Türkiye'nin nükleer teknolojiyi dışarıdan transfer eden mi, yoksa kritik halkalarını kendi üretebilen bir ülke mi olacağı.

İki yıl önce 1 Türkiye'nin nükleer tahrikli denizaltı yapma hedefini tartışırken sorulabilecek temel soru “Türkiye'nin böyle bir denizaltıyı yapması mümkün olup olmadığı” yönündeydi. Bugün aynı soruyu aynı biçimde sormak artık yeterli değil. O tarihten bu yana Türkiye'de nükleer tahrikli denizaltı fikri, Deniz Kuvvetleri'nin yayınlarında ve üst düzey komutanların açıklamalarında daha görünür hale geldi. Ardından NÜKDEN (Nükleer Tahrikli Denizaltı) terimi ortaya çıktı. 2026'da Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ise nükleer denizaltı için tasarım, üretim ve fizibilite çalışmalarına ilişkin bir zaman çizelgesinden söz etti. 2

Böylece konu, yalnızca savunma sanayii çevrelerinde tartışılan uzun vadeli bir hedef olmaktan çıktı. Ancak aynı dönemde Türkiye'nin nükleer gündeminde başka bir gelişme daha yaşanıyor.

Türkiye, Akkuyu'nun ardından küçük modüler reaktörlere, yeni nesil reaktörlere ve farklı ülkelerin nükleer teknolojilerine yönelik daha kapsamlı bir arayış içine giriyor. ABD ile yapılan yeni işbirliği bunun son örneklerinden biri.

Dolayısıyla bugün Türkiye'nin nükleer denizaltı hedefini anlamanın yolu, yalnızca denizaltıya bakmaktan geçmiyor. Asıl mesele, Türkiye'nin nasıl bir nükleer teknoloji ekosistemi kurmaya çalıştığı.

'Hayal'den devlet hedefine

Türkiye'nin nükleer denizaltı gündeminin izleri yeni değil.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın yayınlarında nükleer tahrikli denizaltılara ilişkin değerlendirmeler yapılması, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu'nun MİLDEN'in ardından nükleer enerjili denizaltılara geçileceğini söylemesi ve daha sonra NÜKDEN adının kullanılması, projenin uzun zamandır kurumların gündeminde bulunduğunu gösteriyordu.

Türkiye'nin nükleer denizaltı hedefi henüz kamuoyuna açık, ayrıntılı bir devlet programı olarak ortaya konulmuş değildi. 2026'da ise Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, nükleer denizaltı için tasarım, üretim ve fizibilite çalışmalarından ve bunlara ilişkin bir zaman çizelgesinden söz etti. 3 Bu açıklama, tartışmanın niteliğini değiştirdi.

Artık soru yalnızca “Türkiye nükleer denizaltı yapabilir mi?” değil. Soru Türkiye’nin bunun için gereken nükleer teknoloji altyapısını nasıl oluşturacağı olmuş durumda. Nükleer denizaltı, adının çağrıştırdığı şekilde geleneksel bir denizaltının daha büyük, daha gelişmiş veya daha pahalı bir biçimi değil. Onu farklılaştıran temel özellik, denizaltının enerji kaynağı, itki yani tahrik sistemidir. Bu da konuyu nükleer reaktör meselesine getiriyor.

NÜKDEN yalnızca bir denizaltı projesi değil

Bir nükleer denizaltı projesinin başarıya ulaşması için denizaltı gövdesinin, sonarların, silah sistemlerinin veya elektronik altyapının geliştirilmesi tek başına yeterli değil. Asıl karmaşık alan, denizaltının kalbinde bulunan nükleer tahrik sistemidir. Bunun içinde sınırlı bir hacimde çalışacak kompakt bir reaktör, reaktör güvenlik sistemleri, kontrol sistemleri, güç üretimi ve aktarımı, radyasyon güvenliği, nükleer yakıt, bakım ve yakıt çevrimi gibi çok sayıda alan bulunuyor. Üstelik bu teknolojiler, sıradan bir enerji santralindeki reaktörün küçültülmüş biçimi değil. Denizaltıda kullanılan reaktörün geleneksel reaktörlere göre çok daha farklı koşullarda çalışması gerekiyor.

Kısıtlı hacim, ağırlık, titreşim, ani güç değişimleri, güvenlik, gürültü ve uzun süre yakıt ikmali yapılmadan çalışabilme gibi gereklilikler, denizaltı reaktörünü başlı başına özel bir teknoloji alanı haline getiriyor. Dolayısıyla NÜKDEN'in gerçek sınavı denizaltının gövdesini üretmekten önce, nükleer tahrik sistemini geliştirebilecek teknolojik altyapıyı oluşturabilmek olacak.

Akkuyu'dan sonra ikinci perde: SMR (small modular reactor)

Tam bu noktada Türkiye'nin sivil nükleer programındaki yeni gelişmeler önem kazanıyor.

Akkuyu, Türkiye'nin ilk nükleer santral deneyimini oluşturuyor. Ancak Akkuyu modelinde reaktör teknolojisi ve nükleer santral işletmeciliğinin önemli bölümleri yabancı teknolojiye ve bu teknolojinin sahibi Rus şirketi Rosatom’a bağlı.

