29 Eylül 2026 Salı

Kağıttan milyarder - (Evrensel Gazetesi - Manşet)


Fon krizinin etkileri sürerken, 2.7 milyar dolarlık servetiyle Türkiye’nin en zengin 55. ismi haline gelen Astor Enerji patronu Feridun Geçgel’in şirketi ve şahsının mal varlığı sadece 4 saatliğine donduruldu. 2018’de Urfa milletvekili adayı olan Geçgel, “Hizmet için varım. AK Parti'nin neferi olarak çalışmaya söz veriyorum” sözüyle biliniyor. Hissesi üç yılda yüzde 2000 değer kazanan şirketinin öyküsü de devlete satışlar, vergi teşvikleri ve halka arzla örülü bir “kağıttan” büyüme hikayesi...

***
Kağıttan milyarder: Mal varlığı 4 saat dondurulan Astor borsada üç yılda yüzde 2000 büyüdü.
(Uğur Zengin-Evrensel Gazetesi)


Türkiye, borsa vurgunu skandalıyla sarsılırken dikkat çekici bir gelişme yaşandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Borsa İstanbul’daki manipülatif işlemler gerekçesiyle dev şirketler ve gerçek kişilerin mal varlığını dondurduktan sadece 4 saat sonra geri adım attı. Başsavcılık, “Bazı hisselerin defter değeri ile PD/DD değerleri dikkate alındığında mevcut işlem fiyatlarıyla ciddi farklar bulunuyor” diyordu.

Bu vurgu dikkat çekici ve başsavcılık bir imada bulunuyor. Piyasa Değeri/Defter Değeri (PD/DD) şirketin esas değeri (defter değeri) ile piyasadaki hayali değeri (piyasa değeri) arasındaki oran olarak tanımlanabilir. Bu değer 1’in altında ise hisse ucuz, 1’in üzerindeyse hisse şirketin özkaynağına göre şişmiştir. Bu, borsa literatüründe bir ‘balon dedektörüdür’ ve çoğu zaman hisse analizinde başat gösterge olarak kabul edilir.

Eğer hâlâ olanlardan dersini almamış bir ücretliyseniz ve para kaybetmek istiyorsanız alacağınız hissenin önce PD/DD değerine bakarsınız. Hesaplamak oldukça kolaydır. Hesapladıktan sonra hem hissenin şişkin olup olmadığını anladığınızı düşünürsünüz, hem de şu meşhur ‘finansal okur yazarlardan’ olduğunuza kanaat getirebilirsiniz. Bu sizi rahatlatır. İşçiyseniz o hisseyi satın alır ve bir süre sonra kaybedersiniz. Siz PD/DD değeriyle uğraşırken borsada hisse fiyatını oynatabilecek kabiliyete sahip bir milyarder ya da patron-siyaset kulisinden bilgiye erken ulaşmış bir türedi zaten çoktan yapacağını yapmıştır.

Borsada olmayan şirketler ak kaşık mı?
Peki o zaman Başsavcılık ‘PD/DD değerine’ neden işaret etmiş olabilir? Birincisi, açıklanan 46 şirketin bir kısmı (Keskinoğlu, Eker, IC İçtaş vb.) borsada işlem görmüyor. Dolayısıyla bir PD/DD değeri yok. Vurgunun yatağı borsa olsa da, vurgunu yalnızca borsadaki şirketlerin/patronların yapmadığı; borsada işlem görmeyen şirketlerin de bu vurgunda payı ve kazancı olabileceği anlaşılıyor. Başsavcılığın geri adımından sonra bu ayağın ne kadar soruşturulacağı şüpheli. Vurgunda pay sahibi olan ancak borsada olmayan şirket patronları artık düne göre daha rahat nefes alıyor. Dondurulmuş varlıklar şimdi çözüldüğüne göre, serbestler!

Borsada işlem gören şirketler için ise Başsavcılık, hisselerde manipülasyon yapıldığını ima ediyor.

Türkiye’nin en zengin 55. kişisinin dondurulmuş varlığı 4 saatte çözüldü
Başsavcılık tarafından yayımlanan ve mal varlığı önce dondurulan -sonra hızla kaldırılan- şirketler ve kişiler listesinde PD/DD değeriyle dikkat çeken bir şirket var: Astor Enerji. Şirketin PD/DD değeri 5,95. Eşik değerin yüzde 495 üzerinde. Dolayısıyla her şeyden önce şirketin varlığı ile piyasa değeri arasında ciddi bir fark var.

Mal varlığı dondurulanlar arasında Astor Enerji’nin tüzel kişiliğinin mal varlığı ile şirketin patronu Feridun Geçgel ve şirket yöneticisi Enver Geçgel’in mal varlıkları vardı. Patron Feridun Geçgel’in kişisel serveti 2.7 milyar dolar. Türkiye’nin en zengin 55. ismi. Feridun Geçgel, 2018 seçimleri için AKP Urfa milletvekili aday adayı olurken, “Hizmet için varım. AK Parti'nin bir neferi olarak çalışmaya söz veriyorum” diyordu.

Astor’un hikayesi ise ilginç. Transtek Transformatör adıyla 83’te, İstanbul Pendik’in Şeyhli köyünde kurulan şirket 2005 yılında Geçgel ailesi tarafından 3 milyon dolara satın alındı. Şirketin 2002’deki sermayesi yaklaşık 900 bin dolardı.

Borsada olağandışı büyüme
Astor 2023’te borsaya açılıyor ve şirket tarihinin en büyük kırılması yaşanıyor. Ancak tam da borsaya açılmadan hemen önceki yıllarda TEİAŞ’a -yani devlete- yapılan satışların payı dikkat çekici. 2019’da tüm satışlarının yüzde 17’si devlete olurken, devletin payı 2021’de yüzde 31.7’ye çıkıyor. Miktarsal artış ise 190 milyon TL’den, 1 milyar TL’ye. Artış oranı yüzde 426. Aynı dönemin resmi enflasyonu yüzde 72. Dolayısıyla büyük bir reel büyüme var. 2019, 2020 ve 2021’deki TEİAŞ’a yapılan toplam satışların bugünkü değeri ise yarım milyar dolara yakın.

Şirket için yatırım teşvik ve vergi indirimleri de bir başka kaldıraç. Şirket büyük tutarlarda vergi indirimi alıyor.

2019’da hiç vergi ödemiyor. 2020’de ödenen vergi, o yıl alınan vergi indiriminin yalnızca yüzde 1'i kadar.

2023 Ocak’ta halka arz ediliyor ve 2.6 milyar TL piyasadan likit topluyor. Esas kırılmayla birlikte kâr marjı artıyor, ciro artıyor… Borçlanma imkanları genişliyor. 2023-2025 arasında ciro 4.4 kat büyüyor. Şirketin büyümesi baş döndürücü olsa da, ciro ve satışı katlayan bir başka büyüme var.

Tüm bunlar büyürken, şirketin piyasa değeri de aynı dönemde 20 kat büyüyor. Borsaya adım attığı günden fon krizi patlayana kadar 12 lira 50 kuruş olan hisse fiyatı 260 lira 50 kuruşa çıkıyor. Bu tam yüzde 2000’lik bir büyümedir. Üretimi aşan bu büyüme nereden geliyor? Finansal işlemlerle gelen ‘kağıt’tan bir büyüme.

3 yılda 20 kat fiyat artışı, hiçbir sanayi şirketinin organik büyümesiyle açıklanabilecek bir seviye değil. Bu tür anomaliler tipik olarak spekülatif balon veya manipülasyon bulgularıyla birlikte anılır. Bugün bunun soruşturmasını yapacak kurum SPK’dır.

Borsada bazı hisselerde spekülasyon olduğu bir olgu. Ancak bugüne özgü değil. Kapitalizmin parasal ağlarında hayali sermaye borsalar yoluyla dolaşıyor ve sahtekarlık sistemi gelişiyor. Olmayan sermaye ile satılan gelecek hayali yoksuldan zengine bir deniz yaratıyor. Tam da Emile Zola’nın Para romanındaki vurguncu karakter Saccard’ın dediği gibi: “Şunu anlayın ki, spekülasyon ve kumar, bizimki gibi devasa bir işin merkezi çarkı, tam da kalbidir. Evet! Spekülasyon kanı çağırır, her yerden küçük dereler halinde alır, biriktirir, her yöne nehirler halinde geri gönderir, büyük işlerin ta kendisi olan devasa bir para dolaşımı oluşturur.” Ve nihayet onlar için her şeyi elde etmekten, kral olmaktan daha inatçı ve daha ateşli bir hayal yoktur.

Yıl

Vergi 

öncesi kâr 

(TL)

Teşvik ve vergi indirimi 

(TL)

Ödenen vergi 

(TL)

Ödenen vergi

 / kâr oranı

 (%)

Ödenen vergi

 / teşvik oranı 

(%)

2019

129.038.995

22.908.306

0

%0.00

%0.00

2020

219.221.186

42.049.305

484.532

%0.22

%1.15

2021

555.096.443

75.431.883

51.648.454

%9.30

68.47


BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem"-29 Eylül 2026-


Fon skandalının toplumsal boyutları -Hayri Kozanoğlu-

Günlerdir fon skandalını konuşuyoruz. Aslında gündelik yaşamda kredi kartları, ihtiyaç kredileri, fonlar, döviz, borsa derken, finans toplumun tüm dokularına nüfuz etmiş durumda. Finansal kapitalizmle birlikte, “Emekçiler kazandığını yer” ilkesi de geride kaldı. Geniş toplum kesimlerine kredi kartları, tüketici kredileriyle gelirlerinin ötesinde harcama yapma, dolayısıyla ekonomide etkin talebi artırma yolu açıldı. Ama iş geri ödemeye gelince metroda, kahvede, işyerinde bu borçların nasıl geri ödeneceğine, üç kuruşluk tasarrufların nasıl değerlendirileceğine ilişkin muhabbetler baş gündem maddeleri arasında yer alıyor.

Bir ekonomide sınıfsal pozisyonlarına göre bireylerin yatırımcı mı yoksa borçlu mu olduğunu ayırt etmenin de iyice güçleştiği çok karmaşık bir kompozisyon söz konusu. Bir emekli oğlunu evlendirmek için ihtiyaç kredisi kullanırken diğer bir emekli temel harcamalarına bile yetmeyen maaşını, sınırlı birikimleriyle mevduata veya fonlara koyarak destekleme gayreti içine girebiliyor. Tuzu kuru kesimler 2023 seçimleri öncesinde gözlemlendiği gibi, düşük faiz ortamından yararlanıp kredi kartı limitlerini zorlayarak borçlanıp borsaya yatırabiliyor. Faizden uzak durmaya çalışan muhafazakar kesimler bir eve bir arabaya sahip olabilme özlemlerini son yıllarda yaygınlaşan tasarruf finansman şirketleriyle gidermeye çalışabiliyor.

ASIL MAĞDUR KÜÇÜK YATIRIMCI

Nitekim son fon skandalında 25 bin yatırımcının para koyduğu tasfiye konusu bir fonun kişi başı ortalama portföyünün 100 bin liranın altında bulunduğu ortaya çıktı. 48 bin yatırımcı barındıran bir diğer fondaki ortalama yatırım miktarı da 110 bin lira. Buradan kolaylıkla 40-50 bin lira civarında mütevazi bir tasarrufa sahip çok sayıda küçük yatırımcıdan söz edilebileceği sonucunu çıkarmak zor değil. Buna karşın istisnalar dışında, manipülasyona başvuran, içeriden bilgi edinen, fiyatlar zirve noktalara ulaştığında çıkışa geçmeyi başaranlar da ne tesadüftür ki hep büyük oyuncular arasından çıkmış.

Burada unutulmaması gereken bir konu da şu: Doğrudur, fonlardan çıkışlarda danışıklı dövüşler, küçük yatırımcıyı yanıltacak sahte sinyaller, çıkışın zamanlamasının optimum noktada gerçekleşmesini sağlayacak tertipler devreye girmiş olabilir. Ancak 28 Ağustos’ta yayımlanan Yatırım Fonlarına İlişkin Rehberi’nin, bir fonda tek bir hissenin ağırlığına, fiili dolaşım oranına göre ayarlanacak ağırlığına, aynı yöneticinin yönetebileceği fonların sayısına ilişkin getirdiği düzenlemeler zaten mevcut fonların eski bileşimiyle devam edemeyeceğine işaret ediyor, hatta büyük olasılıkla bir çöküş yaşanmasını kaçınılmaz hale getiriyordu. Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 18 Eylül 2026 tarihli basın açıklaması; Borsa İstanbul, Takasbank, Sermaye Piyasaları Birliği, Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun yanısıra ilgili kamu kurum ve kuruluşları özel sektör temsilcileri ile iletişim halinde bulunulduğunu, yerli ve yabancı yatırımcıların görüş ve değerlendirmelerine başvurulduğunu söylüyor. Dolayısıyla piyasa profesyonelleri Rehber’de neler bulunduğunu ayrıntılarına kadar biliyorlardı ve bu “tatlı hayat” döneminin sonuna yaklaşıldığını anlayarak tüm önlemlerini ona göre almışlardı.

OLAY İKTİDAR ÇEVRELERİYLE İLTİSAKLI

Sözü edilen fon yönetim şirketleri yöneticilerinin, bu tezgah içinde bulunan büyük yatırımcıların, iktidar partisi ile iltisaklı olmasına da şaşmamak gerek. Çünkü 24 senedir iktidardalar, tüm ekonomi bürokrasisi kadroları kendi tercihleri sonucu belirlenmiş durumda ve bu sürede serveti en hızlı artanlar kendi ekosistemlerinden çıkıyor. Bir yandan öz bünyelerinden gelen kadroların iş aleminde de önü açılırken bulundukları konumdan sıçrama yapmak isteyen şirket ve şahıslar da iktidar partisine yanaşmak gereksinimi duyuyor, sonunda parti ile kar merkezleri arasında organik bir yapı şekilleniyor.

Bilindiği üzere hesapları dondurulan 455 bin kişi bulunuyor. Bu oldukça büyük bir rakam ve AKP’nin böyle geniş bir kitleyi tamamen gözden çıkarma lüksü yok. Tasfiyeye uğrayacak fonların 18 milyar dolar olarak hesaplanan kağıt üstü değeri ilk yatırım tutarları göz önüne alınırsa yarıya kadar inebilir. Bazı para fonlarında kurtarılacak oranlar %70-80’leri bulabileceği için toplam zarar daha düşük çıkacaktır. O nedenle ortalıkta dolaşan kamu kaynakları ile kişi başına 1 milyon lira kadarlık bir kurtarma yapılacağı bilgisi doğru olabilir ve bu plan bütçeyi çok zorlamadan hayata geçirilebilir.

ÇOK KATMANLI YATIRIMCI PROFİLİ

Yalnız süreci yakından izleyen, yüksek dozda tepkili ve çok katmanlı bir yapı ile karşı karşıyayız. Ancak önce şunu vurgulamak gerekiyor; elbette bu skandalda dahli bulunanların kişisel mal varlıklarına el konulması ve clawback denilen yöntemle haksız kazançlara el konulması, hatta yöneticilere yapılan yönetim ve performans gelirlerinin geri alınması gibi adımlar atılsa dahi, önemli bir zarar ortaya çıkacaktır. Ortalıkta, “bu sıfır toplamlı bir oyundur bütün zararlar kurtarılabilir” tarzı iyimser bir tez dolaşıyorsa da, tüm dünya ve ülke örnekleri belli bir zararın kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.