Şimdi ise gündem genişliyor.

Türkiye küçük modüler reaktörler, yani SMR'lar ve 4. nesil reaktörler konusunda farklı teknoloji seçeneklerini incelemeye başladı.

Eylül 2026'da Türkiye ile ABD arasında imzalanan anlaşma kapsamında ABD'li şirketlerin SMR tasarımlarının ve farklı 4. nesil reaktör teknolojilerinin teknik, ekonomik, mevzuat ve lisanslama boyutlarıyla incelenmesi öngörülüyor. 4

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da Türkiye'nin ilk küçük modüler reaktörünü 2030'ların ilk yarısında devreye alma hedefinden söz ediyor. 5

Sinop ve Trakya'da toplam en az sekiz reaktör için farklı teknoloji sağlayıcılarla görüşüldüğü de açıklanmış durumda. Bu tablo, Türkiye'nin nükleer enerji politikasının artık yalnızca Akkuyu'dan ibaret olmadığını gösteriyor. Nükleer enerji başlığının altında yeni bir teknoloji yarışı başlıyor.

'Nükleerde ikinci çağ' ve Türkiye

Vahap Munyar'ın aktardığı çerçevede Alparslan Bayraktar, büyük ölçekli reaktörlerle başlayan dönemi nükleerin ilk çağı, SMR'ların öne çıktığı dönemi ise ikinci çağ olarak tanımlıyor. Bu yaklaşımın Türkiye açısından önemi yalnızca enerji üretim kapasitesiyle sınırlı değil. SMR teknolojileri, farklı ülkelerin nükleer teknoloji yarışında yeni bir alan açıyor. ABD, Kanada, Fransa, Güney Kore ve başka ülkeler kendi tasarımlarını geliştirmeye çalışıyor. Türkiye de bu yarışın dışında kalmak istemediğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bir ülkenin SMR satın alması veya yabancı bir teknolojiyle SMR inşa etmesi, o ülkenin otomatik olarak nükleer teknoloji sahibi olduğu anlamına gelmiyor. Asıl mesele teknoloji transferinin kapsamı. Reaktörün tasarımında hangi parçaların yerli olacağı, nükleer yakıtın nereden tedarik edileceği, kritik ekipmanların kimin tarafından üretileceği, bakım ve servisin kimin sorumluluğunda olacağı, reaktör teknolojisinin fikri mülkiyetinin kimde olacağı ve en önemlisi, Türkiye’nin bu projelerden ne kadar mühendislik ve üretim yeteneği kazanabileceği konuları kritik öneme sahip.

“Nükleer teknoloji sahibi olmak” ile “nükleer teknoloji kullanmak” arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor.

ABD neden şimdi nükleer gündemin merkezinde?

Türkiye'nin nükleer politikasında dikkat çeken gelişmelerden biri de ABD ile bu sektördeki ilişkilerin giderek daha görünür hale gelmesi. Akkuyu'da Rusya'nın ağırlığı bulunurken Türkiye bir yandan Sinop ve Trakya için farklı ülkelerle görüşmeler yürütüyor. ABD ile yapılan stratejik sivil nükleer işbirliği mutabakatının ardından 2026'da SMR ve 4. nesil reaktörler konusunda daha somut bir çalışma başlatıldı.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, bu anlaşmanın nükleer denizaltı anlaşması olmaması. Kamuoyuna açıklanan çerçeve sivil nükleer enerji, SMR ve 4. nesil reaktör teknolojileriyle ilgili. Dolayısıyla buradan ABD'nin Türkiye'ye nükleer denizaltı teknolojisi sağlayacağı sonucunu çıkarmak mümkün olmasa da işbirliği sonucu ortaya çıkacak çalışmanın burada da kullanılabileceği açık.

İki gelişmenin aynı dönemde ortaya çıkması, Türkiye'nin nükleer teknoloji politikasının kapsamını tartışmayı gerekli kılıyor. Bir tarafta sivil nükleer enerji alanında ABD ile yeni bir işbirliği. Diğer tarafta Rusya ile Akkuyu deneyimi. Bunun yanında Kanada, Fransa ve Güney Kore gibi ülkelerle temaslar. Bütün bunların üzerinde yer alan Türkiye'nin nükleer denizaltıya sahip olma hedefiyle beraber düşünüldüğünde Türkiye'nin nükleer gündemi tek bir ülkeye bağlı bir teknoloji programından daha karmaşık bir yapıya dönüşüyor.

Rusya'dan ABD'ye: Çeşitlendirme mi, çoklu bağımlılık mı?

Türkiye'nin farklı nükleer teknoloji sağlayıcılarıyla görüşmesi ilk bakışta teknoloji seçeneklerinin çeşitlendirilmesi anlamına geliyor. Bu önemli bir gelişme ancak farklı ülkelerden teknoloji almak ile bağımsız nükleer teknoloji geliştirmek aynı şey değil.

Bir ülke aynı anda Rusya'nın, ABD'nin, Fransa'nın veya Güney Kore'nin teknolojilerini kullanabilir. Ancak reaktörün en kritik bileşenleri, yakıtı, bakım teknolojisi veya yazılımı üzerinde dışa bağımlılık devam ediyorsa, teknoloji sağlayıcılarının sayısının artması tek başına teknolojik bağımsızlık anlamına gelmez.

Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki asıl mesele “Rusya mı, ABD mi?” sorusunun ötesinde. Türkiye'nin hedefi teknoloji sağlayıcısını değiştirmek mi, yoksa teknoloji üretme kapasitesi kazanmak mı? Bu ayrım, önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin nükleer politikasını değerlendirmek açısından belirleyici olacak.

Nükleer denizaltının en kritik kelimesi: Nükleer yakıt

Nükleer teknoloji tartışmalarında reaktör çoğu zaman bütün hikâyenin kendisiymiş gibi ele alınıyor. Oysa reaktörün çalışabilmesi için nükleer yakıt gerekiyor. Uranyumun çıkarılması, işlenmesi, zenginleştirilmesi, yakıt haline getirilmesi ve kullanılmış yakıtın yönetilmesi birbirinden farklı teknoloji ve altyapılar gerektiriyor.

Denizaltı reaktörlerinde kullanılan yakıtın özellikleri ise ayrıca stratejik önem taşıyor. Bu nedenle “Türkiye bir nükleer reaktör yapabilecek mi?” sorusunun yanında daha zor bir soru bulunuyor: Türkiye nükleer yakıt çevriminin hangi aşamalarında kendi kapasitesine sahip olacak? Bu soru özellikle nükleer denizaltı açısından önem taşıyor. Denizaltı reaktörü yalnızca bir güç kaynağı değil, uzun süre boyunca güvenli biçimde çalışması gereken askeri bir sistem. Dolayısıyla yakıt tedariki, reaktör teknolojisi kadar stratejik bir mesele.

Nükleer denizaltı yalnızca mühendislik projesi değildir

Nükleer denizaltı programının bir başka boyutu da uluslararası hukuk. Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nın tarafı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın güvenlik denetimleri sisteminin içinde. Nükleer deniz tahriki ise bu sistem açısından özel bir alan oluşturuyor. Avustralya'nın AUKUS kapsamında nükleer denizaltı edinme süreci bunun güncel örneği. Avustralya nükleer silaha sahip bir devlet değil. Buna rağmen nükleer denizaltılarda kullanılacak nükleer malzemenin denetimi konusunda IAEA ile özel bir mekanizma geliştirilmesi gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye açısından da mesele yalnızca “reaktörü yapabilir miyiz?” sorusundan ibaret olmayacak. Nükleer malzemenin denetimi, güvenlik mekanizmaları, yakıt yönetimi, liman ve tersane altyapısı, eğitimli personel ve uluslararası yükümlülükler de projenin parçası olacak. NÜKDEN gerçekleşirse Türkiye'nin karşılaşacağı sorunlardan biri de tam olarak bu olacak.

'Yerli ve milli' kavramının gerçek sınavı

AKP iktidarı Türkiye'nin silah sanayii projelerinde “yerli ve milli” kavramı sıklıkla kullanılıyor. Ancak nükleer teknoloji söz konusu olduğunda bu kavramın içini doldurmak çok daha zor olacak. Bir denizaltının gövdesini Türkiye'de üretmek önemli bir sanayi kapasitesidir. Silah sanayi şirketleri bu kabiliyete sahip fakat bu kabiliyet nükleer tahrik sisteminin de yerli olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir reaktörün Türkiye'de kurulması, reaktör teknolojisinin Türkiye'ye ait olduğunu göstermeyebilir.

Burada bir teknoloji merdiveninden söz etmek mümkün:

Denizaltı gövdesi üretmek >> Geleneksel denizaltı tasarlamak >> Nükleer tahrik sistemini denizaltıya entegre etmek >> Kompakt denizaltı nükleer reaktörü tasarlamak >> Nükleer reaktörün kritik ekipmanlarını üretmek >> Nükleer yakıt teknolojisine sahip olmak >> Nükleer yakıt çevriminde bağımsızlaşmak

Türkiye'nin hangi basamakta olduğu ve önümüzdeki yıllarda hangilerine ulaşabileceği, “yerli ve milli nükleer denizaltı” ifadesinin içeriğini belirleyecek.

Asıl mesele denizaltı değil

Buraya kadar anlatılanlar bir araya getirildiğinde, NÜKDEN projesinin aslında daha büyük bir dönüşümün yalnızca bir parçası olduğu görülüyor. Çok farklı alanlarda belirtilen hedeflerin çıktığı adres; nükleer mühendislik bilgisi, insan kaynağı, araştırma altyapısı, yüksek hassasiyetli üretim, malzeme teknolojileri, güvenlik kültürü ve uzun vadeli bir sanayi politikası olarak görülüyor.