Olası bir kurtarma operasyonuna ilişkin, bazıları tamamen zıt kutuplarda konuşlanmış kimi taraflar şöyle sınıflanabilir:

• Aralık 2025’e kadar 1 milyon lira, sonraki girişlerde 10 milyon lira finansal varlığa sahip olan ve kendilerinin de kurtarma kapsamına alınmasını isteyen “nitelikli yatırımcı” kategorisinde yer alanlar,

• Parasını tasfiye kapsamındaki para piyasası fonlarında park etmiş, hiçbir zarara uğramaksızın yatırdıklarının ödenmesi gerektiği varsayımından hareket edenler,

• Parasını hisse ağırlıklı fonlarda park etmiş, daha yüksek oranlı zararlarla yüz yüze gelmesi olası yatırımcılar,

• Fon piyasalarındaki çalkantı sonucu hem fonlardan hızlı çıkış hem de finansal varlık fiyatlarındaki düşüş kaynaklı zarara uğrayan, ama parası tasfiye kapsamı dışındaki başka fonlarda bulunanlar,

• Fon krizinin tetiklediği borsa endeksindeki düşüş sonucu portföyleri eridiği için tepkili olan, kendilerini de kapsayacak  topyekun çözümler talep eden yatırımcılar,

• "Kârlar özel zararlar kamusal” anlayışına cepheden karşı çıkan, kamu kaynaklarından fon yatırımcılarını kurtarma amaçlı tek bir kuruş ödenmesine şiddetle muhalefet edenler.

SİYASİ FATURA KİME ÇIKACAK?

Bu pozisyonları bağdaştırmak, toplumda genel kabul görecek bir çözüm üretmek imkansız görünüyor. Manipülasyonlara başvuranların, fonlardan vurgun vuranların, gerekli düzenleme, denetim, gözetim görevlerini aksatanların hepsinin AKP iltisaklı olması ilk bakışta iktidara ağır bir siyasi fatura çıkacağını düşündürüyor. Fatma Betül Sayan Kaya’ya ilişkin haberi YENİ Partili Zeynel Emre’nin patlatması, TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın fon skandalına bulaşanların listelerini teşhir etmesi muhalefete puan kazandırmış görünüyor. Gelgelelim, iş çözüm önerisine gelince, nasıl bir pozisyon takınılırsa takınılsın, sözünü ettiğimiz geniş yelpazenin belli kanatlarından şiddetli bir tepki yükseleceğini tahmin etmek zor değil.

Muhalefet sözcüleri, kurtarma planının daha kapsamlı tutulması gerektiği; mağdurların tüm zararlarının karşılanmasının isabetli olacağı doğrultusunda yorum yapsalar; emeklilerin hali ortadayken, asgari ücretliler geçim sıkıntısı çekerken, kamu bütçesinden, halkın cebinden tek kuruş çıkmamalı görüşünü savunanlar sert tepki gösterecek. Yok eğer “bu ne cömertlik, hangi hakla halkın cebinden, risk alıp kayba uğrayan yatırımcıyı kurtarıyorsunuz?” tarzı, tam tersi bir tutum takınsalar, bu kez öfkesi tepesinde fon mağdurları galeyana gelecek.

YENİ Partili Ümit Özlale tarafından TBMM’ye sunulan kanun teklifiyle, kaybedilen paraların yüzde 80’inden fazlasının geri kazanılmasına ilişkin tasfiye önerileri geliştirirken “Kamu kaynaklarıyla zarar kapatılmasına karşıyız” tavrını ifade etti. Bu pozisyonun teknik anlamda geçerliliği tartışılır olmakla birlikte, izlenen tutum siyaseten doğru kabul edilebilir. Ancak Özgür Özel’in, “Fon krizinin çözümü için ortak masa” önerisi, oluşacak tepkilere yok yere muhatap olmak, iktidarın sorumluluğunu hafifletmek gibi istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla gereksiz bir hamle izlenimi uyandırıyor.

Krizin finansal piyasalardaki etkilerini ve siyaset cephesindeki sonuçlarının kolayca kestirilemeyeceği, çalkantılı yeni bir döneme giriyoruz. Zengin haber akışıyla dışarıdan izleyenler için canlı, bizzat kayba uğrayanlar açısından acılı bir süreç yaşanacak gibi görünüyor. Bu kritik kırılma noktasını siyaseten doğru değerlendirmek de toplumsal muhalefetin becerisine bağlı olacak.

/././

Avrupa'da sol-sosyalist güçlerin halleri: Umutsuzluk yok -İbrahim Varlı-

Neo faşist dalganın Avrupa'yı etkisi altına aldığı ortada. Bu durum büyük bir karamsarlık yaratmış durumda. Ancak kıtada tek onlar yok, sol da var. Die Linke Berlin'i, Avusturya’da komünistler Graz'ı aldı. İsveç’te Sol Parti Meclis'e girdi, Melenchon Le Pen ile yarışacak, Belçika İşçi Partisi %21'lere çıktı.

Bir çağ dönüşümünün arifesindeyiz. Ekonomik, siyasi, askeri, toplumsal büyük bir alt üst oluş yaşanıyor. Ekonomi-politik bize tüm bunların sebepsiz olmadığını söylüyor. Sermaye, güç, hegemonya el değiştiriyor, yeni birikim araçları ortaya çıkıyor, kapital farklı merkezlerde toplanıyor. “Eski” ölürken “yeni”nin doğum sancıları her yerde hissediliyor.

Bu sancının en yoğun yaşandığı merkezlerden birisi de Kıta Avrupası. Son Almanya eyalet seçimleri de gösterdi ki göçmen karşıtlığından, yabancı düşmanlığından, savaş politikalarından ve kapitalizmin krizinden beslenen neo faşist yapılar kıta genelinde rüzgârı arkasına almış durumda.

Aşırı sağın yükselişi iki dünya savaşının yaşandığı ara dönemdeki benzer senaryoları akıllara getiriyor. Artan otoriterlik, sosyal devletin budanması, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması sürgit gidiyor. Sağıyla soluyla “merkez” partilerin sağcılaşması popülist aşırı sağ dalgayı beslerken yaşananlar bir fasit daireye dönüşüyor, bir kısırdöngü yaşanıyor. Bir nevi tarihin tekerrürü de denebilir.

Tablo birçok açıdan karamsar. Faşizmin kara bulutları İtalya’dan İngiltere’ye, Almanya’dan Norveç’e, Fransa’dan Portekiz’e dört bir yanı esir alırken yaşananlar 20. yüzyılın önemli dönemeçlerinden olan 1929-39 sürecini hatırlatıyor.

MADALYONUN DİĞER YÜZÜ

Bu madalyonun bir yüzü. Bir de diğer yüzü var. Önder İşleyen BirGün Pazar’da “uzun zamandır emekçi halkların sistem dışında başka bir geleceğe kapı aralayacak bir mücadele içinde olmalarını, bu arayışın bir ucunda son yıllarda yükselen faşist dalganın bir ucunda da sol direnme güçlerinin olduğunu” yazdı.

Evet, Avrupa’da sadece aşırı sağ yok. Seksen yıl önce, bir asır önce faşizme “dur” diyen geniş halk kitleleri, sol-sosyalist güçler tüm bu heyula içerisinde bir şeyler yapıyorlar. Neo faşizmin ayak sesleri kıta coğrafyasını inletirken solcular, sosyalistler, ilerici güçlerin bir kez daha faşizmin kara bulutlarını dağıtabilecek güçleri var.

Son dönemlerdeki Avrupalı sol güçlerin “zaferleri”, elde ettikleri kazanımlar, sandıklardaki yükselişleri dikkat çekici. Avusturya’dan Almanya’ya, İsveç’ten Belçika’ya, Portekiz’den Fransa’ya yaşananlar “umut hala yürürlükte” dedirtiyor.

BERLİN ‘KIZIL’A BOYANDI

Almanya'da 20 Eylül’deki Berlin Eyalet Parlamentosu seçimlerini Die Linke (Sol Parti) yüzde 25,7 oyla kazandı. Oylarını 13,4 puan artıran Die Linke’nin adayı Elif Eralp şayet “Alman egemenleri” engellemezlerse Eyalet Başbakanı olacak. Eralp’e ve sola başarıyı getiren dinamikler barınma krizinin damgasını vurduğu başkent Berlin’de kamuculuğu savunmaları, emlak tekellerine cephe açmaları oldu. Emlak şirketlerinin elindeki evleri kamulaştıracaklarını ilan eden Eralp’li Sol Parti, ilk günden sadece Alman egemen sınıflarının değil tüm Avrupa sermaye kesimlerinin rüyalarını kaçırdı. Olası bir kamulaştırma politikasının kira-konut kriziyle sarılan Avrupa’da örnek bir model teşkil etmesinden endişe ediliyor.