Nükleer denizaltı bu zincirin en zor halkalarından biri. Ancak zincirin tamamı kurulmadan o halkanın üretilebilmesi de mümkün değil. AKP iktidarında Türkiye sermayesi açık bir şekilde nükleer ülke olmaya hazırlanıyor. Gelinen noktada tartışılması gereken temel mesele artık yalnızca kaç nükleer santral kurulacağı değil, nükleer teknolojinin hangi alanlarında uzmanlaşmaya çalışıp hangi alanlarda teknoloji ithal edecek, hangi alanlarda teknoloji geliştirmeye girişileceği. Çok sayıda ülkeyle işbirliği gündemi mevcut ancak bu ülkelerle yapılacak anlaşmaların ardından hangi bilgi ve kabiliyetlerin elde kalacağı kritik olacak. Nükleer santral kurmak ülkede nükleer mühendislik alanında bir kültür kurmaya yetmez. Üniversitelerden akademik alt yapıya, uzman üreticilerden düzenleyici kurumlara varıncaya kadar geniş bir sistemin yaratılması hiç de azımsanmayacak bir süreç.

AKP liderliğindeki Türkiye sermayesinin vereceği asıl sınav, daha önce pek çok alanda yaşandığı gibi nükleer alanda da teknoloji kullanan mı yoksa üreten mi bir konuma yerleşeceğidir.

-----

1https://haber.sol.org.tr/haber/yerli-ve-milli-nukleer-denizalti-hayal-mi-gercek-mi-394352 

2https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/milli-savunma-bakani-guler-kuresel-guc-olma-vizyonunun-bir-parcasi-oldugunu-bildirdi-nukleer-denizalti-tasarlaniyor-2499365 

3https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/T7/WebOnergeMetni/955c6c43-45c1-4f62-a200-09edb36aec79.pdf 

4https://www.turkishminute.com/2026/09/22/turkey-us-sign-grant-deal-on-next-generation-nuclear-reactors/ 

5https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/bakan-bayraktar-turkiye-ilk-kucuk-moduler-reaktoru-2030larin-basinda-devreye-almayi-planliyor/4066235 

/././

Suç duyurusu yok, soruşturma yok, ifadesi bile alınmadı: Fatma Betül Sayan Kaya 2,2 milyarı verip kurtulabilir mi? 

Borsa vurgununda adı geçen AKP'li Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkında ne SPK suç duyurusunda bulundu, ne savcılık soruşturma başlattı. Kaya çifti, borsadan elde ettikleri 2,2 milyar lirayı bugün devlete vererek, suçlarını dolaylı olarak itiraf etti. Buna rağmen henüz ifadeye bile çağırılmadılar.

Fon krizi büyük bir gürültüyle patladı. Geride parasına ulaşamayan yüz binlerce mağdur kaldı. 

Krizin nasıl çözüleceği sorusu yanıt beklerken, vurguna adı karışan eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya'dan dikkat çeken bir hamle geldi.

Kaya ve eşi, şaibeli bir hisseden sadece aylar içinde elde ettikleri yaklaşık 2,2 milyar lirayı iade etti.

Suçun itirafı niteliğindeki bu hamle yeni soruları da beraberinde getirdi.

Kaya çiftinin malvarlığına tedbir uygulanmamış mıydı? Para iadesi kimin talebiyle, neyin karşılığında yapıldı? SPK'nın hakkında suç duyurusunda bile bulunmadığı çift etkin pişmanlıktan yararlanabilecek mi? Ve en önemlisi, suçunu dolaylı da olsa kabul eden biri nasıl oldu da bugüne dek ifadesine bile başvurulmadı.

Olay nasıl ortaya çıktı?

Önce olayın başına dönelim.

Özata Denizcilik hisseleri borsada çok hızlı yükseldi. Sonra soruşturma başladı. Bu hisselerde işlem yapanlar arasında eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya da vardı. O sırada AKP'de Genel Başkan Yardımcısıydı.

Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, bir ilçe kongresinde rakamları tek tek anlattı. Emre'ye göre Kaya, 8 Nisan'da hisse almaya başladı. Hisse başına 255 lira ödedi. Eylül'de hisseleri 4 bin 482 liradan sattı. Eşi İlyas Kaya da aynı fiyattan alıp aynı fiyattan satmıştı.

Çift toplam 163 milyon 46 bin lira yatırdı, satıştan yaklaşık 2 milyar 170 milyon lira elde etti. Bu işlemler sadece 4 ayda oldu.

Emre bir şey daha söyledi: "Birileri kulağına fısıldamış, peş peşe paraları çekmişler." Yani olay sadece kazançtan ibaret değil. İddia, kriz patlamadan önce bilgi sahibi olunduğu yönünde.

Kaya iddialara yanıt vermedi. Ardından AKP'deki Genel Başkan Yardımcılığı görevinden istifa etti.

İstifa mektubu da dikkat çekiciydi. "Sürecin selameti" dedi. "Siyasi sorumluluk" dedi. Ama tek bir iddiaya tek bir cevap vermedi.

Malvarlığı tedbiri uygulandı mı, uygulanmadı mı?

İstifadan sonra ikinci haber geldi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Kaya'nın, eşinin ve çocuklarının mal varlığına kısıtlama getirilmesini talep etti.

Satış, devir ve para transferleri savcılık onayına bağlanacak, menkul kıymetler dondurulacaktı.

Burada bir ayrım yapalım. "Tedbir talep edildi" ile "tedbir kararı verildi ve uygulandı" aynı şey değil. Haberde bu iddia olarak geçti. Kesin bir açıklama yapılmadı.

Para iadesi nasıl yapılabildi?

Ekonomim'in haberine göre Kaya ve eşi yaklaşık 2,2 milyar lirayı iade etti. Paranın Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın bildirdiği banka hesabına aktarıldığı öne sürüldü.

Bu hamle soruları da beraberinde getirdi.

İlk soru basit. Mal varlığına tedbir konulduysa bu para nasıl çıktı?

İki ihtimal var. Birincisi, tedbir hiç uygulanmadı. Talep edildi ama karar çıkmadı ya da hesaplar bloke edilmedi. Öyleyse "mal varlığı donduruldu" diye anlatılan şey yanlıştı.

İkincisi, tedbir vardı ve ödeme savcılığın onayıyla yapıldı. O zaman da şunu açıklamak gerekir: Bu ödeme hangi işlem için onaylandı? Onay veren kim?

Hangisi doğru, bilmiyoruz. Çünkü kimse açıklamadı.

Ama şunu biliyoruz, bir insan 2,2 milyar lirayı kısa sürede toplayıp hesaba yatırabiliyorsa, paranın kontrolü hâlâ onun elinde demektir. 

Peki bu para hangi kapsamda iade edildi? Bir insan para öderken bir gerekçeyle öder. Borcu vardır, ceza almıştır  ya da bir yasal hüküm öyle gerektirmiştir. "Öylesine" iade olmaz.

Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın hesap numarası vermesi de dikkat çeken bir detay. Yani kimse bu paranın nereye yatırılacağını bilmeden, kendiliğinden yatırmadı. Bir yerden "şuraya yatırın" denmiş. Kim dedi? Ne karşılığında dedi?

‘Etkin pişmanlık’tan faydalanabilir mi?

Sermaye Piyasası Kanunu'nda "etkin pişmanlık" diye bir hüküm var. 

Bu hüküm gereğince SPK, bazı kişiler hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Bu kişiler, elde ettikleri menfaatin iki katı parayı 15 gün içinde geri öderse ceza almaktan kurtulabiliyor. Yani kanun diyor ki, "Vurgundan elde ettiğin paranın iki katını öde. Sana ceza vermeyelim."

Ancak burada bir şart var. Bu kişiler hakkında önce SPK'nın suç duyurusunda bulunmuş olması gerekiyor.

Şimdi Kaya çiftine bakalım. SPK'nın bugüne kadar yayımladığı suç duyuruları listesinde Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin adı yok. SPK, Özata Denizcilik hisseleri için 11 kişi hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Kaya çifti bu 11 kişi arasında değil. Bu nedenle listede belirtilen madde kapsamında etkin pişmanlıktan faydalanmaları mümkün değil. Çünkü haklarında suç duyurusu yoksa 15 günlük süre de başlamamıştır.

Bir hesap daha var. Kaya çiftinin yatırdığı yaklaşık 163 milyon lira. Sattıkları yaklaşık 2,17 milyar lira. Aradaki kazanç yaklaşık 2 milyar lira. Kanuna göre "menfaatin iki katı" ödenecekse rakam yaklaşık 4 milyar lira eder.

İade edilen tutar ise yaklaşık 2,2 milyar lira. Yani bu rakam, kazancın iki katı değil. Satıştan gelen paranın yaklaşık kendisi.

Bu da etkin pişmanlık hesabına uymuyor. Peki ne bu?

Suçunu kabul etti ama ifadesine bile başvurulmadı 

Bir tarafta yüz binlerce mağdur var. Parasına ulaşamayan, hesabında rakamı görüp çekemeyen insanlar. Öbür tarafta iddiaya göre 4 ayda 163 milyon lirayı 2 milyar liraya çeviren bir çift var.

Bu çift, hakkında suç duyurusu bile yokken milyarlarca lirayı iade ediyor. Hangi kapsamda olduğu belli değil. Tedbir olup olmadığı belli değil. Kim "öde" dedi, belli değil.

Ancak bu ödeme bir şeyi ortaya koydu. İstifa metninde dahi masum olduğunu açıkça savunamayan Fatma Betül Sayan Kaya, 2,2 milyar lirayı geri vererek vurguna karıştığını itiraf etmiş oldu.

Peki, suçunu dolaylı olarak ikrar eden biri hakkında nasıl oluyor da gözaltı kararı verilmiyor, ifadesine dahi başvurulmuyor?

Bu sorunun cevabı şu anda bir tek yerde var. Savcılık dosyasında. O dosya da kapalı.

***

MHK, Ferhat Gündoğdu ve zaman ayarlı operasyon: ‘Kopmayacak kıyamet’ senaryosu 

Futbolda “adalet” terazisinin başındaki kuruma dair bugün normal koşullarda kıyamet koparması gereken bir operasyon yapıldı. Tam da fon vurgunu sırasında “zaman ayarlı” olarak gündeme gelen bu operasyonun tam bir yıldır askıda bekleyen bir öyküsü var. Hem o öykünün kritik ayrıntıları hem de kıyametin neden kopamayacağı soL’da…

Futbolla ilgilenmeyen okurumuz için bir bilgilendirmeyle başlayalım.