Alman egemenleri günlerdir “Sol Parti”yi canavarlaştırmaya çalışırken başbakanlığın Eralp’e verilmemesi için yoğun bir kara propagandaya başvurmuş halde.

İSVEÇ’TE SOL BLOK İKTİDARA

İskandinav solunda da çarpıcı hareketlilik var. İsveç'te 13 Eylül'deki seçimde, Sosyal Demokratlar liderliğinde Merkez Parti, Yeşiller Partisi ve Sol Parti’nin oluşturduğu “sol blok” seçimin galibi oldu. Sosyal Demokratlar oyların yüzde 28’ini alarak 99 milletvekili çıkardı. Sol Parti yüzde 8,4 ile 30, Yeşiller yüzde 6,1 ile 22 sandalye kazandı.

Sol blok 349 sandalyeli Riksdag’da (Parlamento) 176 koltuk elde eden parti, sağa karşı üç sandalyelik bir çoğunluğa sahip. Burada da Almanya’daki gibi “Sol Parti” alerjisi var. Liberal-sağ Merkez Parti, Sol Parti’ye kabinede yer veren bir hükümete destek vermeyeceğini açıkladı. Sol Parti ise bakanlık düzeyinde temsil talep ediyor. Oy kaybetse de Sosyal Demokratlar 20. yüzyılın büyük bölümünde ülkeyi yönetmiş ve hâlâ en büyük parti konumunda.

BRÜKSEL’DE BİR HAYALET

Belçika'da ise sol-sosyalist Belçika İşçi Partisi (PVDA/PTB) bambaşka bir hikaye yazıyor. İşçi Partisi başkent Brüksel bölgesinde anketlere göre yüzde 21,4 ile ilk sırada, sosyal demokrat Sosyalist Parti (PS) yüzde 20,3 ile ikinci. Ülkenin Fransızca konuşulan Valon bölgesinde, sosyal demokrat Sosyalist Parti (Parti Socialiste/PS) yüzde 29 oy oranı ile birinci. Belçika İşçi Partisi’nin Fransız kolu PTB Valonya genelinde yüzde 18,9’larda. Son seçimlerde İşçi Partisi Valonya'da PTB adıyla yüzde 12,1 oy elde etmişti.

BOYUN EĞMEYENLER

En büyük devinim ise belki de Fransa’da yaşanıyor. Anketlere göre gelecek yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı Seçim’inde ilk kez sosyalist bir isim ikinci tura kalacak: Jean-Luc Mélenchon. Fransız egemenlerinin ve müesses nizamının “aşırı solcu” olarak kodladığı Boyun Eğmeyen Fransa'nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon'un aşırı sağcı Marine Le Pen ile kapışacak. Le Pen ilk tur senaryolarının tamamında açık ara önde yer alırken Mélenchon ikinci sıraya yükseldi. LFI hafta sonundaki Senato seçiminde de bir koltul elde etti. Mélenchon yüzde 20’lerde seyrediyor. İkinci turda merkez sağ ve solun tavrı Macron’un ardından Mélenchon’u Elysse Sarayı’na taşıyabilir.

Marttaki yerel seçimde 59 oy farkla Ulusal Cephe (RN) adayı Côme Dunis’in kazandığı Montargis’te mahkeme seçimi iptal etti. Dunis ikinci turda oyların %34,64’ünü, Fransa Komünist Partisi (FCP) adayı Bruno Nottin %33,10 almıştı.

GRAZ’DA BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ

Orta Avrupa’da ise sesiz sedasız büyük başarılara imza atılıyor.Avusturya Komünist Partisi (KPÖ) ülkenin ikinci büyük kenti Graz’ı ikinci kez kazandı haziran ayında. Steiermark eyaletinin başkenti Graz Avusturya’nın sanayi merkezi. Elke Kahr liderliğindeki KPÖ, 29 Haziran’da oylarını 7 puan artırarak yüzde 35.6 ile kaleyi korudu.

Komünistlerin Salzburg ve Innsbruck gibi kentlerde de oylarını artırmayı başardı. KPÖ Salzburg’da yüzde 11,7 oy oranıyla ikinci parti olarak Parlamento’da. Graz Belediye Başkanı Elke Kahr, barınma ve geçim krizini öncelerken ödenebilir konut, güçlü altyapı ve halkla doğrudan temas kuran belediyecilik anlayışıyla öne çıkıyor. Partili meclis üyeleri maaşların büyük kısmını doğrudan ihtiyaç sahiplerine bağışlıyor. Mahallelerde kurulan semt evleri, dayanışma ağları ve kamucu politikalara dayalı model Avrupa’daki diğer sol partilere de ilham veriyor. Almanya’da Die Linke’nin Parlamento ve Berlin seçimlerindeki başarısının temelinde de bu “model” var.

İBERYA’DA İLERİCİLER VAR

İsrail ve ABD’nin hedefindeki başbakan Petro Sanchez dolayımıyla gündemden düşmeyen İspanya’da Sumar (Sol İttifak) son seçimde %12,3 oy ile 31 sandalye elde etti. Podemos, Más País ve Yeşil Partiler dahil olmak üzere geniş sol bileşenlerin oluşturduğu koalisyonun yanında EH Bildu (Bask Solu) da %1,3 almıştı.

Portekiz’de ise geçen yılki seçimde sol ve merkez sol yelpazedeki partilerin oy oranları toplamda yüzde 32’lerde. Yeşil-sol koalisyon LIVRE %4,1 oy alarak 6 sandalye elde etti. Portekiz Komünist Partisi (PCP) ve Yeşiller birlikteliği %2,9 oy alarak 3 sandalye kazandı. Sol Blok (BE) 1 sandalye aldı. “Radikal" sol ve yeşil partilerin (LIVRE, CDU, BE) toplam oy oranı %9,0.

İtalya’da, Yunanistan’da, İrlanda’da ve daha pek çok ülkede görülmese de sol-sosyalist güçler güç biriktiriyor.

∗∗∗

HALKA DOKUNAN SİYASET KAZANIYOR

Berlin ve Graz seçim zaferleri çıkarılacak derslerle dolu ve çok şey anlatıyor. Elif Eralp ve Die Linke yöneticileri başarının arkasında halka doğrudan temas kurmalarının yattığını söylüyor. Berlin genelinde 250 bin kişinin kapısını bire bir çaldıklarını, sokak sokak, mahalle mahalle faaliyet yürüttüklerini can alıcı temel sorunlara odaklandıklarını açıkladılar. Berlin gibi kira-barınma sorununun akut bir hale geldiği kentte emlak kartellerine savaş açan Die Linke’nin kamulaştırma vaadi etkili oldu. Bunun yanı sıra gıda sorunundan ekonomik krize ve militarist politikalara karşı yapılan itiraz gençlerin, kadınların, geçinemeyenlerin yüzünü sola dönmesine vesile oldu.

Sosyal medya çağında iletişim kanalları iyi değerlendirilse de asıl verim “konvonsiyonel” yöntemlerle elde edildi: Yüz yüze temas, kapı kapı propaganda.

Benzer başarı modelini Berlin’in rol modeli Graz’da da gördük. Elke Kahr ve genç komünistlerin gıda-kira krizine karşı kurdukları dayanışma ağları, kapı kapı, sokak sokak halkla temas kurmaları, evlere yapılan ziyaretler hepsi sonuç üretti. Merkezi mitinglere, sosyal medya videolarına, X paylaşımlarına bel bağlanmadı.

BÜYÜK DÖNÜŞÜMÜN ARİFESİNDE

Başta da belirttik, büyük bir çağ dönüşümünün arifesindeyiz. Sistem dışına itilen halklar, toplumlar yeni arayışlarda. Bu arayışlar “zıt” kutuplara çıkabiliyor. İşleyen’in de yazdığı gibi “sandıklardan hem sosyalistler hem de faşistler çıkarken” bu durumdan alınması gereken çokça ders var.

Solun, sosyalistlerin bir adres olabileceği, kitlelerle temasın, başarılı yönetimlerin, halkçı modellerin solu yeniden umut haline getirdiğini gördük.