Ferhat Gündoğdu, Süper Lig’de yer alan tüm takımların en az bir kez istifaya çağırdığı, kulüplerin tamamının “taraflı” ve “adaletsiz” olduğunu söylediği bir kurulun yani Merkez Hakem Kurulu’nun Başkanı.

Böylesi bir ismin, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in duyurduğu üzere “hakem klasmanlarının oluşturulması, görevlendirme, puanlama ve atama süreçleri ile kural sınavlarına müdahale edildiğine ilişkin iddialar” sonrası gözaltına alınması kelimenin tam anlamıyla “bomba haber” niteliğinde.

Yani Gürlek diyor ki, futbolun adalet bakanlığını yürüten MHK, maçları yönetsin diye atadığı tüm hakemlere ilişkin manipülasyona kapı aralamış, yani belki de maç sonuçlarına hakem tercihleriyle müdahale etmiş.

Bu son derece ciddi bir iddia ve böylesi gözaltı operasyonu sonrası “normal” koşullarda yer yerinden oynamalıydı.

Ancak ortada birden fazla tuhaflık var ve bunlar futbolla ilgili değil.

Neler oluyor, MHK operasyonunun nedeni ne?

Ülkede AKP iktidarını fazlasıyla zorlayan bir fon krizi tartışılırken bir anda ortaya böyle bir “bomba” atılması, ülkenin futbol fanatizmi de düşünüldüğünde son derece ilginç.

Şimdi fanatiklik düzeyinde takımını destekleyen milyonların, belki de “bakın bizim hakkımız yendi” tartışmasına başlaması isteniyor, tabii ki “her şeyi” unutup.

Sonuç olarak “ne yani, ortaya büyük bir usulsüzlük, hile çıkmış, adım atılmasa mıydı?” diye sorulabilir.

Ancak bu sorunun da gerçeği ıskaladığı bir süreç var.

Operasyondaki iddiaların merkezinde mobbing ve belgede sahtecilik var.

Şimdi sizi bir yıl öncesine götürelim: “‘Süper Lig’de maç sonuçlarına etki eden adımlar atıldığı’ iddiasıyla dokuz hakemin savcılığa suç duyurusunda bulunduğu öne sürüldü. Olayla ilgili soruşturmanın başladığını belirten Murat Ağırel, başvuruyu 9 hakemin yaptığını söyledi.”

Yani bugün yapılan operasyon için bundan tam bir yıl önce suç duyurusunda bulunulduğu, başvuruyu yapan hakemlerin belgeler sunduğu biliniyordu.

Dönemin Fenerbahçe Başkanı Ali Koç da benzer iddiaları yine bundan bir yıl önce dile getirmiş, “Kurum içinde belgelerle sahtecilik yapılması ve istenmeyen hakemlerin bunun üzerinden görevlerinden ayrılmasını sağlamak önemli konuların başında gelmektedir” demişti.

Yani savcılığa bundan bir yıl önce gönderilmiş bir dosya, tam bir yıl sonra, belki de “ihtiyaç” duyulan anda raftan indirilmiş oldu.

Futbolda temizlik mi?

Yukarıda değindiğimiz tablonun ardından AKP iktidarının futbolda temizliğe giriştiği iddiaları zaten boşa düşüyor.

Burada mesele iktidarın gündeme müdahale kapasitesini artırması ve “bakın, ben temiz eller operasyonu yapıyorum, milyonların ilgi duyduğu bir spor dalını pislikten temizliyorum” diyebilmesine olanak sağlaması.

Ancak ortada böyle bir niyet olmadığı açık.

Böyle bir niyet olsa, konu gündeme geldiği ilk anda el atılır, bu kadar büyük şaibeye ve hukuksuzluğa imza attığı söylenen isim, bir yıl daha futbolun adalet terazisinin başında tutulmazdı.

Bu son operasyonun nereye gideceğini hep birlikte göreceğiz ama bir de “futbolda temizlik” iddiasıyla şimdiye kadar yapılmış operasyonlar var.

Bahis ve şike iddialarıyla gündeme gelen, takımlara kayyım atanmasına kadar varan süreçten geriye koca bir “hiç” kaldı.

Gözaltına alınan, tutuklanan tüm “büyük isimler” teker teker serbest kaldı.

Bu operasyondan da bunun dışında bir şey çıkmasını beklemek için hiçbir neden bulunmuyor.

Ferhat Gündoğdu kimdir?

7 MHK üyesiyle birlikte gözaltına alınan Ferhat Gündoğdu’nun kim olduğu haliyle merak konusu oldu.

1969 doğumlu olan Gündoğdu, 1987-1991 yılları arasında Kara Harp Okulu'nda işletme ve yönetim alanında lisans eğitimi aldı, 2002-2004 yılları arasında Ankara Üniversitesi'nde spor yönetimi alanında lisansüstü eğitimini, ardından da yine spor yönetimi başlığında doktorasını tamamladı.

Asker kökenli olan Ferhat Gündoğdu, Genelkurmay’da şube müdürlüğü yaptı, Kara Kuvvetleri EDOK Muharebe Hizmet Destek Eğitim Komutanlığı Atama Şube Müdürlüğü görevinde bulundu. Daha sonra Spor Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı yaptı.