Tabi ki gerçekçi olunmalı; “Avrupa’daki kazanımların bu haliyle gerçek bir alternatif olarak görebilmek kuşkusuz ki mümkün değil.” Ancak “merkez” çökerken Almanya’da, Fransa’da, Belçika’da, İngiltere’de ve daha pek çok yerde yeni bir siyaset zemini ortaya çıkıyor. Halk katmanlarının “yeni” arayışı içerisindeyken yüzünü sola dönmeleri önemli. Ve bu da gerçek bir sol-sosyalist alternatif için önemli bir mücadele zemini sunuyor.

/././

Yedi yıl sonra aynı soru: Bu ne cüret?-Özge Güneş- 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bu hafta dünya gündeminin merkezindeydi. ABD ile Çin arasındaki rekabet, İran’a karşı savaş, Gazze ve Netanyahu’ya yönelik protestolar öne çıktı. Netanyahu kürsüye çıkarken delegasyonların salonu terk etmesi, Genel Kurulun en çok konuşulan sahnelerinden biri oldu. Ukrayna ve Sudan’daki savaşlar, yapay zekânın denetimi ve BM’nin bütün bu krizler karşısındaki etkisizliği de tartışıldı. Farklı başlıkların altında ise aynı soru dolaşıyordu: Dünya siyasetini belirleyen kararların bedelini kim ödüyor?

Enerji tedariki bu tartışmaların önemli bir parçasıydı. Zira İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, petrol ve doğal gaz akışının nasıl güvence altına alınacağı sorusunu yeniden öne çıkardı. Enerji tedariki İran’a yönelik saldırıların başladığı ilk günden beri savaşın ve pazarlığın doğrudan konusu olmuştu. Tedarikin kesilmesiyle ortaya çıkan sonuçlar ise tüm dünyada üretime ve gündelik hayata kadar uzanıyor.

∗∗∗

İklim meselesi de bu tablonun içinde ele alındı. Fosil yakıtlara bağımlılık, hem savaşların yarattığı tedarik sorunları hem de ekolojik yıkım üzerinden tartışıldı. BM Genel Sekreteri António Guterres, kirletenlerin bedel ödemesi gerektiğini vurguladı; gelişmiş ülkelere iklim değişikliğine uyum finansmanını artırma çağrısı yaptı. İklim krizini savaş, eşitsizlik ve yapay zekâyla birlikte gücün nasıl ve kim tarafından kullanıldığı sorusuna bağladı. Böylece teknik hedeflerin ötesinde siyasal tercihlere de dikkat çekti.

Bu çerçevede merakla beklenen konuşmacılardan biri de Nepal Başbakanı Balendra Shah idi. Geçen yılki gençlik ayaklanmasının ardından mart ayında yapılan seçimlerden çıkarak göreve gelen Shah, henüz bir ay önce büyük bir sel felaketi yaşamış ülkesini temsil ediyordu. Bu çerçevede dünyaya ne söyleyeceği de önem taşıyordu. Shah, ülkesinin küresel emisyonlardaki payının çok düşük olmasına rağmen ağır bir bedel ödediğini anlattı. Felaketin yolları, okulları, evleri ve geçim kaynaklarını yok ettiğini; Nepal’i yol açmadığı zararı onarmak için borçlanmak zorunda bıraktığını söyledi. Yeni krediler ve yetersiz hibelerle yetinilemeyeceğini belirterek yeterli, hibe temelli destek istedi.

Nepal, Hindistan ve Çin arasında ortak izleme ve erken uyarı sistemlerini içeren bir Himalaya iklim dayanıklılığı mekanizması önerdi -bu bölgedeki taban hareketlerinin de dile getirdikleri bir öneriydi. İklim adaletini, bedeli kimin ödediği kadar kararlarda kimin söz sahibi olduğuyla da ilişkilendirdi.

∗∗∗

Aynı günlerde New York’ta İklim Haftası düzenleniyordu. Bu çerçevede BM Genel Kurulu’yla eşzamanlı olarak gerçekleştirilen etkinlikler, hükümetleri, şirketleri, uzmanları ve sivil toplum temsilcilerini buluşturdu. Burası iklim politikalarının yanı sıra sermayenin, piyasaların ve yatırımların yönünün tartışıldığı bir alandı. Kurumsal programın dili de düşük karbonlu ekonomi, enerji güvenliği ve iş dünyasının dönüşümdeki rolü etrafında kuruluyor. Ancak şirketlerin çözümün aktörleri olarak yer aldığı bu buluşmalar da itirazlara sahne oldu. Örneğin öğrenciler Nvidia panelini veri merkezlerinin çevresel etkileri ve şirketin İsrail’le ilişkileri nedeniyle protesto etti. Bu protesto, savaş ve iklim tartışmalarının şirketlerin faaliyetlerinde nasıl kesiştiğini de gösteriyordu. Teknoloji yatırımlarının hangi ihtiyaçlara hizmet ettiği, enerji ve su kullanımının bedelini kimlerin üstlendiği, şirketlerin nasıl bir gelecek üzerinde söz sahibi olduğu da iklim siyasetinin konusu.

Dahası bu hafta, Greta Thunberg’in 23 Eylül 2019’da BM İklim Eylemi Zirvesi’nde yaptığı konuşmanın yedinci yıldönümüydü. O gün Greta, dünya liderlerine “How dare you?” diye seslenmişti: “Bu ne cüret?” İnsanların ve ekosistemlerin uğradığı yıkım karşısında para ve sınırsız büyüme vaatlerinin konuşulmasına itiraz ediyordu.

Aradan geçen sürede iklim hakkında konuşmanın, iklim hedefleri açıklamanın ve yeşil yatırımlar duyurmanın olağanlaşması sorunun yanıtlandığı anlamına gelmiyor. Asıl ölçü, bu hedeflerle şirketlerin büyüme planları çatıştığında hangi kararın öncelikli hale geldiği. İklim adaleti çağrısı, bu öncelik sırasını ve karar alma süreçlerini de değiştirmeyi gerektiriyor.

New York’tan yaklaşan COP31’e taşınması gereken de bu tartışma. Kaynakların kullanımını ve üretimin yönünü belirleyen kararların değişmesi gerekiyor. Bunun için zarar gören toplulukların, emekçilerin ve geniş halk kesimlerinin taleplerini, bu kararlar üzerinde etkili olacak bir siyasal güce dönüştürmek gerekiyor. Greta’nın sorusu hâlâ yerinde duruyor. Bugün mesele, sorumlulardan hesap soracak ve halkın ihtiyaçlarını esas alan kararların alınmasını sağlayacak bu gücün nasıl kurulacağı.

/././

28 Eylül 2026 Pazartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -28 Eylül 2026-

 








(Derleyen: mstfkrc)

T-24 "Köşebaşı" -28 Eylül 2026-


131 fon mağdurunun zararı vergilerimizle mi ödenecek?-Murat Batı- 

İzlenmesi gereken yol,  ABD'deki Bernard Madoff örneğinde olduğu gibi, zararı vergi mükelleflerine paylaştırmak değil, zararı doğuranlardan tahsil etmektir. Sorumluların ve suçla bağlantılı kişilerin hukuken el konulabilecek, müsadere edilebilecek veya geri alınabilecek malvarlıklarına öncelikle başvurulmalıdır. Nitekim Sermaye Piyasası Kanunu'nun yatırımcı tazmini ve tedricî tasfiyeye ilişkin hükümlerinin mantığı da zararı doğrudan Hazineye yüklemek değil, öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelmektir.

Son günlerde ekonomi gündeminin en önemli başlıklarından biri, Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar vermesi oldu.

SPK'nın 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla tasfiye sürecine alınan bu fonlardaki yatırımcı sayısı da az değil. SPK'nın Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına dayanarak yaptığı açıklamaya göre söz konusu 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Tasfiye işlemleri için başlangıçta öngörülen üç aylık süre daha sonra altı aya çıkarıldı. SPK bu değişikliğin, fonların portföy yapıları ve piyasa koşulları dikkate alınarak varlıkların mümkün olduğunca uygun koşullarda satılabilmesine imkân sağlamak amacıyla yapıldığını açıkladı.

Dolayısıyla ortada yaklaşık yarım milyon insanı doğrudan ilgilendiren ciddi bir sorun var.

Ancak hemen bir hususun altını çizelim: Fonların tasfiye edilmesi, yatırımcıların yatırdıkları paranın tamamını kaybettikleri anlamına gelmiyor.