90’lı yıllardan 2002’ye kadar hakemlik yapan Gündoğdu, futbolun üst klasmanında iz bırakan bir hakem olamadı.

Daha sonra çıkarılan bir yasanın ardından askerliğe devam edip hakemliği bıraktı.

Emekli olduktan sonra ilk olarak 2019’da MHK’de yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı, 2021’de MHK Başkanı olup bir yıl sonra istifa etti, sonra bu göreve AKP’nin TFF Başkanlığını desteklediği isim olan İbrahim Hacıosmanoğlu döneminde 2024 yılında yeniden getirildi.

***

Bir vurgun iddiası daha, bu kez 200 milyon avro: Hayrettin Koç kimdir? 

Fonlarda yaşanan krizle ilgili tartışmalar sürerken Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, Hayrettin Koç adına yaklaşık 200 milyon avroluk işlemler yapıldığı iddiasını gündeme getirdi.

Pusula Portföy ve Tera Portföy başta olmak üzere bazı portföy yönetim şirketlerinin fonlarında yaşanan krizle ilgili yeni bir iddia gündeme geldi.

Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, bugün düzenlediği basın toplantısında Hayrettin Koç ismine dikkat çekti. Emre, Koç adına 200 milyon avro civarında işlemler yapıldığı yönünde iddialar bulunduğunu söyledi.

Emre, iddianın araştırılmasının zor olmadığını belirterek MASAK incelemesine işaret etti.

“Bu isimle ilgili çok yüklü miktarlarda, 200 milyon euro gibi bu kişinin adına işlemler yapıldığı iddiaları vardır. Bu konuda birçok yerden bilgi gelmektedir” diyen Emre, Koç'un hangi fonda ve hangi bankada ne kadar işlem yaptığının ortaya çıkarılabileceğini söyledi.

Emre ayrıca Koç'un daha önce Özgür Özel'in açıklamalarında, milletvekili soru önergelerinde ve Deniz Yavuzyılmaz'ın açıklamalarında da gündeme geldiğini belirtti.

***

11 milyarlık vurgun AKP'nin can simidi olabilir mi: Melis Sütşurup Sandal'dan açıklama geldi, ‘mağdurum’ dedi.

AKP'nin fon vurgununu sulandırmaya çalıştığı dosyadan da ilginç şeyler çıkacak gibi görünüyor. Hakkında 11 milyarlık bir vurgun yaptığı iddiaları bulunan Melis Sütşurup Sandal'dan ilk açıklamalar geldi.

AKP’nin üst düzey yöneticilerinin parçası olduğu fon vurgununun “magazin” ayağını oluşturan Melis Sütşurup Sandal cephesinde dikkat çeken gelişmeler yaşanıyor.

“Yandaşların sadece AKP’yi konuşuyorsunuz, Mustafa Sandal’ın eşi de vurgun yaptı” diye kendilerini savunmaya çalıştığı olay gerçekten son derece ilginç.

Melis Sütşurup Sandal’ın babası “borsa yatırımcısı” olarak biliniyor.

Yani Sütşurup Sandal borsa oyunlarını babasından biliyor.

Hakkındaki iddialar ise Fatma Betül Sayan Kaya’yı dahi kıskandıracak nitelikte.

Soruşturma kapsamında 42 kişinin mal varlığına tedbir konulurken, Kaya’nın olmadığı listede Sütşurup Sandal da yer alıyor.

Yandaş basında yer alan iddiaya göre, Melis Sütşurup Sandal, tasfiye edilen fonlardan tam 11 milyar 126 milyon 528 bin 163 TL çekti.


Bu ismi hâlâ gizli tutulan vurguncuları değilse bile Fatma Betül Sayan Kaya’nın devasa vurgununu gölgede bırakacak bir miktar.

Haliyle bu konu da günlerdir tartışma konusu.

Bugün yine yandaş medyada ilgili ismin yurt dışına kaçtığı, Dubai’ye yerleştiği, Mustafa Sandal’ın da benzer bir adım atmaya hazırlandığı öne sürüldü.

Haberler sonrası Mustafa Sandal’dan “Melis ile karı koca olmak dışında maddi anlamda hiçbir ortak işimiz olmamıştır. Ben 32 yıldır müzik sektöründeyim ve müzikten başka hiçbir işim, uğraşım ve gelirim yoktur. Dubai meselesi; Melis'in oğlu Dubai'de okuyor, dolayısıyla eş durumundan orada Dubai'de Golden Visa - oturum iznim var” açıklaması geldi.

AKP’lilerin günlerdir birbirlerine çıktığı desteği düşününce Mustafa Sandal’ın eşine dair yaptığı bu “soğuk” paylaşım da dikkat çekici.

Peki, gerçekten söz konusu miktarda bir vurgun yapıldı mı?

İlk açıklama 'mağdurum' oldu

Yapıldıysa "bu vurguna vesile olan paranın kaynağı neydi", "bu süreçte de AKP’den isimler yer almış mıydı" gibi sorular gündemde.

Şu ana kadar bu soruların sadece bir bölümü yanıt buldu.

Yeni Şafak’tan Burak Doğan’a konuşan Sütşurup Sandal, birçok kişi gibi kendisinin de fon alımı yaptığını ancak rakamların kesinlikle doğru olmadığını söyledi.