Tasfiye kapsamında fonların portföylerindeki varlıklar nakde çevrilecek ve elde edilen tutarlar yatırımcılara payları oranında aktarılacak. Dolayısıyla gerçek anlamda ne kadarlık bir kaybın ortaya çıkacağı tasfiye sürecinin ilerlemesiyle daha açık görülebilecek.

Buna rağmen kamuoyundaki temel soru şimdiden belli: Fon yatırımcılarının uğrayacağı zarar ne olacak?

Erdoğan'dan talimat

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki açıklamasında fonlarda yaşanan sorunun sermaye piyasalarının sınırlı bir alanıyla ilgili olduğunu, finansal sistemin tamamına yönelik bir risk bulunmadığını belirterek, sorumluluğu bulunanlardan hukuk önünde hesap sorulacağını söyledi. Erdoğan ayrıca benzer bir problemin tekrar yaşanmaması için gerekli hukuki ve idari düzenlemelerin yapılacağını ifade etti.

Bugün ise mesele yeni bir boyut kazandı.

Basına yansıyan bilgilere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında fonlardaki mağduriyetlerin giderilmesine yönelik bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda Hazine ve Maliye Bakanlığı, SPK, BDDK ve TMSF'nin konuyla ilgili çalışma yapması yönünde talimat aldığı belirtiliyor.

Hatta üzerinde çalışılan seçeneklerden birinin, 1 milyon TL'nin altında yatırımı bulunan bazı yatırımcılara ödemelerin daha hızlı yapılması olduğu ileri sürülüyor. Bunun için Takasbank'taki teminatlar ile fonların devlet iç borçlanma senetlerindeki kaynaklarının kullanılmasının değerlendirildiği; ancak henüz nihai bir karar verilmediği aktarılıyor.

Tam bu noktada benim merak ettiğim başka bir soru ortaya çıkıyor:

Bu zararlar Hazine tarafından mı karşılanacak?

Daha açık sorayım: 131 fondaki yatırımcıların zararları bizim ödediğimiz vergilerle mi karşılanacak?

Yatırım zararı kimin zararıdır?

Öncelikle sermaye piyasasının temel mantığını hatırlamak gerekiyor.

Yatırım yapmak kâr ihtimali kadar zarar riskini de bünyesinde barındırır. Devlet, kural olarak, vatandaşın yaptığı yatırımın kârını paylaşmadığı gibi yatırımın olağan riskinden doğan zararını da üstlenmez.

Nitekim 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndaki yatırımcı tazmin sistemi de bütün yatırım zararlarını güvence altına alan bir sistem değildir.

Kanunun 84'üncü maddesine göre tazmin esas itibarıyla yatırım kuruluşunun yatırımcıya ait nakit veya sermaye piyasası araçlarını teslim yükümlülüğünü yerine getirememesinden kaynaklanan talepleri kapsamaktadır. Aynı maddede yatırım danışmanlığından veya piyasadaki fiyat hareketlerinden kaynaklanan zararların tazmin kapsamında olmadığı açıkça belirtilmektedir.

Yani sermaye piyasası mevzuatımızda; “Yatırım yaptım, zarar ettim, devlet zararımı karşılasın”

şeklinde genel bir sistem bulunmuyor.

Zaten aksi de düşünülemez.

O hâlde 131 fondaki yatırımcıların uğrayacağı her zararın hiçbir ayrım yapılmadan Hazine tarafından karşılanması gündeme gelecekse, bunun hukuki gerekçesinin de açıklanması gerekir.

Çünkü Hazine dediğimiz şey, nihayetinde hepimizin parasıdır.

Ve Hazinenin en önemli finansman kaynaklarından biri de vergilerimizdir.

Üstelik Sermaye Piyasası Kanunu da yatırımcı zararlarının doğrudan kamuya yüklenmesi şeklinde bir sistem öngörmemektedir. Kanunun 84'üncü maddesinde yatırım danışmanlığından veya piyasadaki fiyat hareketlerinden kaynaklanan zararların tazmin kapsamında olmadığı açıkça belirtilmiştir. Daha da önemlisi, Kanunun 86'ncı maddesinde tedricî tasfiye hâlinde yatırımcıların alacaklarının öncelikle ilgili kuruluşların aktiflerinden karşılanması öngörülmüş; yönetim ve denetimi elinde bulunduran ortakların malvarlıkları hakkında ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz dâhil oldukça geniş koruma tedbirlerine başvurulmasına imkân tanınmıştır.

Dolayısıyla mevcut kanuni sistem de zararın doğrudan Hazineye yüklenmesi yerine öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelinmesini esas almaktadır. Bu yol tüketilmeden yatırımcı zararının Hazineye, oradan da vergi mükelleflerine aktarılması hem Sermaye Piyasası Kanunu'nun öngördüğü tazmin ve tasfiye sisteminin mantığıyla hem de Anayasa m.73'teki kamu gideri anlayışıyla bağdaşmayacaktır.

Vergilerimiz her gider için kullanılabilir mi?

Ben bu meseleyi yıllar önce kur korumalı mevduat nedeniyle yapılan kur farkı ödemeleri bakımından da tartışmıştım.

Mesele aslında Anayasa'nın 73'üncü maddesine dayanıyor.

Anayasa m.73 şöyle: “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.”

Buradaki en önemli ifade “kamu giderlerini karşılamak üzere” ifadesidir.

Anayasa Mahkemesi de bunu “verginin, kamu giderlerinin karşılığı olması” olarak nitelendiriyor ve bu ilkenin kamu giderlerinin vergiyle finanse edilmesini ve kamu giderleri gerektirmedikçe vergi alınamamasını ifade ettiğini belirtiyor.

Dolayısıyla vergi ödememizin anayasal gerekçesi kamu giderlerinin finansmanıdır.

Sağlık için vergi ödüyoruz.

Eğitim için ödüyoruz.

Savunma, adalet, güvenlik ve diğer kamu hizmetleri için ödüyoruz.

Peki özel bir yatırım fonuna para yatıran kişinin uğradığı yatırım zararı da “kamu gideri” midir?

Bence tartışılması gereken asıl mesele budur.

Bütçeye koymak tek başına yeterli mi?

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 3'üncü maddesinde kamu gideri; kanunlara dayanılarak yaptırılan işler, alınan mal ve hizmetler, sosyal güvenlik katkı payları, borç faizleri, ekonomik, mali ve sosyal transferler, bağış ve yardımlar ile diğer giderleri kapsayacak şekilde oldukça geniş tanımlanmıştır.

Diyelim ki önümüzdeki günlerde bir kanuni düzenleme yapıldı ve 131 fondaki yatırımcıların zararlarının belli bir kısmının Hazine tarafından karşılanacağı hüküm altına alındı.

Ardından bütçeye de bunun için ödenek konuldu.

Sorun çözülmüş olur mu?

Şeklen evet denilebilir ama Anayasa m.73 açısından tartışma bitmez.

Çünkü benim uzun zamandır üzerinde durduğum mesele tam da budur:

Bir harcamayı bütçeye koymak, o harcamayı kendiliğinden Anayasa m.73 anlamında meşru bir kamu giderine dönüştürür mü?

Başka bir ifadeyle devlet; “Ben bunu bütçeye koydum, dolayısıyla kamu gideridir ve vergilerle öderim” diyebilir mi?

Bu soruya kayıtsız şartsız “evet” demek bana göre Anayasa'nın 73'üncü maddesindeki “kamu gideri” ibaresini anlamsızlaştırır.

Ancak burada çok önemli bir ayrım var

131 fon meselesinde yapılması gereken asıl ayrım bence şudur:

Zarar neden doğdu?

Eğer yatırımcıların kaybı yatırımın olağan riskinden, piyasa hareketlerinden veya yatırım yapılan varlıkların değer kaybetmesinden kaynaklanıyorsa bu, kural olarak yatırımcının üstlendiği risktir.

Bu zararın Hazine tarafından karşılanması hâlinde özel bir yatırım zararının toplumun tamamına, yani vergi mükelleflerine aktarılması söz konusu olur.

Bu durumda şu soruyu sormamız gerekir: Bu fonlara hiç yatırım yapmamış milyonlarca insan, bu fonlara yatırım yapanların zararını neden vergileriyle karşılasın?

Üstelik bunun devamında başka bir eşitlik sorunu daha çıkar.

Fon yatırımcısının zararı karşılanıyorsa hisse senedinde zarar edenin zararı neden karşılanmasın?

Başka bir yatırım aracında zarar eden vatandaş neden aynı haktan yararlanmasın?

Fakat zarar yatırımın olağan riskinden değil de fon yöneticilerinin veya başka özel kişilerin hukuka aykırı işlemlerinden kaynaklanmışsa durum değişir.

Bu durumda öncelikle zarara sebep olanların hukuki ve cezai sorumluluğuna gidilmesi, bunların mal varlıklarından mümkün olan tahsilatın yapılması gerekir.

Nitekim kamuoyunda tartışılan alternatif çözüm önerilerinden biri de zararın kamu kaynağı kullanılmadan, zarara neden olanların mal varlıkları ve fonlarda mevcut değerler üzerinden karşılanmasıdır.

Ama bir ihtimal daha var.

Ve bence hukuken en önemli ihtimal de bu.

Ya devletin denetim kusuru varsa?

Sermaye piyasası, devletin düzenleme ve denetimine tabi bir alan.

SPK'nın kendisi de yaptığı açıklamada, 2025'in son çeyreğinden itibaren bazı fonların düşük fiili dolaşımlı paylarda ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiğini ve konunun 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesinde gündeme geldiğini açıkladı.

Bu bilgi önemli.

Ancak buradan hareketle bugün için “SPK görevini yapmadı” şeklinde kesin bir sonuca varmak doğru olmaz. Bunun hukuken ortaya konulması gerekir.

Fakat ileride yapılacak incelemelerde kamusal gözetim ve denetimin gerektiği gibi yapılmadığı, zamanında alınması gereken tedbirlerin alınmadığı ve bu nedenle yatırımcı zararının doğduğu ya da büyüdüğü ortaya çıkarsa mesele tamamen değişir.

Çünkü Anayasa'nın 125'inci maddesinde çok açık bir hüküm bulunmaktadır: “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”

Anayasa Mahkemesi de idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan zararların tazmin edilmesinin anayasal bir yükümlülük olduğunu açıkça kabul etmektedir.

İşte o durumda Hazine tarafından yapılacak ödemenin hukuki niteliği farklılaşır.

Artık devlet; “Yatırım yaptın, zarar ettin, zararını karşılıyorum” demiyor olacaktır.

Devlet; “Benim hukuki sorumluluğum nedeniyle ortaya çıkan zararı tazmin ediyorum” diyecektir.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Birincisi özel yatırım zararının topluma yüklenmesidir.

İkincisi ise şartları oluşmuşsa idarenin kendi hukuki sorumluluğundan doğan bir zararı tazmin etmesidir.

İkinci durumda yapılan ödemenin kamu gideri niteliğini ve vergilerle finansmanını açıklamak çok daha kolaydır. Çünkü ödeme, Anayasa'nın 125'inci maddesinden kaynaklanan kamusal bir yükümlülüğün yerine getirilmesidir.

Önce zararın kaynağını bulalım

Bu nedenle 131 fon meselesinde “Devlet mağdurların zararını karşılasın” demeden önce başka bir soruya cevap vermemiz gerekiyor:

Zarardan kim sorumlu?

Yatırımın olağan riskinden doğan zarar yatırımcının; özel kişilerin hukuka aykırı eylemlerinden doğan zarar öncelikle o kişilerin; idarenin hukuka aykırı işlem, eylem veya hizmet kusurundan doğan zarar ise şartları oluştuğu ölçüde idarenin sorumluluk alanındadır.

Bu üç zararı aynı sepete koyup tamamını Hazineye yüklemek doğru değildir.

Çünkü Hazine sahipsiz para değildir.

Hazinenin harcadığı paranın önemli bir bölümü bizim ödediğimiz vergilerden oluşmaktadır.

Bu nedenle 131 fon mağdurlarına kamu kaynağından ödeme yapılacaksa önce şu soruların cevaplandırılması gerekir:

Ne kadar zarar var?

Bu zarar neden doğdu?

Zarara kim sebep oldu?

Sorumluların mal varlıklarından ne kadarı tahsil edilebilir?

İdarenin zararın doğmasında veya büyümesinde hukuki sorumluluğu var mı?

Ve ancak bütün bunlardan sonra:

Hazine ne kadarını ödemeli?

Çünkü mesele yalnızca 455 bin 758 fon yatırımcısının parasını geri alıp alamayacağı meselesi değildir.

Mesele aynı zamanda o fonlara hayatında tek kuruş yatırmamış milyonlarca vergi mükellefinin parasının hangi hukuki gerekçeyle kullanılacağı meselesidir.

Özetle; zararın varlığı, tek başına kamu giderinin varlığı anlamına gelmez.

Önce zararın kaynağını ve sorumlusunu bulmak gerekir.

Yoksa özel bir yatırım zararını bütçeye koyup vergilerle karşılamak, onu hukuken tartışmasız biçimde “kamu gideri” yapmaz.

Belki sadece kamunun gideri yapar.

Son olarak…

Sonuç olarak 131 fondaki yatırımcıların uğradıkları zararın, hiçbir ayrım yapılmaksızın Hazine tarafından üstlenilmesine ve dolayısıyla toplumun tamamının ödediği vergilerle karşılanmasına açıkça karşıyım.

Önümüzdeki süreçte yatırımcı mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla SPK'nın gözetim ve denetim sorumluluğunun öne çıkarılması ve buradan hareketle zararın finansmanının Hazine'ye aktarılması ihtimali bulunmaktadır. Ancak SPK'nın hukuki sorumluluğu somut olarak ortaya konulmadan böyle bir yolun tercih edilmesi, özel bir yatırım zararının kamuya, daha açık ifadeyle milyonlarca vergi mükellefine yüklenmesi anlamına gelecektir.

Anayasa'nın 73'üncü maddesi son derece açıktır: Vergiler “kamu giderlerini karşılamak üzere” ödenir. Özel bir yatırım faaliyetinden kaynaklanan zarar, sırf kanunla Hazineye yüklenerek veya bütçeye ödenek konularak Anayasa m.73 anlamında kamu giderine dönüştürülemez. Aksi bir kabul, Anayasa'daki “kamu giderlerini karşılamak üzere” ibaresini işlevsiz hâle getirir.

İzlenmesi gereken yol, önceki gün yazdığım bu yazıda değindiğim ABD'deki Bernard Madoff örneğinde olduğu gibi, zararı vergi mükelleflerine paylaştırmak değil, zararı doğuranlardan tahsil etmektir. Sorumluların ve suçla bağlantılı kişilerin hukuken el konulabilecek, müsadere edilebilecek veya geri alınabilecek malvarlıklarına öncelikle başvurulmalıdır. Nitekim Sermaye Piyasası Kanunu'nun yatırımcı tazmini ve tedricî tasfiyeye ilişkin hükümlerinin mantığı da zararı doğrudan Hazineye yüklemek değil, öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelmektir.

Elbette yapılacak incelemeler sonucunda SPK'nın hukuka aykırı işlem veya eyleminin ya da hizmet kusurunun zararın doğmasına veya büyümesine neden olduğu hukuken ortaya konulursa tablo değişir. Bu durumda Anayasa m.125 gereğince idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı tazmin etmekle yükümlüdür. Ancak sorumluluk ortaya konulmadan Hazineye başvurmak, tazmin değil; özel yatırım zararını toplumsallaştırmaktır.

Özel kişilerin sebep olduğu yatırım zararının adresi Hazine değildir; adres, o zarara sebep olanlardır.

Aksi yöntem zararı ortadan kaldırmaz, yalnızca zararın sahibini değiştirir; fon yatırımcısının zararını, o fonlara hayatında tek kuruş yatırmamış milyonlarca vergi mükellefinin sırtına yükler.

Bu, Anayasa m.73 anlamında kamu gideri değil; özel bir zararın kamuya, yani hepimize yüklenmesidir.