“Bir duyum alıp çıkış yaptığım parayı çektiğim kısmı zaten tamamı ile yalan. Zaten gerekli tüm incelemeler yapıldığında böyle olduğu anlaşılacak” diyen Sütşurup Sandal, “Yaptığınız işlem çıkış tarihi 1 Temmuz - 16 eylül tarihi arasında mı?” Sorusuna şu yanıtı verdi: “Evet hatta 1 gün öncesinde de yüklü miktarda para yatırıp alıp yaptım ve fonların kapatılmasıyla mağdur oldum. Bu durum benim herhangi bir şekilde haksız kazanç elde etmediğimin delilidir.”

İlk çekimi ne zaman yaptığını hatırlamadığını iddia eden Sütşurup Sandal, “İnanın tam tarih olarak hatırlamam mümkün değil temmuz ayı olabilir ama şu an ne desem yalan olur dediğim gibi hesap özetimi istemem gerekiyor doğru cevaplayabilmek için ancak iddia edilen rakamlar olmadığını kesinlikle söyleyebilirim. Fon krizinin yaşandığı günün bir gün öncesinde para yatırdım. Şu an bu nedenle büyük mağduriyet yaşıyorum. Ben haksız bir kazanç elde etmedim” dedi.

AKP’lilerin fazlasıyla tutunduğu, hatta konuyu kendi üzerlerinden atıp sulandırmak için kullanmaya çalıştığı bu öykünün önümüzdeki günlerde nereye bağlanacağı merak konusu.

***

Resmi Gazete'de yayımlandı: AYM süresiz nafakayı iptal etti

Anayasa Mahkemesi, Türk Medeni Kanunu'nun yoksulluk nafakasını düzenleyen 175'inci maddesinde yer alan "süresiz olarak" ibaresini Anayasa'ya aykırı bularak iptal etti. Karar, Resmi Gazete'de yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girecek.


Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) yoksulluk nafakasına ilişkin kararı, Resmi Gazete'de yayımlandı. 

Antalya 12. Aile Mahkemesi, baktığı bir boşanma davasında Türk Medeni Kanunu'nun 175'inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan "süresiz olarak" ibaresinin iptali istemiyle AYM'ye başvurmuştu.

AYM, söz konusu ibarenin Anayasa'nın 2, 5 ve 17'nci maddelerine aykırı olduğuna hükmederek iptaline oyçokluğuyla karar verdi.

Kararın gerekçesinde, "mevcut düzenlemenin yoksulluk nafakasının süresi konusunda hakime takdir yetkisi tanımadığı, nafakanın somut olayın özellikleri veya haklı sebepler dikkate alınarak belirli bir süreyle sınırlandırılmasına imkan vermediği" belirtildi.

'Nafaka borçlusu açısından ağır bir külfete dönüşebilir'

Mahkeme, boşanma sonrasında eşlerden birinin geçimini sağlayamayacak duruma düşmesini önlemek amacıyla nafaka öngörülmesinin meşru olduğunu belirtmekle birlikte, yükümlülüğün herhangi bir ölçüt belirlenmeden kategorik biçimde süresiz öngörülmesinin nafaka borçlusu açısından ağır bir külfete dönüşebileceği değerlendirmesinde bulundu.

AYM, bazı durumlarda nafakanın belirli süreyle sınırlandırılabilmesine, bazı özel koşullarda ise yaşam boyu devam edebilmesine imkan tanıyacak ölçütlerin kanunda açık ve öngörülebilir biçimde düzenlenmesi gerektiğini kaydetti.

Mahkeme, iptal nedeniyle oluşacak hukuki boşluğun kamu yararını ihlal edecek nitelikte olduğunu değerlendirerek kararın Resmi Gazete'de yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verdi.

İstisnai örneklerle yürütülen tartışma nasıl emekçi kadına saldırıya dönüştü?

Kadın Dayanışma Komiteleri ve Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Avukatı Özge Fındık, Haziran ayında soL'a yaptığı açıklamada, kamuoyunda uzun süredir istisnai yüksek nafaka örnekleri üzerinden yürütülen tartışmanın nasıl bir çarpıtmaya konu olduğunu ve hayata geçirilen saldırının emekçi kadınların boşanma hakkına yönelik olduğunu anlatmıştı.

Kamuoyunda örnek gösterilen yüksek miktarlı ve uzun süreli nafaka kararlarının önemli bir kısmının ise mahkeme kararlarından değil, tarafların serbest iradeleriyle imzaladıkları anlaşmalı boşanma protokollerinden kaynaklandığına dikkat çeken Fındık, tartışmanın temelinde ideolojik bir tercih olduğunu söylemişti.

"Verilen nafaka kararları çoğu zaman nafaka alacaklısının temel ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan uzak. Nafaka, kadınların boşanma hakkını fiilen kullanabilmelerini sağlayan temel güvencelerden biridir” demişti.

***

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem"-30 Eylül 2026-

Fon vurgunu kaza değil: Amsterdam Borsası'nın 400 yıllık hikayesi -Emre Alım-  İlk borsa, ilk açığa satış yasağı, ilk manipülasyon davas...