/././

Tasfiyesine karar verilen fonlarla ilgili gelişmeler ve görüşlerim…-Erdoğan Sağlam- 

Fon tasfiyesi nedeniyle yatırılan sermayenin geri alınamaması nedeniyle sermayede vuku bulan zararlar diğer gelirlerden indirilemeyecektir. Ancak bu değerlendirme tasfiyenin sonuçlandığı tarih itibariyle yapılacaktır. Değer artış kazançlarında ise kazanç tespiti topluca yapılmakta olup satış işleminin birinden doğan zarar diğerinden doğan kazançtan indirilebilecektir. Ancak tasfiyede, bu indirimden yararlanmak bence mümkün değildir.

Son günlerde kamuoyunun gündemini, tasfiye kapsamına alınan fonlar oluşturuyor.

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) 17/09/2026 tarihli kararları ile 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verdi.

Tasfiye süresi önce 3 ay olarak belirlenmişti; sonra tasfiye konusu fonların portföy yapıları ve piyasa gelişmeleri dikkate alınarak 3 aylık sürenin, 6 ay olarak değiştirilmesine karar verildi.

Tera Portföy'ün tasfiyesini İş Bankası, diğer fonlarınkini ise Ziraat Bankası yürütüyor.

SPK, Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre anılan fonlardaki tekil yatırımcı sayısının 455 bin 758 kişi olduğunu kamuoyuna duyurdu.

Görüldüğü üzere, tasfiyeden etkilenen yatırımcı sayısı bir hayli yüksek. Ancak bu kişilerin homojen olmadığını, üç gruba ayrıldığını söyleyebiliriz.

Birinci gruba manipülasyonu yapanlarla birlikte çalışan kişiler giriyor.

İkinci grubu, manipülasyonun parçası olmasa da bu durumdan yararlanmak isteyen, risk iştahı yüksek ve bence etik değerleri düşük olup son yıllarda sayıları hızla artan yatırımcılar oluşturuyor. SPK’nın “nitelikli yatırımcı” kapsamına girmekle birlikte bu kişilerin “nitelikli” oldukları tartışmalıdır!

Üçüncü gruba ise masum kişiler giriyor. Bence bu grubun mağduriyetlerinin en kısa sürede giderilmesi gerekir. Nitekim Cumhurbaşkanı da bu konuda talimat verdi.

Ancak mağduriyetlerin nasıl giderileceği merak konusu…

Cumhurbaşkanı liderliğinde 26 Eylül günü ekonomi yönetimi ile fon krizi toplantısı yapıldı. Sabah muhabiri Dilek Güngör’ün yazısından öğrendiğimize göre, sistemde 1 milyon TL'den az parası olanlara hemen ödeme yapılması kararı alındı. Bankalarla ilgili henüz karar verilmedi. 66 fonun tasfiye listesinden çıkarılma ihtimali de değerlendirildi. Salı günü tekrar toplantı yapılarak kararlar kesinleştirilecek. Anlaşılan çoğu olayda yaşandığı gibi bu krizde de tartışmalı kararlar alınacak.

1 milyon TL'den az yatırımı olanlara ödenecek tutarın nasıl belirleneceği henüz belli değil.

Bence krizin maliyeti bu işle hiçbir alakası olmayan (fona yatırım yapmayan) vatandaşlarımızın sırtına yüklenmemelidir, yani zarar bütçeden karşılanmamalıdır. Bu riski alan kişiler maliyetine katlanmalıdır!

Konunun vergisel boyutuna gelince, bunu bireysel ve kurumsal yatırıcımlar bakımında ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

Bireysel yatırımcılar açısından

Ticari nitelik göstermeyen bireysel yatırımcılar açısından fon katılma paylarının fona iade işlemlerinden elde edilen gelirler “menkul sermaye iradı” niteliğindedir. Fona iade dışında başka kişilere satışından elde edilen kazançlar ise “değer artış kazancı” niteliğindedir.

Gelir Vergisi Kanunu'na göre, menkul sermaye iradında gider fazlalığından kaynaklananlar hariç olmak üzere, sermayenin kendisinde meydana gelen eksilmeler veya değer azalışları zarar olarak kabul edilmez ve diğer gelirlerden mahsup edilemez.

Fon tasfiyesi nedeniyle yatırılan sermayenin geri alınamaması nedeniyle sermayede vuku bulan zararlar diğer gelirlerden indirilemeyecektir. Ancak bu değerlendirme tasfiyenin sonuçlandığı tarih itibariyle yapılacaktır.

Değer artış kazançlarında ise kazanç tespiti topluca yapılmakta olup satış işleminin birinden doğan zarar diğerinden doğan kazançtan indirilebilecektir. Ancak tasfiyede, bu indirimden yararlanmak bence mümkün değildir.

Kurumsal yatırımcılar açısından

Ticari işletmeye dahil yatırım fonlarından şu gelirler elde edilir:

* Yatırım fonlarından elde edilen kâr payları ile katılma paylarının fona iadesinden doğan gelirler,

* Fonların katılma paylarının Vergi Usul Kanununun 279 uncu maddesi kapsamında değerlenmesinden kaynaklanan değer artış kazançları,

* Katılma paylarının elden çıkarılmasından doğan kazançlar.

Sermaye şirketlerinin tasfiye sürecinde şirketin varlıkları satılır, tüm alacakları tahsil edilir ve borçları ödenir. Geriye kalan bakiye ortaklara payları oranında dağıtılır. Sermaye payını aşan tasfiye bakiyesi menkul sermeye iradı olarak değerlendirilir, altında kalan tutarlar ise zarar olarak dikkate alınır. 

Tasfiyeye alınan fonlar bakımından konuyu değerlendirecek olursak, geçici vergi ve yıl sonu itibariyle yapılacak değerlemelerde güncel değere itibar edileceği için fon tarafından ilan edilecek değere göre oluşacak zararlar kurum kazancından indirilebilir.

Tasfiye sonucunda tahsil edilen tutarların kayıtlarda yer alan bedelden düşük olması halinde ise bu zarar kurum kazancından indirim konusu yapılacaktır.

Bu yazı için son sözlerim…

SPK’nın 18 Eylül 2026 tarihli “Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber Düzenleme Süreci Açıklaması”nda detayları açıklandığı üzere, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet ŞİMŞEK başkanlığında toplanan 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesi’nde (FİK), 2025 yılı son çeyreğinde, yatırım fonları içerisinde, bilhassa serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları vasıtasıyla; belirli portföy yönetim şirketlerine ait fonların, fiili dolaşım oranı düşük olan paylarda ekonomik gerçeklik ve şirket temel finansal büyüklükleri ile açıklanamayacak şekilde fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlenmiş olduğu gündem konusu yapılmış ve SPK tarafından alınabilecek makroihtiyati tedbirler hususunda tavsiye kararı verilmiştir.

Anılan FİK kararı sonrası, 3 Aralık 2025 tarihinde, SPK bünyesinde Çalışma Grubu oluşturularak, çalışmalara başlanmıştır.

Bu dönemde başlayan çalışmalar SPK tarafından ancak 2026 yılında sonuçlandırılarak, 28 Ağustos 2026 tarihinde kamuoyuna duyurulmuştur.

Son fon krizi kamunun daha çevik olması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Ülkemizde bu tür olayların üzerine gidilmezse, gelecekte buna benzer pek çok olaya tanık olacağımızı şimdiden söyleyebiliriz.

AKP Genel Başkanvekili Mustafa Elitaş’ın fon soruşturmasına ilişkin açıklamasının bu konuda biraz umut verdiğini söyleyebilirim. Sayın Elitaş’ın açıklaması aynen şöyle:

"Kim varsa, bizden veya başkalarından. Bu işte manipülasyon yaptıysa, bilerek giriş tarihini, çıkış tarihini bilerek o 4-5 aylık süre içerisinde 1 lirası 10 lira olanlar, 10 milyon lirası 100 milyon lira olanlar, milyar olanlar varsa bunlar hesabını verecek kardeşim. Kimin bebesi, kimin oğlu, kimin çocuğu olursa olsun hiçbir ayrım yok. Tayyip Erdoğan bu işe el attı. İnşallah gereğini yapacak. Emeklilerin sorunu var, biliyoruz. İnşallah onu yapmaya gayret edeceğiz."

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -30 Eylül 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)